Bir gün karşınıza Yüz Bin Yüz ekibi çıkar ve sizi beyaz bir fon önünde fotoğraflamak isterse sakın şaşırmayın. Sadece gülümseyin…
Beş yıldan bu yana 3 bin kadar kişiyi beyaz fon önünde fotoğraflayan ‘Yüz Bin Yüz’ ekibi, on beş yıl sonra yüz bin yüze ulaşmayı hedefliyor. Altı kişilik ekibin niyeti, 21. yüzyıl insanının arşivini oluşturmak. “Portreler çekelim, alışılmamış siyah beyaz boy portreler... Orada sadece insan görünsün. Duruşu, bakışı, gülüşü, giysisi, çantası, takısıyla... Sonra bu fotoğrafları başka şehir ve ülkelere taşıyıp sokak sergileri açalım. İnsanı insanla tanıştıralım.” diyorlar kısaca. Amaç, insanı kendisine ve diğerlerine anlatmak. Çünkü projenin web sayfasının açılışında da yazdığı üzere “İnsan Kendini Yalnızca İnsanda Tanır.” (Goethe)
Onlar için önemli olan, bu çağın insanına dair olabildiğince çok görsel veri toplamak. Yıllar sonra belki birileri bu arşive bakacak ve ‘eski' zaman insanının nasıl göründüğüne dair bilgi sahibi olacak. Arşivde kişilerin özel bilgilerinin yer aldığı küçük ses kayıtları ve çekim aşamalarının video görüntüleri de yer alıyor. Ayrıca fotoğrafı çekilen her bireyin sesinin müzikteki karşılığı, yani notası da çıkarılıyor. Anlaşılacağı üzere ekipte fotoğrafçı yanı sıra bir sosyolog, bir müzisyen ve bir de sinemacı var.
BEYOĞLU’NDAN DÜNYAYA
Yüz Bin Yüz ekibi önce en yakından başlamış işe. Ofisin hemen dibindeki otoparka koymuşlar beyaz fonu ve kim gelip geçerse basmışlar deklanşöre. Bakkaldan manava, işportacıdan kâğıt toplayıcısına, müzisyenden ressama… Kapsamlı bir Beyoğlu profili çıkarmışlar ortaya. Sonra dağılmışlar İstanbul’a: Sirkeci Fotoğrafçı Esnafı’ndan İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’na, TRT İstanbul Televizyonu’ndan Beyoğlu İtfaiyesi’ne… Uğradıkları her kurumda; postaları bırakıp gitmeye hazırlanan kuryeden temizlik görevlisine, çayları tazeleyen teyzeden genel müdüre… Herkesi kayıt altına almışlar.
Şimdi sırada Türkiye var. Ülkenin tüm bölge ve şehirlerini tek tek dolaşıp fotoğraflayacak, kayıt altına alacaklar. Bir yandan da 27 Avrupa başkentiyle iletişimdeler. Avrupa başkentlerinde eşzamanlı bir sokak sergisi açıp Türkiye insanını, tam boy ölçülerdeki fotoğraflarıyla, tanıtma niyetindeler. Sonrası zaten çorap söküğü: Avrupa ve dünya insanını fotoğraflayıp yüz bin yüze ulaşmak.
JÜLİDE KARAHAN
SKYLIFE / OCAK 2010
.....................
9 Ocak 2010 Cumartesi
“SANATA GİDEN HER YOL MÜBAH”
Sanatı yatırım olarak görmenin epey uzağında olan Ahu Has’a göre sanata giden her yol mubah…
Merakla beklenen Ahu–Can Has Koleksiyonu, geçtiğimiz aylarda görücüye çıktı. Rezan Has Müzesi’ndeki ‘Türk Resim Sanatı’nın Bir Asırlık Öyküsü II’ isimli sergide 170 eser yer alıyor. 30 Nisan’a dek sürecek HSBC destekli serginin “O ilk defa İstanbul’u, İstanbul ilk defa O’nu görecek…” sloganlı afişleri tüm şehri sardı. Afişteki pembe elbiseli kadın, Mahmut Cûda’nın ‘Sara’sı. Sara’nın ve Ahu–Can Has Koleksiyonu’nun hikâyesini Ahu Has’tan dinledik.
28 yıldır biriktiriyorsunuz. Nasıl başladı?
Önce kendi gözümüzü eğittik, sonra toplamaya başladık. İlk satın aldığımız eser bizde değil şu anda. Koleksiyonerlik böyle bir şey. Gözünüz öğrendikçe, alım gücünüz arttıkça, sanatçının daha önemli bir eseriyle karşılaştıkça elinizdekileri çıkarıyorsunuz. Sonu yok çünkü.
Ahu–Can Has Koleksiyonunu tek bir cümleyle anlatacak olsanız…
‘İyi sanatçıların iyi eserleri’… O yüzden sanatçıların en iyi dönemlerine, başyapıtlarına ulaşmak istiyoruz. O bir keyif, bir zevk. Bir ressamın iki ayrı dönemini göstermek de çok önemli. Olgunluk ve çıraklık dönemini… Birbirinden etkilenmiş sanatçıları yan yana görmek de önemli. Burası bir üniversite müzesi, sergilerin öğretici tarafı da olmalı.
Koleksiyonunuzun sınırları?
Türk sanatçılar ve oryantalistler. Ben oryantalistlere ayrıca düşkünüm. Zonaro ve de Mango gibi eski hayatı yabancı gözle resmedenlere… Muazzam, detaylı, keyifli. Estetik bir tarafa; bu eserlerin sosyolojik ve tarihi okumalarını da çok önemsiyorum.
170’i sergide. Ama aslında koleksiyonda…
200’den fazla eser var. Ve sayı artıyor. Gerçi klasik eserler gün geçtikçe daha az çıkıyor, çıksa da fiyatları çok yüksek oluyor; almak zorlaşıyor. Biz de biraz daha çağdaşa yöneldik ve çok iyi sanatçı ve eserlerle karşılaştık.
Çağdaş derken yine resim değil mi?
Büyük konuşmamak lazım. Birkaç ay önce Antik AŞ’den bir video art aldık. Ve sergiye dâhil ettik onu. Canan Şenol’un İbretnüma’sı. 3000 öğrencinin geçtiği bir noktada dönüyor şimdi.
Koleksiyonunuz yavaş yavaş resmin dışına çıkabilir mi?
Daha o kadar değil. Bu sadece bir hoşluktu.
Müzayedeleri yakinen takip ediyor musunuz?
Tabii ki. Bizim başucu kitaplarımız müzayede katalogları.
Limitle mi çıkıyorsunuz yola?
Tabii, tabii. Belirlediğimiz fiyatın üzerine çıkarsa, çok istesek de almıyoruz. Bir de koleksiyonumuz belli bir noktaya geldi. Herhangi bir eseri almamaya özen gösteriyoruz. Daha seçiciyiz. Sanatçıların bizde olmayan dönemini, olgunluk dönemini, başyapıtını arıyoruz.
Sizinki yeni sanatçılara açık olmayan güvenli bir gidiş mi?
Yeni duyduğumuz ve daha az eserini gördüğümüz ressamlar da var koleksiyonumuzda. Ama çok iyi araştırıyor, öyle alıyoruz. Her gün yeni bir şey öğrenerek…
Galeri, müzayede, fuar… Hangisi daha avantajlı, hangisi sizin tercihiniz?
Esere, heyecana, bütçeye; daha doğrusu o ana bağlı.
İki kişi yürütmek anlık tepkileri bertaraf ediyor olmalı.
Evet, elbette. Birlikte karar veriyoruz. Araştırıyor, tartışıyor, birbirimizi ikna ediyoruz.
En değerli değil de; en sevdiğiniz, sizi en çok heyecanlandıran eser?
Mahmut Cûda’nın ‘Sara’sı. Resim, Cahit Sıtkı Taranca’nın ‘35 Yaş’ şiir kitabının kapağında kullanılmış. Eşim de bana bu resmi 35. doğum günümde hediye etti. Bunu da ilk defa söylüyorum. Benim için yeri çok ayrı. Resmin kendi hikâyesi de çok özel. Sara, Akademi’de model. Mahmut Cûda resmi 1929’da nü olarak yapmış. 1932’de bir Akademi Balosu’nda sonradan eşi olacak hanımla karşılaşınca onun üzerindeki pembe, volanlı elbiseyi Sara’ya giydirmiş. Ve resim uzun yıllar Cûda’nın Tepebaşı’ndaki evinde, gardolabın üzerinde unutulmuş. Ancak 1982’de Tepebaşı’ndaki ev Üsküdar’a taşınırken bulunmuş…
Hikâyeler epey önemli o zaman?
Evet, çok önemli. Koleksiyonerlik; araştırmak, karşılaştırmak, ilişkilendirmek aynı zamanda. Sırf alıp seyretmek değil…
Koleksiyonun büyük kısmı şimdi sergide. Normalde?
Evimiz ve işyerlerimizde.
Asabiliyor musunuz?
Evet, çoğunu. Bulduğumuz her duvara asıyoruz. Koridorlara, çocukların odalarına… Koleksiyonumuz depoda değil; hayatımızda ve yaşadığımız her yerde.
Yatırım olarak görmenin epey uzağında mısınız?
Kesinlikle. Gerçi sanat eseri alımında her yol mubah. Sanata giden her yol mubah… Ama eminim ki yatırım aracı olarak görenler bile bir süre sonra bağlanıyordur. Çok keyifli bir şey çünkü. Bir hastalık gibi sarıyor insanı. Alışıyor, vazgeçemiyor, özlüyorsunuz. Allah kimseyi elden çıkarma durumunda bırakmasın. Çok zor. İnsan içine girince…
Koleksiyonunuzun kendi iç bütünlüğü düşünüldüğünde bir gün mutlaka…
İyi bir Süleyman Seyyid alacağız.
30 Nisan’dan itibaren müzede ne izleyeceğiz?
‘Hasankeyf'i Bilir misin?’ başlıklı bir fotoğraf sergisi ve konferansı… Mayıs 2010’da başlayacak. Türkiye’nin önemli fotoğraf sanatçılarının Hasankeyf’i fotoğrafladığı bir sergi bu. Hemen ardından da konferans. Sonra da Türkiye’de ilk defa yapılacak bir epigrafi sempozyumuna destek olacağız.
Müzenin Haliç konusundaki çalışmaları devam ediyor mu?
Evet, tabii ki. Haliç’teki günlük hayatı insanlara tekrar hatırlatmak bizim için çok önemli. Haliç ile ilgili kültürel, jeolojik ve arkeolojik çalışmalarımız sürüyor. Bir de bu arada yepyeni bir ilgi alanımız daha oldu. Burası Eski Cibali Tütün ve Sigara Fabrikası. Binanın eski yaşamına dair ne varsa topluyoruz şimdi. Mobilya, eşya ve her türlü alet edevatı Tekel deposundan aldık. Eskiye dair pek çok albüm geçti elimize. Yöneticilerin ofisleri, yemekhane, çocuk yuvası, çalışma alanları… Her mekânın fotoğrafı. Yavaş yavaş yaşayanlara da ulaşıyor ve canlı bir tarih çalışması yapıyoruz. Çok büyük ve önemli sergiler çıkacak bu çalışmalardan.
Ne zaman?
2011’i bulur sanırım. Ama tek bir sergi olarak düşünmeyin bunu. Değişik temalı sergiler, öğretici yayınlar, sempozyumlar... Sonuçta bir üniversite müzesiyiz biz.
JÜLİDE KARAHAN
SKYLIFE BUSINESS /OCAK 2010
..............
Merakla beklenen Ahu–Can Has Koleksiyonu, geçtiğimiz aylarda görücüye çıktı. Rezan Has Müzesi’ndeki ‘Türk Resim Sanatı’nın Bir Asırlık Öyküsü II’ isimli sergide 170 eser yer alıyor. 30 Nisan’a dek sürecek HSBC destekli serginin “O ilk defa İstanbul’u, İstanbul ilk defa O’nu görecek…” sloganlı afişleri tüm şehri sardı. Afişteki pembe elbiseli kadın, Mahmut Cûda’nın ‘Sara’sı. Sara’nın ve Ahu–Can Has Koleksiyonu’nun hikâyesini Ahu Has’tan dinledik.
28 yıldır biriktiriyorsunuz. Nasıl başladı?
Önce kendi gözümüzü eğittik, sonra toplamaya başladık. İlk satın aldığımız eser bizde değil şu anda. Koleksiyonerlik böyle bir şey. Gözünüz öğrendikçe, alım gücünüz arttıkça, sanatçının daha önemli bir eseriyle karşılaştıkça elinizdekileri çıkarıyorsunuz. Sonu yok çünkü.
Ahu–Can Has Koleksiyonunu tek bir cümleyle anlatacak olsanız…
‘İyi sanatçıların iyi eserleri’… O yüzden sanatçıların en iyi dönemlerine, başyapıtlarına ulaşmak istiyoruz. O bir keyif, bir zevk. Bir ressamın iki ayrı dönemini göstermek de çok önemli. Olgunluk ve çıraklık dönemini… Birbirinden etkilenmiş sanatçıları yan yana görmek de önemli. Burası bir üniversite müzesi, sergilerin öğretici tarafı da olmalı.
Koleksiyonunuzun sınırları?
Türk sanatçılar ve oryantalistler. Ben oryantalistlere ayrıca düşkünüm. Zonaro ve de Mango gibi eski hayatı yabancı gözle resmedenlere… Muazzam, detaylı, keyifli. Estetik bir tarafa; bu eserlerin sosyolojik ve tarihi okumalarını da çok önemsiyorum.
170’i sergide. Ama aslında koleksiyonda…
200’den fazla eser var. Ve sayı artıyor. Gerçi klasik eserler gün geçtikçe daha az çıkıyor, çıksa da fiyatları çok yüksek oluyor; almak zorlaşıyor. Biz de biraz daha çağdaşa yöneldik ve çok iyi sanatçı ve eserlerle karşılaştık.
Çağdaş derken yine resim değil mi?
Büyük konuşmamak lazım. Birkaç ay önce Antik AŞ’den bir video art aldık. Ve sergiye dâhil ettik onu. Canan Şenol’un İbretnüma’sı. 3000 öğrencinin geçtiği bir noktada dönüyor şimdi.
Koleksiyonunuz yavaş yavaş resmin dışına çıkabilir mi?
Daha o kadar değil. Bu sadece bir hoşluktu.
Müzayedeleri yakinen takip ediyor musunuz?
Tabii ki. Bizim başucu kitaplarımız müzayede katalogları.
Limitle mi çıkıyorsunuz yola?
Tabii, tabii. Belirlediğimiz fiyatın üzerine çıkarsa, çok istesek de almıyoruz. Bir de koleksiyonumuz belli bir noktaya geldi. Herhangi bir eseri almamaya özen gösteriyoruz. Daha seçiciyiz. Sanatçıların bizde olmayan dönemini, olgunluk dönemini, başyapıtını arıyoruz.
Sizinki yeni sanatçılara açık olmayan güvenli bir gidiş mi?
Yeni duyduğumuz ve daha az eserini gördüğümüz ressamlar da var koleksiyonumuzda. Ama çok iyi araştırıyor, öyle alıyoruz. Her gün yeni bir şey öğrenerek…
Galeri, müzayede, fuar… Hangisi daha avantajlı, hangisi sizin tercihiniz?
Esere, heyecana, bütçeye; daha doğrusu o ana bağlı.
İki kişi yürütmek anlık tepkileri bertaraf ediyor olmalı.
Evet, elbette. Birlikte karar veriyoruz. Araştırıyor, tartışıyor, birbirimizi ikna ediyoruz.
En değerli değil de; en sevdiğiniz, sizi en çok heyecanlandıran eser?
Mahmut Cûda’nın ‘Sara’sı. Resim, Cahit Sıtkı Taranca’nın ‘35 Yaş’ şiir kitabının kapağında kullanılmış. Eşim de bana bu resmi 35. doğum günümde hediye etti. Bunu da ilk defa söylüyorum. Benim için yeri çok ayrı. Resmin kendi hikâyesi de çok özel. Sara, Akademi’de model. Mahmut Cûda resmi 1929’da nü olarak yapmış. 1932’de bir Akademi Balosu’nda sonradan eşi olacak hanımla karşılaşınca onun üzerindeki pembe, volanlı elbiseyi Sara’ya giydirmiş. Ve resim uzun yıllar Cûda’nın Tepebaşı’ndaki evinde, gardolabın üzerinde unutulmuş. Ancak 1982’de Tepebaşı’ndaki ev Üsküdar’a taşınırken bulunmuş…
Hikâyeler epey önemli o zaman?
Evet, çok önemli. Koleksiyonerlik; araştırmak, karşılaştırmak, ilişkilendirmek aynı zamanda. Sırf alıp seyretmek değil…
Koleksiyonun büyük kısmı şimdi sergide. Normalde?
Evimiz ve işyerlerimizde.
Asabiliyor musunuz?
Evet, çoğunu. Bulduğumuz her duvara asıyoruz. Koridorlara, çocukların odalarına… Koleksiyonumuz depoda değil; hayatımızda ve yaşadığımız her yerde.
Yatırım olarak görmenin epey uzağında mısınız?
Kesinlikle. Gerçi sanat eseri alımında her yol mubah. Sanata giden her yol mubah… Ama eminim ki yatırım aracı olarak görenler bile bir süre sonra bağlanıyordur. Çok keyifli bir şey çünkü. Bir hastalık gibi sarıyor insanı. Alışıyor, vazgeçemiyor, özlüyorsunuz. Allah kimseyi elden çıkarma durumunda bırakmasın. Çok zor. İnsan içine girince…
Koleksiyonunuzun kendi iç bütünlüğü düşünüldüğünde bir gün mutlaka…
İyi bir Süleyman Seyyid alacağız.
30 Nisan’dan itibaren müzede ne izleyeceğiz?
‘Hasankeyf'i Bilir misin?’ başlıklı bir fotoğraf sergisi ve konferansı… Mayıs 2010’da başlayacak. Türkiye’nin önemli fotoğraf sanatçılarının Hasankeyf’i fotoğrafladığı bir sergi bu. Hemen ardından da konferans. Sonra da Türkiye’de ilk defa yapılacak bir epigrafi sempozyumuna destek olacağız.
Müzenin Haliç konusundaki çalışmaları devam ediyor mu?
Evet, tabii ki. Haliç’teki günlük hayatı insanlara tekrar hatırlatmak bizim için çok önemli. Haliç ile ilgili kültürel, jeolojik ve arkeolojik çalışmalarımız sürüyor. Bir de bu arada yepyeni bir ilgi alanımız daha oldu. Burası Eski Cibali Tütün ve Sigara Fabrikası. Binanın eski yaşamına dair ne varsa topluyoruz şimdi. Mobilya, eşya ve her türlü alet edevatı Tekel deposundan aldık. Eskiye dair pek çok albüm geçti elimize. Yöneticilerin ofisleri, yemekhane, çocuk yuvası, çalışma alanları… Her mekânın fotoğrafı. Yavaş yavaş yaşayanlara da ulaşıyor ve canlı bir tarih çalışması yapıyoruz. Çok büyük ve önemli sergiler çıkacak bu çalışmalardan.
Ne zaman?
2011’i bulur sanırım. Ama tek bir sergi olarak düşünmeyin bunu. Değişik temalı sergiler, öğretici yayınlar, sempozyumlar... Sonuçta bir üniversite müzesiyiz biz.
JÜLİDE KARAHAN
SKYLIFE BUSINESS /OCAK 2010
..............
ÇOK GÜZEL HAREKETLER BUNLAR EKİBİNİN ANADOLU DÜŞLERİ
Çok Güzel Hareketler Bunlar, Anadolu turnesi için gün sayıyor. ‘Çok Filim Hareketler Bunlar’ ile provayı alacak ekip, ulaşabildiği her şehirde sahneye çıkmak istiyor.
Çok Güzel Hareketler Bunlar'ın 24 kişilik küçük dev ekibinin gönlünde kapsamlı bir Anadolu turnesi yatıyor. Ülkenin; İzmir, İzmit, Erzincan, Bursa, Hakkâri, Fatsa ve Manisa gibi çeşitli şehirlerinden gelip 2007 Mayıs’ı itibariyle ‘Çok Güzel Hareketler Bunlar’ ile bizi ekrana bağlayan ekip, başta eş dost olmak üzere dört bir yandan davet alıyor. Şimdi vaatleri şu: “Ulaşabileceğimiz ve oynayabileceğimiz, salonu olan her yere gideceğiz.” Peki, ne zaman? Cevap: “Film sürecinin hemen ardından.”
En çok Antep, Van, Trabzon ve Samsun’a gitmek istiyorlar. “Film telaşı bir bitsin” iki laflarından biri. Bahsi geçen film ‘Neşeli Hayat’ değil tabii ki. BKM Mutfak ekibinin bizzat yazıp oynadığı ve eski Mutfakçı; Ozan Açıktan’ın yönettiği ‘Çok Filim Hareketler Bunlar’.
Film; Antalya, Çorlu ve İstanbul’da çekildi. Ve bakın hikâyesi nasıl gelişti: “Mutfaktaydık, kalabalıktık, tam eğitim zamanı; derslere girip çıkıyoruz devamlı. ‘Bir gün kendi filmini yazacak ve çekecek bu ekip’ dedi hoca. Yeni başlamıştık daha. Yıl 2005… Bu, hepimiz için bir hayaldi ama hep çok inandık Yılmaz Erdoğan’a. Gerçi istediğin kadar inan, uzak ihtimaldi. Süreç kendi kendine işledi, gelişti. Her şey şaka gibiydi ve birden ‘motor’ dendi.”
‘24 KİŞİNİN ŞAKA YAPTIĞI FİLM’
17 Kasım itibariyle ‘tamam kes’ ile birlikte ‘paydos’ diyen ‘Çok Filim Hareketler Bunlar’, Ocak ayı sonunda tüm ülke sinemalarında gösterimde olacak. Film, 9 skeçten oluşuyor. Skeçler ayrı ayrı hikâyelere sahip ama en nihayetinde bağlanıyorlar birbirlerine. Kısa kısa filmler bir araya gelip uzun metrajlı bir yapıma dönüşmüş. Yani filmin giriş, gelişme ve sonucu mevcut. Anlatıcı yine var ve yine Eser...
“Mühim olan eğlenmek. Önemli olan espriler. Onlara güveniyoruz.” diyor ve ekliyor ekip: “Film program gibi ama değil. Her şeyden önce sahne olanaklarıyla sinemanın fırsatları bir değil.” Herkesin dilinde olan cümleye gelince: “İnşallah filmin devamı gelir, ikincisi çekilir.”
Kendi deyişleriyle ‘24 kişinin şaka yaptığı film’, baştan sona şaka gibi... Teknik bir sorun nedeniyle iki kere çekilen Neşeli Hayat düşünüldüğünde her şeyin yolunda gittiği bir film bu. Yağmurlu bir sahnede, yağmurun kendiliğinden yağmasına kadar her şey yolunda gider mi? Gitmiş.
EN EĞLENCELİ SAHNELER UÇAKTA
Anadolu turnesinin provası niteliğindeki filmin, en neşeli sahneleri uçakta geçiyor. Uçak çekimleri için Çorlu Havaalanı’nı ve bir AnadoluJet uçağını mesken tutan ekip belli ki çok eğlenmiş.
24 neşeli kişi birden uçağa binince ve yolculukların sayısı; galaydı, özel gösterimdi derken biraz fazlalaşınca uçakta komik olaylar yaşanıyor elbette. Ve tüm diğer yaşananlar gibi onlar da skeçlere yansıyor haliyle. Sahne dışında da şakacı olan bir ekibin uçak yolculuğunu düşünün; esprilerin birbirini izlemesi ve kahkahaların ardı ardına patlaması işten değil. Yolcuların diyalogları, kokpit komedisi… Hepsi mevcut. Metin Yıldız’ın kaleme aldığı skeçte Murat Eken pilot rolünde. İyi de maşallah, olayı çözmüş neredeyse. İki motorlu küçük bir uçağı zor durumda yere indirebilecek kıvama gelmiş hatta.
Bir tüyo daha: Ersin Korkut uçağa tek başına binmiş bir küçük çocuk. Önünde kocaman bir karton asılı. Havaalanında birilerinin kendisini bulup teslim almasını umuyor. Söz konusu Ersin olunca, gülmek için pek fazla ayrıntıya lüzum yok; onun nefes alması bile çoğu zaman yeterli. Filmin diğer bir sürprizi de Yılmaz Erdoğan’ın bir skeçte oynaması…
YENİ MUTFAKÇILAR ARANIYOR
BKM Mutfak ekibinin zaman zaman karşılaştığı tek zorluk yeni, farklı ve komik skeçler üretmek… Her ne kadar güncel olayları takip etseler ve bizzat kendileri pek şakacı olsalar da her hafta, her hafta yepyeni espriler türetmek kolay olmasa gerek.
Bazı haftalar skeçleri yetiştirmekte zorlanıyorlar. Öyle zamanlarda metnin yazılması, rol dağılımı, okuma provası, dekor, kostüm hepsi birlikte kotarılıyor. Ezber yetişmezse ya kâğıdı alıp okuyorlar ya da doğaçlamaya sığınıyorlar. Haftanın yedi günü çalışsalar da nafile, espri bulmak apayrı bir iş.
Hayat ve iş bir arada onlar için. Her gün beraberler. Sevinip güldükleri, hüzünlenip üzüldükleri şeyler aynı. Evleri birbirine yakın, genelde Beşiktaş civarında… “Birbirimizden başka pek kimsemiz yok zaten. Aile gibiyiz.” diyor ve ekliyorlar: “Öyle diğer tiyatrolardaki gibi küsen, kızan hiç olmaz bizde.”
VE SON SÜRPRİZ
Çok Güzel Hareketler Bunlar’ı yazıp oynayan BKM Mutfak ekibi yeni yılla birlikte yeni arkadaşlar alacaklar aralarına. Mutfağa yeni öğrenciler gelecek; ilk elemeyi geçenler uzun uzun eğitimler alacak, parlayanlar da kendilerini sahnede ve ekranda bulacak. Neşeli ve çok çalışılan bir hayat düşleyenler, kısacası niyeti olanlar ellerini çabuk tutsun ve BKM Mutfak’a başvursun. Söylemesi bizden…
JÜLİDE KARAHAN
ANADOLUJET OCAK 2010
........................
Kaydol:
Yorumlar (Atom)