6 Ocak 2009 Salı

Taksim'de seçim var!

Taksim Meydanı’nda yıllardır boş bekleyen ve hakkında kimi zaman cami, kimi zaman da müze yapılacağına dair söylentiler çıkan eski su deposu Maksem; sonunda sanat galerisi oldu. Ağırladığı ilk sergi ‘Sine-i Millet’, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türk milletinin seçim serüvenini anlatıyor.


Günlerden 29 Mart olduğunda, yerel de olsa bir seçime daha şahitlik ve seçmenlik edeceğiz. İstekli isteksiz, kararlı kararsız, mutlu mutsuz; bir şekilde gidip oylarımızı vereceğiz. Ama daha önce, en azından İstanbullu sanatseveri bir başka seçim süreci daha bekliyor. Tabii sadece gönüllüleri... Taksim’in eski su deposu Maksem’de Sine-i Millet Sergisi kapsamında 20 Aralık’tan beri süren ‘Cumhuriyetimizin kültür değerleri’ seçimi bu.

Seçmen yaşının 18’den 15’e indiği seçimde, 15 yaşını doldurmuş her Türk vatandaşı TC kimlik numarasını yazarak parmağı mürekkeplenmeden oyunu kullanabiliyor. 10 farklı bilgisayarda kullanılan oylar aynı zamanda Taksim meydanındaki dijital dev ekrandan ‘kesin olmayan seçim sonucu’ olarak kamuoyuna duyuruluyor. Gizli oy ve anında açık sayım... Seçimin kategorileri ise şöyle: Cumhuriyetin romancısı, şairi, ressamı, mimarı, müzik sanatçısı, sinema–tiyatro sanatçısı, sporcusu, bilim insanı, heykel-seramik sanatçısı ve hat-ebru-tezhip-minyatür sanatçısı.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültürel ve Sosyal İşler Daire Başkanlığı ile Kültür A.Ş tarafından düzenlenen Sine-i Millet Sergisi, bu hoş interaktif bölümle sınırlı değil elbette. Türk milletinin 100 yılı aşan yakın dönem seçim deneyimlerinden oluşan sergide; Tanzimat’tan Meşrutiyet’e, Cumhuriyet’in ilanından çok partili döneme seçim kültürümüzün uzun ve ilginç hikayesi var.

1840–1950 yılları arasındaki seçim kültürümüzü detaylı bir şekilde ele alan sergi; demokrasinin gelişmesi ve halkın yönetime katılması gibi söylemlerin bundan yüz yıl önce, günümüzden daha hararetli tartışıldığını hatırlatıyor bize. Seçimler ne zaman başlamış, hangi evrelerden geçmiş, bugünlere nasıl gelmiş... Ya da yüz yıl önce seçmenlerden oy talep eden partiler hangileriydi, seçtiğimiz ilk milletvekilleri kimlerdi gibi pek çok sorunun cevabı bu sergide. Özel ve kamu koleksiyonlarından seçilen nadide belgelerle Kütüphane ve Müzeler Müdürlüğü’nün idareci ve uzmanlarının hazırladığı serginin küratörlüğünü Mehmet Lütfi Şen yapıyor.

Su deposundan kültür deposuna

Sine-i Millet Sergisine ev sahipliği yapan mekânın hikayesi, sergideki objelerden daha eski. Açılışını İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın yaptığı mekân, 1732’de Padişah Birinci Mahmut tarafından Pera ve civarının su ihtiyacını karşılamak için inşa edilmiş. 18. yüzyılda Avrupa yakasına gelen su, İstiklal Caddesi’nin girişinde, hemen sağda kalan ve pek az İstanbullu’nun dikkatini çeken sivri külahlı bu yapıda toplanır, kentin üç kısmına taksim edilirmiş. Yıllardır kullanılmayan ve Taksim adının da menşei olan yapının üzeri hâla kuş köşkleriyle süslü. Yüzyıllarca bölge sakinlerinin su ihtiyacını karşılayan Maksem, bundan böyle su yerine kültür depolayacak.

Maksem’in ilk konuğu ‘Sine-i Millet’e dönersek; sergi, ‘Cumhuriyetimizin kültür değerleri’ seçimiyle birlikte dört ayrı bölümden oluşuyor. ‘1840’tan 1950’ye seçim serüveni’ başlıklı bölümde, Türk milletinin seçim kültürü kronolojik olarak aktarılıyor. Meşrutiyet’te kullanılan seçim sandığıyla başlayan ve ülkenin geçirdiği her seçim dönemini sırayla ele alan bu bölümde; seçim kültürü ve sevincinin nesnelere yansımış haliyle karşılaşıyor izleyici. Propaganda afiş ve broşürleri, oy pusulaları, seçim mühürleri, oy sandıkları, seçmen listeleri, seçim vaatleri, seçim tahmin ve sonuçlarının yanı sıra kimlik, fotoğraf ve defterlerle; ‘irade-i seniye’den ‘söz milletindir’e, dönüşü olmayan bir yolculuk adım adım izleniyor. Altın ve gümüşten yapılmış Kanun-ı Esasi ve abide-i meşrutiyet madalyolarından II. Meşrutiyet’in nasıl bir bayrama dönüştüğünü; duvar halılarından ipek mendillere, sigara tablalarından lokanta menülerine kazınan ‘adalet, uhuvvet, musavvat ve hürriyet’ sloganından ise seçimlerin nasıl bir festival havasında geçtiğini anlıyoruz.

Kanun-i Esasi ve Tanzimat Fermanı’ndan otuz senelik istibdat dönemine, 1908’de II. Meşrutiyetin ilanından, Ankara’da 23 Nisan 1920’de açılan TBMM’ye, oradan da 1946 ve 1950 seçimlerine yakın tarihimizi bize hatırlatan sergi; işte tam o yılda duruyor ve Demokrat Parti’nin iktidarda, İnönü Başkanlığı’ndaki CHP’nin de muhalefette olduğu elektrikli yıllardan hiç bahsetmiyor. Belki bir başka sefere...

Geçmiş hep biraz gülümsetir

‘Türk kadınının seçen ve seçilen olarak portresi’ başlıklı bölümde kadına seçme ve seçilme hakkının verilişi anlatılıyor. Dünyadaki birçok ülkeden önce seçme ve seçilme hakkını kazanan Türk kadınını tarihi bir paranteze alarak başlayan bölümde ‘Kadınlar Halk Fırkası’ gibi siyasi oluşum ve çabalara, kadının seçme ve seçilme hakkının ilk olarak 1908 meclisinde tartışıldığına, yüzyıl önce bu günlerde Selanik Beyazkule’deki açık hava tiyatrosunda Müslüman bir kadının kadın hakları üzerine bir konferans verdiğine, kadınların 1934 yılında seçme ve seçilme hakkını kazandığına, 1935 Seçimlerinde ise oy kullandıklarına şahit oluyoruz. 1935 meclisi Cumhuriyet tarihinde yüzde olarak en fazla kadın milletvekilinin bulunduğu mesclis ayrıca. Ve hâla...

Eski olay, fotoğraf ve eşyalar zaten hep biraz gülümsetir ama sergide ayrıca ‘Seçimle gülmenin görsel tarihi’ başlıklı bir bölüm de var. Seçim serüvenimizi komik resimler, karikatürler ve video görselleri eşliğinde yine kronolojik olarak aktaran bu bölüm; Osmanlı döneminden çok partili hayata kadar mezkur alanda yayınlanan karikatürlerden ve seçim kültürünün sinemaya yansıyan karelerinden bir seçki.

Sine-i Millet,seçmen listelerinin muhtarlıklara asıldığı; televizyon, radyo, gazete ve dergilerde tartışmaların birinin bin para olduğu şu günlerde; unuttuğumuz nice seçimi hatırlatıyor bize. 30 Ocak’a dek Taksim meydanındaki Maksem’de hatırlatmaya da devam edecek.


Jülide Karahan

Milliyet Sanat/Ocak 2009

....

Tesadüfler ki tesadüf değidir...

Tesadüfler ki tesadüf değildir... Dinlediğimiz her hayat hikayesi sırf bu gerçeği hatırlatmak için yaşanmış sanki. 1934’te Balıkesir’de başlayan fotoğrafçı Ozan Sağdıç’ın öyküsü de bunlardan biri.

İlk tesadüf, yeryüzüne sis indirecek denli sıcak bir yaz günü Edremit’te, Ozan Sağdıç henüz 19 yaşındayken gerçekleşmiş. O günleri, “yıl 1953, bir kutu-makina ve ben” diye anıyor Sağdıç şimdilerde. Olay şöyle: Babasının fotoğrafla ilgilenen arkadaşlarından biri, Fehmi Mine, Sağdıç’a kutu-makine satıyor o yaz. Yanında bir de filmle... İlk film Edremit ve Akçay’da doluyor. Edremit’teki Kurşunlu Camii’nin cumbalı iki evin arasından görünen manzarası ve Akçay’da dereden sular fışkırtarak geçen at arabasının görüntüleriyle özellikle... Bu fotoğrafları çekmeyi, daha makinenin hayali bile yokken, yıllar önce planlamış Sağdıç. Fehmi Bey, fotoğrafların film banyolarını yaptıktan sonra yanındakilere: “Göreceksiniz, Ozan’ın fotoğrafları bir gün Avrupa dergilerinde yayınlanacak.” diyor bir de. Yayınlanıyor elbette.

Güneş ve gölge olmak üzere iki ayarı olan bu makinenin ilk filmiyle çekilen ilk kare, Edremit’teki Kurşunlu Camii, bugünlerde sanatçının Fototrek Fotoğraf Merkezi’ndeki “55. Sanat Yılında 55 Fotoğraf” isimli sergisinde görülebilmekte. 8 Ocak’a dek açık kalacak sergide, o sisli ve puslu siyah beyaz fotoğraf yanı sıra özenle seçilmiş pek çok Anadolu hikayesi gizli. Çünkü sanatçının bol tesadüflü hayatı; onun deyimiyle “iki göz, bir yürek ve bir ömür” şeklinde sürmeye devam etmiş, hâla da etmekte...

Amatörlerden manzara fotoğrafı alınacaktır

Bir diğer önemli tesadüf ise Ozan Sağdıç Kabataş Lisesi’nde okurken emekli resim öğretmeninin ona, bir günlüğüne de olsa fotoğraf makinesini ödünç vermesiyle yaşanıyor. O tek günde Sultanahmet Meydanı senin, Sirkeci benim, Karaköy senin, Üsküdar benim dolaşıp tam 40 kare fotoğraf çekiyor Sağdıç. Amacı, çektiklerini kartpostal yapıp satmak aslında ama bunun için biraz beklemesi gerekecek.

1956’da Cumhuriyet Gazetesi’nde “Amatörlerden manzara fotoğrafı alınacaktır” ilanını görene kadar... İlan üzerine gittiği adreste üç usta isimle; Hikmet Feridun Es, Şevket Rado ve Vedat Nedim Tör ile karşılaşıp fotoğraflarını 470 Liraya satıyor Sağdıç. Bu paranın üzerine 2 Lira daha ekleyerek ilk işe yarar fotoğraf makinesini de satın alıyor. Sonrası zaten çorap söküğü... Hayat dergisinde işe başlayıp 25 yaşında Ankara’ya yerleşerek derginin Ankara temsilciliği koltuğuna oturuyor sanatçı. Bu oturuş lafta elbette... Zira kendisi, omzunda fotoğraf makinesi Anadolu’yu karış karış dolaşacak artık.

Kapı açıktır, itip içeri girebilirsiniz

Ve işte, o Anadolu gezilerinde yakalanan fotoğraflardan bir seçki, Beyoğlu Mısır Apartmanı’ndaki Fototrek Fotoğraf Merkezi’nde sergilenmekte şimdi. “Kapı açıktır itip içeri girebilirsiniz” tabelasının izinde içeri girdiğinizde Edremit’teki Kurşunlu Camii fotoğrafına iyice bir bakın önce ama; fazla da oyalanmayın oralarda. Biran önce koridora ve sergi salonuna geçin ki; tam karşı duvardaki o kocaman ve bir o kadar da klişe kız kulesi fotoğrafı gibi alakasız türlü ayrıntıyla yorulmasın gözleriniz.

Asıl sergi, tahta çerçeveler içinde ve soluk bordo renkli kadranlar üzerindeki siyah beyaz karelerden oluşuyor çünkü. Kendini kumların üzerine çocuklar gibi atıvermiş kederli bir eşekcikten köy kahvelerinde masalara toplanan elleri nasırlı amcalara, deniz kıyısında bir başına yükselen hüzünlü bir ılgın ağacından köy yollarında giden ve gelenler ile çalışan ve dinlenenlere... Şemsiye altındaki dilekçe yazıcıdan uyuyakalmış bir işçiye, kolalı yakalı ve beyaz kurdeleli küçük okullu kızlardan radyo dinleyen komik yüzlü dedeye, bayram sabahı bakkal kapısında köyün kızlarını bekleyen delikanlılardan güçlü pehlivanlara ve yorgun köylülere... Anadolu’nun kimbilir hangi şehrinden, ülkenin kimbilir hangi yoksul zamanından sayısız hikâye...

Hayat mecmuası şemsiyesi altında biriken tüm bu hikâyelerin yanı sıra sergide bir de, az sayıda renkli fotoğraf çarpıyor göze. Bir sepet balığa gözünü dikmiş ve ayağa dikilmiş tekir kedi, kocaman bir portakal tezgahı ya da tablo gibi bir Anadolu manzarası... Ve bir sürpriz daha... Hem de ilk defa.

Sergide Ozan Sağdıç’ın peinture ve sulu boya işleri bulunuyor bir köşede. İlk başta başka bir sergiden kaçıp gelmiş gibi görünen bu çalışmalar bizzat onun. Doğa soyutlamaları ve natürmortlar bir yana, asıl desenler... Her biri bir büyük ayna kırılmış da yere serilmiş gibi. Sanatçı burada; aynı öğrenci yurtlarının komşu yataklarını, aynı bekar odalarını, kısacası aynı sefaleti paylaştığı ressam arkadaşı Devrim Erbil’den esinlenmiş olmalı. Sokakta kaldıklarında Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun atölyesinde birlikte sabahladıkları gecelerde, bu günleri elbette ikisi de hayal bile edemezdi. Ama tesadüfler ki tesadüf değil işte.

Jülide Karahan

Photo Digital/Ocak-Şubat 2009

.....

1 Aralık 2008 Pazartesi

Urfa’da bir paylaşım sergisi

Urfa’da açılan ‘Kesit (Günümüz sanatından bir kesit)’ başlıklı serginin Anadolu’ya yardım götürmek gibi bir niyeti yok. Küratörü Fatih Balcı’nın da dediği gibi ‘Kesit’, sanatçıların üretimlerini paylaştıkları bir sergi sadece.

Urfa’da bir güncel sanat sergisi açıldı. Adı ‘Kesit’. Günümüz sanatından bir kesit mânasında... Eskiden kilise olan Kemalettin Gazezoğlu Kültür Sanat Merkezi’nde 13 Aralık’a dek sürecek serginin küratörü, sanatçı Fatih Balcı. Video yerleştirmelerin ağırlıklı olduğu serginin sanatçıları ise Denizhan Özer, Francois Daireaux, Gül Ilgaz, Güler Güngör, Johanne Helard, Maria Sezer, Şinasi Güneş ve Fatih Balcı. Şanlıurfa Valiliği ve Şanlıurfa Kültür Sanat Vakfı’nın desteklediği sergiyi küratörü anlattı.

Neden Urfa’da bir sergi?


Özellikle Urfa’da bir sergi açalım diye uğraşmadık. Heykeltraş Güler Güngör’ün tasarısı olarak başladı her şey. Güler Urfalı ve doğduğu topraklara elindekileri vermek isteyen biri. Bir sanatçı için elindekiler, üretimleri demek. Bu paylaşım genişledi ve biz de kendimizde birikenleri buraya getirdik. Bir dönem İstanbul’dan Adana’ya ‘Erzak’ diye bir sergi gitmişti. Bizimki kesinlikle öyle bir şey değil. Biz yardım falan getirmedik. Bu bir paylaşım sergisi.

Neden güncel sanat?


Bunun bir güncel sanat sergisi olduğu konusu tartışmalı aslında. Güncel sanat denen özgül sanatsal çerçeve, meseleleleri soğukkanlı bir hesaplamayla ele alan ve dışarıdan çalışan bir sanatsal tarz. Urfa’ya gelen sanatçı arkadaşlarımızın çalışmaları bu çerçeveye uyan kısımlar içerse de, uymayan kısımlar da içeriyor. Daha çok içeriden; duyan, hisseden, özdeşleşen işler var sergide. Ama eğer elimizdekiler güncel sanat diye nitelenen çerçeveye çok yakın görünüyorsa, öyle olsun. Bizim üretimlerimiz bunlardan ibaret.

Sergi tek atışlık mı; yoksa gelenekselleşme niyetinde mi?


Bu bir ilk sergi. Eğer herkes memnun kalırsa önümüzdeki yıllarda daha geniş katılımlı bir ikincisini yapmayı düşünüyoruz.

Sergi nasıl oluştu? Yani sanatçılar belirlendi ve Urfa için bir şeyler mi tasarlandı? Yoksa söylemek istediklerinize uygun iş ve sanatçıları Urfa’ya davet mi ettiniz?


Sergi, günümüz sanatının genel bir görünümünü Urfa’ya taşımak istedi. Sanatçılar bu çeşitliliği yansıtacak şekilde belirlendi. Çeşitlilik dediğimiz, günümüz sanatının uğraş ve ilgileriyle alâkalı. Bildik ve zaten tanınmış olan şeylerden çok, bugüne ait teknik yöntem ve konulara ilişkin bir kesit bu. Ama bu konuda biraz mahçubum. Çünkü Türkiye’de bir çok sergi, daha önce üretilmiş işlerin biraraya getirilmesi ve çevredeki sanatçıların çağırılmasıyla kotarılır. Kavrama ilişkin çalışma görmek oldukça güçtür. Yeni çalışmalar görmek daha da güç... Bunu bir mazeret olarak söylemek istemiyorum ama, bir ilk sergi olarak doğrudan şehirle ilgili bir kavram seçmedik. Eğer olursa, önümüzdeki yıllarda inşallah.

Diyarbakır’da yaşamış, Çanakkale’de yaşamaya devam eden bir sanatçı olarak Anadolu’da güncel sanata verilen tepkiyi nasıl gözlemliyorsunuz?


Diyarbakır’da hiç bir şeyin olmadığı, yaprak kımıldamayan dönemlerin ardından Diyarbakır Sanat Merkezi’nin açılışına tanık oldum. İlgi görülmeye değerdi. Panel ve sergiler büyük bir çoşkuyla karşılandı. İstanbul’da bir çok panelde, panelist sayısı kadar izleyici bulunmadığı düşünülürse, bu oldukça anlamlı. Anadolu’da sanata olan ilgi, metropollerdeki tepkiden daha fazla. Bunun; metropollerdeki fazla sayıda etkinlik, ulaşım güçlüğü, hayatın yıpratıcılığı, etkinliklerin niteliğinin sorgulanabilir olması gibi nedenleri var kuşkusuz. Buna karşın Anadolu; bir şeylerleri değiştirmek, kendi içinde bulunduğu tekdüzeliği aşmak, dünyada olan bitenle daha çok bütünleşmek ve çağdaş dünyanın üretimlerinden daha çok pay almak isteyen kitlelerle dolu.

‘Anadolu’da bir şeyler yapalım’, ‘Sanat orada da var’ ya da ‘Sanatı oralara da götürelim’ gibi pek çok söylem var. Bu yönelişin sebebi ne?


Bu, aslında İstanbul gibi şehirlerin kendilerine buldukları bir çıkış. Büyük şehirlerde sanat ve sanatçı her anlamda sıkıştı. Sanat çevresi, hem üretim hem de tüketim açısından bir darboğazda. Sanat, kendi yerini ve işlevini büyük şehirlerde bulamıyor artık. Sanatçı; ne yapacağını bilmediği gibi, yaptığı şeyin etkisi ve inandırıcılığının zayıfladığının da farkında. Bu anlamda Anadolu, sanat çevresi için yeni bir enerji. Sanatçı; bir yandan Anadolu’da edindiği yerel malzemeyle uluslararası arenada kendine yer bulurken, diğer yandan kendini hâla bir şeyleri değiştiren bir özne olarak görebiliyor burada.

Peki, oradan İstanbul nasıl görünüyor?


İlk ve ağır basan yan, İstanbul’un bir arzu nesnesi olması. İstanbul kökenli sanatçı ve etkinlikler, ulaşılmaya çalışılan hayatın bir parçası olarak görülüyor. Bu yüzden İstanbul’dan gelen her şeye dikkat kesiliniyor. Diğer taraftan İstanbul, bir kuşku nesnesi. ‘Niye gelmişler ki’ diye bir kuşku gelişebiliyor. Sizin de merak ettiğiniz gibi ‘niye Urfa, niye bu çalışmalar?’

Niye Urfa, niye bu çalışmalar? Herkes sanatı sevsin diye mi?


Elbette sanatın sevilip yayılmasını isteyen pek çok samimi sanatçı var. Ama o kadar basit bir duyguyla hareket edildiğini sanmıyorum. Her sanatçı, doğası gereği, yaptığı çalışmaların kendisine dönmesini ve kendi ‘mitolojisini’ kurmasını ister. Şu an için durum, ekonomik rantın çok uzağında. Buradan paralar kazanıldığı düşünülmesin. Ama sanatsal bir rant ve getiri var. Zaten Türkiye’de, sanatsal alandaki gerilimin nedeni; ekonomik çatışmadan çok alana ilişkin iktidar talebinde yatar.

Sergi, genel anlamda günümüz sanatından bir kesit sunuyor. Peki, özel olarak demek istenen bir şey de var mı?


Sergi, aslında tüm bu konuştuklarımıza ilişkin bir şey demek istiyor. Günümüzün sanatsal panoraması nedir? Günümüz sanatı nelerle uğraşır? Sanaçılar ne kadar yerelden, bizden ve sizden konuşabilir; içtenlik ve duyarlılıklarını nasıl sürdürebilir? Sanatçı, içinde devindiği zaman ve mekânla nasıl ilişki kurabilir? Bir sır vermek gerekirse, serginin ana başlığını ‘Kesit’le birlikte ‘Gereksiz bir sergi’ koyacaktım ben. Çağdaş bir serginin günümüzde ne kadar çalışacağını merak ettiğim için... Gerekli mi gerçekten? Sonra vazgeçtim. Bence, Urfa’da metropollerden daha çok çalışıyor bu arada. Bir de ‘Gereksiz bir sergi’yi ileride yapacağım, patenti bana aittir, kimse yapmaya kalkmasın!

Sanatla uğraşan, ekmeğini dolaylı da olsa sanattan yiyen birinin bu lafı etmesi abesle iştigal değil mi?


‘Gereksiz bir sergi’ lafı, söylediğiniz gibi ilk bakışta biraz abesle iştigal. Zaten bu yüzden Urfa’daki serginin başlığı olamadı. Gereksiz bir sergi yapmak gibi bir niyetimiz yok elbette. Tam tersi, çok gerekli bir şey yapmak istiyoruz. Sorun şu: Gerekli bir şey yapılabilir mi? Günümüz sanatçısı, yaptığı şeyin, muhatabı olup olmadığından emin değil. Bu, daha önceleri ‘Sanat, bilim gibi bir etkinliktir ve dar bir çevrenin izlemesi içindir’ gibi bir söylemle aşılıyordu. Ama bugün bu da yeterli değil. Günümüz sanatçısına, kendiliğinden ve boşlukta çalışır gibi bir duygu eşlik ediyor. Gereklilik ve gereksizliği anlama çabası aslında bu. Olumlu bir cevap bulma çabası... Umarım, gerekli olduğunu görürüz.


Jülide Karahan

Milliyet Sanat/Aralık

...