Küratörlüğünü Canan Şenol’un üstlendiği ‘Haksız Tahrik’ isimli sergi; alışveriş yaptığımız mağazalardan sms’lerin yağdığı, sokakta elimize kırmızı karanfillerin tutuşturulduğu 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde Hafriyat Karaköy’de açılıyor. ‘Kadınlar çiçek gibidir’ pembe bulutuna hapsolarak 8 Mart’ın ‘Emekçi Kadınlar Günü’ olduğunu çoktan unuttuk ve hatta hiç öğrenmedik. Ama yok... Bu defa sanatçı, aktivist ve akademisyenleri bir araya getiren bir sergiyle elimiz taşın altına sokuluyor. Amaç bizatihi bu, bir araya gelmek ve elimizi taşın altına sokmak...
Geçen yıl 8 Mart Gece Yürüyüşü’nde fikri temelleri atılan sergi, cinsiyet kavramını feminist bir bakış açısıyla algılıyor ve tiyatrodan stand up’a, resimden fotoğrafa, performanstan heykele pek çok disiplini bir araya getiriyor. Çoğumuzun zihninde; feminizm denince hâlâ ve ısrarla içleri boş olduğundan yerçekimi etkisinden kolay kurtulan ‘çirkin, bakımsız, bıyıklı, kaba saba, hatta iffetsiz’ gibi kavramlar uçuşuyor. Evet, feministler kadının arzu nesnesine dönüştürülmesini eleştiriyor ama insanın kendini iyi hissetmek için yaptıklarına da kimsenin bir şey dediği yok. Topuklu ayakkabı giyip sarı saçlarınızı her gün fönleyebilirsiniz; yeter ki ortak görüş ve politik mücadelede birleşin. Bu ortak görüş de en basit ifadeyle toplumsal cinsiyet politikalarına karşı gelmek.
Karşı gelenler elbet var ama mesela serginin küratörü Canan Şenol, daha önce Türkiye’de güncel sanat alanında feminist bir sergi yapılmadığını ‘Haksız Tahrik’in hazırlıkları sırasında fark etmiş. Feminist örgütler birkaç sergi düzenlemişse de güncel sanatçılardan toplu bir ses çıkmamış hiç. Ses çıkarmayı bırakın, kadın sorunlarını işleyen pek çok sanatçı çoğu zaman kendini feminist olarak tanımlamaktan bile kaçınmış. Bu sergide ise Şenol’un deyişiyle “Feminist sanatçılar değilse de, kendilerine feminist denmesinden rahatsız olmayan sanatçılar var.” Yeri gelmişken sayalım; sergiye Aylin Kuryel, Çağla Cömert, Canan Şenol, Dilek Winchester, Evrim Kavcar, Fulya Çetin, Gülçin Aksoy, Gülizar Önen, Güneş Terkol, Hale Tenger, İnci Furni, Nalan Yırtmaç, Neriman Polat, Nil Yalter, Nilbar Güreş, Özlem Gök, Sezgi Abalı, Şükran Moral ve Yasemin Özcan Kaya ile Amargi Sanat Atölyesi, Atıl Kunst, Filmmor ve Oda Projesi katılıyor.
Bu durumda ilk fark edilen sergideki tüm sanatçıların kadın olduğu. Ama fark edilmesi gereken asıl şey; bunun bir kadın sergisi olmadığı… Bir sonraki cümle itibariyle toparlamak gerekirse; ‘Haksız Tahrik’, kadın sanatçıların kadın hassasiyetiyle ürettiği işlerden oluşan bir sergi değil. Peki ne? Küratör desteğiyle söylersek, “Kendi yağıyla kavrulan ama bir söylem geliştirmeye çalışan bir sergi.”
Serginin feminist sanat tarihi yazma gibi bir derdi ve iddiası olmadığı da gözden kaçmamalı. “Böyle bir iddia taşırsak bir sürü sanatçıyı yok saymış oluruz. Yerimiz küçük, imkânlarımız az, söylemimiz farklı…” diye uyarıyor ve umutla ekliyor Şenol: “İlerleyen zamanlarda feminist sanat tarihi üzerine Türkiyeli sanatçılardan oluşan bir sergi yapılır belki. Elbette bir kurum tarafından.” Ama iddialı bir laf niyetine şu söylenebilir pekâlâ: ‘Haksız Tahrik’in Türkiye feminist sanat tarihine geçeceği aşikâr.
Sergi ismini, Türk Ceza Kanunu’nun ‘ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenler’ başlığı altında düzenlenen 5237 sayılı ‘haksız tahrik indirimi’ maddesinden alıyor. Töre, namus ve ırz cinayetlerini besleyen, kadına uygulanan şiddeti adeta imrendiren bu madde; öyle ‘madde’ olarak sakin sakin durmuyor elbette. Pratik yaşamda kadının bir tahrik unsuru gibi algılanmasını destekleyip, bu algının ucunun kadınlara yapılan her türlü siyasi, kültürel ve toplumsal ayrımcılığa kadar gitmesine izin veriyor.
Feminist örgütler; haksız tahrik indirimi üzerine mücadele verseler, hatta davalara müdahil olsalar da, aynı tas aynı hamam... Meşruiyetini çoktan kazanmış çünkü bu söylem. Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün birkaç hafta önce yayınladığı ‘Türkiye’de Kadının Durumu’ raporuna göre, ülkemizde kadınların %39'u yemeği yakma gibi bir nedenle kocasından dayak yediğinde; kendini suçlu, kocasını haklı buluyor. Ya da bulduruluyor. Karakolda ‘kocandır, döver de sever de’, baba evinde ‘o senin kocan, hadi evine’ dendiği müddetçe… Görüldüğü üzere, bu noktada sayfa üzerinde bile söylenecek laf kalmıyor. Sadece, o da küratörün desteğiyle, diyebiliriz ki: “Kurtarılmış kadın diye bir şey yok. Modern kadın kurtarılmış filan değil. Kadın sorunu Güneydoğu sorunu ya da cahil kadın sorunu hiç değil. Hepimizin, tüm dünyanın sorunu.”
‘Haksız Tahrik’; tüm bunları düşünmek, bir araya gelip söz söylemek ve belki de mücadele biçimleri üretmek istiyor ama asıl önemlisi bir araya gelip meseleyi tartışabilmek. Serginin neden’ini, niçin’ini bırakıp nasıl’ına gelirsek… Tüm sanatçılar birbirinden habersiz ve bağımsız işler üretmiş olsalar da aklın yolunun bir olduğu bir kez daha kanıtlandı. Kimsenin birbirinin çalışmasından haberi yok ama sergide gönüller birlik etmiş, diller ise sohbette. Yani işler birbiriyle konuşup duruyor.
Bir tarafta 1970’lerde feminist hareketle işler üretmiş Nil Yalter’in ‘Çağdaşlaşma Süreci Öyküsü’, diğer yanda Gülizar Önen’in ‘İmam Nikâhı’ isimli fotoğrafı… Hemen girişte Şükran Moral’in Karaköy Genelevi’nde çektiği fotoğrafın karşısında ise İnci Furni, Neriman Polat ve Canan Şenol’un; Adnan Çoker’in Mac Art Galeri’deki sergisi sırasında gerçekleştirdiği başörtülü performansın belgeleri… Birbirinin zıddı gibi görünen bu işler kırk yıllık dost olmuş çoktan. Çünkü dertleri bir: Birilerinin kadın bedeni üzerinden politik söylemler geliştirmesi… ‘Ucuz ve bayağı’ kadınlar da, iffet sahibi kadınlar da bir şekilde dışlanıyor. Aslında iffetli-iffetsiz, modern-cahil, namuslu-namussuz ayrımı yok. Kadınlar birbirini biliyor ve anlıyor. Garip olan, Şenol’un da dediği gibi; hem laik, hem anti laik politika yapanların beden denetimi üzerinden kendi iktidar alanlarını tanımlamaya çalışmaları…
Hayatın pek çok alanından feminist renkler toplayan sergi kapsamında pek çok manidar çalışmanın yanı sıra; Esmeray stand up gösterisi, Forum Tiyatrosu interaktif oyunu ve Ayşegül Sönmez’in ‘Feminist mi Ben mi? 2’ canlı röportajı var. Hollanda Konsolosluğu’nun katkılarıyla gerçekleşen tüm bu olaylara ek olarak; Sönmez, Türkiye’nin feminist sanat tarihi hakkında bir kitap hazırlıyor.
Sergi, Mart sonuna kadar Hafriyat Karaköy’de ziyaret edilebilir.
Jülide Karahan
Milliyet Sanat/Mart 2009
..........
8 Mart 2009 Pazar
Edebiyata fırsat vermeyen fotoğraflar
On İspanyol fotoğrafçının yapıtlarından oluşan “Kuşaklararası Geçişler”, edebiyata fırsat vermeyen bir sergi. Herhangi bir alıntı, espri ya da geyik yaptırmıyor insana. Boşluksuz, dopdolu. Tek tek değil ama bütün olarak düşünüldüğünde; fotoğrafların hikâyeleri öyle güçlü ki, bazıları yalan bile olsa; bile bile lades…
Şubat ayı boyunca Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde izlenen sergi, güvenlik aşılıp salona girildiği an itibariyle çekip çevirmiyor aslında izleyiciyi. Karşılaşılan ilk fotoğraflar, Cristóbal Hara’nın gerçeklikle kurgu arasındaki belirsiz çizgiyi temelli yok saydığı son dönem renkli kareleri. Uzun yıllar Henri Cartier Bresson’un ‘karar anı’ doğrultusunda siyah beyaz belgesel kareler çeken sanatçının renkleri keşfetmesi karşısındaki heyecanından olsa gerek bu…
Ama merdivenlerin ilk basamağından itibaren, alt katta değişik bir dünyanın bekliyor olduğu hissediliyor hemen. Bu hissi daha ilk kareden veren, sanatçı olarak Ouka Leele adını kullanan Bárbara Allende Gil’in yarı resim yarı fotoğraf yapıtları. Karşılaşılan ilk fotoğrafın ismi bile durumu anlatmak için yeterli: “Nereye gidiyorsun aşkım, bardaktaki havayla ve cam levhada denizle, aşkım?” 1987’de çekilmiş/boyanmış bu fotoğraf/resim; üzerine arılar konmuş bir yürek, dengesini kaybetmiş bir bardak, pembeli ve masasız bir masa örtüsü ile fondaki köy evlerinden ibaret. Dünya, renk, kompozisyon, ışık; her biri şaşırtıyor insanı. Salvador Dali’nin resimlerini andıran fotoğraflarda nesneleri insanlaştıran ve günlük yaşamı şiirleştiren rüyamsı görüntüler çoğunlukta.
Ve film kopar…
Pek çok fotoğraf sever, henüz, tatmin olmamış olabilir. Ama film, birazdan, bir dizi kocaman siyah beyaz belgesel kare karşısında kopar. Bunlar; Cristina Garcia Rodero’nun 1973’ten itibaren 15 yıl üzerinde çalıştığı ve İspanya’daki festival, gelenek ve ritüelleri konu ettiği ‘Gizlenen İspanya’ serisindeki fotoğraflar…
Rodero’nun elinde kamerası tüm ülkeyi dolaşarak kaybolmaya yüz tutmuş şenlik ve ayinleri belgelediği fotoğraflardan oluşan küçük ama dev seçki, izleyiciyi; geçmiş ile derin ve karanlık İspanya’ya götürüyor adeta. Bu görüntüler arasında insanlar, ifadeler, aksesuarlar, ayinler, endişeler, korkular, hikâyeler, ışıklı gölgeler ve daha neler neler... İlmeği kaçmış kazak gibi sökülmekteler. Duvar kenarına çökmüş beyaz elbiseli ve takma kanatlı beş küçük kız; ağlayan, gülen, şaşıran, merak eden ve kayıtsız kalan sayısız sevimli ifadeyle gerçek olamayacak kadar gerçek.
Sergide; “O sadece bir fotoğrafçı ya da görsel bir şair ya da birdenbire ortaya çıkan bir yeni-kavramsalcı ya da uluslararası alanda önde gelen bir figür değil…” değerlendirmesiyle sınıflandırılamaz bir sanatçı olarak sunulan Chema Madoz’un yapıtları da epey dikkat çekici. Kendisini bir nesne yontucusu olarak gören sanatçının mazgala dizdiği tabaklar, kafese hapsettiği bulut, aynaya çıkardığı merdiven ve iğneyle dizdiği su damlaları gerçekten etkileyici. Madoz’un günlük nesneler üzerinde yaptığı muzip değişiklikler, hoş garipliklerle birlikte komik benzerliklerin zevkini de tattırıyor izleyiciye.
Birkaç saat
Sergiyi hakkıyla gezmek için birkaç saat gerektiği çoktan anlaşıldı. Sırada Bleda & Rosa’nın “Savaş Alanları” serisinden bir seçki var. Geçmişi geri getiren bu çalışma; ekin, zeytinlik, kayalık, fundalık ve çalılık fotoğraflarından ibaret. Etraf soğuk, sessiz ve kıpırtısız. Geçmişte bu yerlerde büyük savaşlar yapıldığı düşünüldüğünde hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı hissediliyor, üstelik ürpertiyle…
İnsanların yokluklarıyla fark edildiği bir diğer seçki de Ferran Frexia’nın Avrupa kentlerindeki otel, yurt ve lokantaların fotoğraflarından oluşan dizisi. “Segusso Pansiyonu” ve “Göl Lokantası” isimli çalışmalardaki masalar, kat izleri duran yeni ütülenmiş beyaz örtüleri ve komik bir şekle şıklık olsun diye sokulmuş peçeteleriyle bekleyiş halindeler. Eylemlerin askıya alındığı bu görüntüler, yakın gelecekte cereyan edecek hikâyelere yol verir gibiler. Belirsiz bir bekleyiş ve durmuş bir zaman duygusu veren fotoğraflarda hissedilenler arasında; ayrıntılar ve ışık-gölge karşıtlığına olan düşkünlük de var.
Bütün bunlardan sonra Angel Marcos’un anlık çekimleri dijital işlemden geçirerek ürettiği ‘Küba’da’ serisi, tansiyonu ve romantizmi nispeten düşürüyor. Gerçeklikten aldığı pozlara kurgu ekleyen sanatçının bu seriyle yapmaya çalıştığı, Havana’nın kaybolma noktasında olan geçmişini ve çürümek üzere olan siluetini yakalamak. Çukurlarla dolu sokaklar, dökülen sıvalar, lime lime merdivenler, yaşlı binalar ve çökmek üzere olan kemerler; beş uçlu yıldız, Marksist ve komünist liderlerin portreleri ve sloganlarla tam da bu sebeple renklenmiş.
Küçük oda
Galerinin küçük odasında ise Alberto García-Alix’in 1980 ve 1990’larda çektiği fotoğraflar karşılıyor izleyiciyi. İspanyol kültürünün kimi tanınmış yüzlerinin siyah beyaz görüntülerinde en çok ışık-gölge ayrıntıları gizli.
Güçlü bir ışık-gölge ayrıntısı da uluslararası moda ve reklamcılık geçmişine sahip olan Javier Vallhonrat’tan. Sanatçının, Zürich’teki Teknik Mühendislik Okulu’nun baş harflerinden hareketle EHT ismini verdiği dizisinde; fotoğrafa atfedilen ‘gerçek nosyonu’ ile fotoğrafın yalan söyleme yeteneği sorgulanıyor. Ürkütücü evler ve romantik bir havaya bürünen garip doğa parçalarından ibaret kareler; emlakçı broşürü ile korku filmi arasında gidip gelmekte. En genel ifadeyle vurgulanmak istenense, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı…
Son ve artık yorgun olarak Xavier Ribas’ın Barselona’nın kenar mahallelerinde çektiği Pazar dinlence ve eğlencelerine şahitlik ediyor izleyici. Ve böylece tamamlanıyor sergi gezisi.
Serginin küratörü Oliva Maria Rubio’nun İspanya Dışişleri ve Kültür bakanlıkları ile İspanya Ankara Büyükelçiliği’nin işbirliği, Cervantes Enstitüsü ve SEACEX’in organizasyonuyla gerçekleştirdiği bu kusursuz derlemenin ardından söylenebilecek tek bir şey kalıyor bize: Keşke bizim de böyle bir sergimiz olsa ve dünyayı dolaşsa...
Jülide Karahan/ Photo Digital Mart-Nisan 2009
..............
Şubat ayı boyunca Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde izlenen sergi, güvenlik aşılıp salona girildiği an itibariyle çekip çevirmiyor aslında izleyiciyi. Karşılaşılan ilk fotoğraflar, Cristóbal Hara’nın gerçeklikle kurgu arasındaki belirsiz çizgiyi temelli yok saydığı son dönem renkli kareleri. Uzun yıllar Henri Cartier Bresson’un ‘karar anı’ doğrultusunda siyah beyaz belgesel kareler çeken sanatçının renkleri keşfetmesi karşısındaki heyecanından olsa gerek bu…
Ama merdivenlerin ilk basamağından itibaren, alt katta değişik bir dünyanın bekliyor olduğu hissediliyor hemen. Bu hissi daha ilk kareden veren, sanatçı olarak Ouka Leele adını kullanan Bárbara Allende Gil’in yarı resim yarı fotoğraf yapıtları. Karşılaşılan ilk fotoğrafın ismi bile durumu anlatmak için yeterli: “Nereye gidiyorsun aşkım, bardaktaki havayla ve cam levhada denizle, aşkım?” 1987’de çekilmiş/boyanmış bu fotoğraf/resim; üzerine arılar konmuş bir yürek, dengesini kaybetmiş bir bardak, pembeli ve masasız bir masa örtüsü ile fondaki köy evlerinden ibaret. Dünya, renk, kompozisyon, ışık; her biri şaşırtıyor insanı. Salvador Dali’nin resimlerini andıran fotoğraflarda nesneleri insanlaştıran ve günlük yaşamı şiirleştiren rüyamsı görüntüler çoğunlukta.
Ve film kopar…
Pek çok fotoğraf sever, henüz, tatmin olmamış olabilir. Ama film, birazdan, bir dizi kocaman siyah beyaz belgesel kare karşısında kopar. Bunlar; Cristina Garcia Rodero’nun 1973’ten itibaren 15 yıl üzerinde çalıştığı ve İspanya’daki festival, gelenek ve ritüelleri konu ettiği ‘Gizlenen İspanya’ serisindeki fotoğraflar…
Rodero’nun elinde kamerası tüm ülkeyi dolaşarak kaybolmaya yüz tutmuş şenlik ve ayinleri belgelediği fotoğraflardan oluşan küçük ama dev seçki, izleyiciyi; geçmiş ile derin ve karanlık İspanya’ya götürüyor adeta. Bu görüntüler arasında insanlar, ifadeler, aksesuarlar, ayinler, endişeler, korkular, hikâyeler, ışıklı gölgeler ve daha neler neler... İlmeği kaçmış kazak gibi sökülmekteler. Duvar kenarına çökmüş beyaz elbiseli ve takma kanatlı beş küçük kız; ağlayan, gülen, şaşıran, merak eden ve kayıtsız kalan sayısız sevimli ifadeyle gerçek olamayacak kadar gerçek.
Sergide; “O sadece bir fotoğrafçı ya da görsel bir şair ya da birdenbire ortaya çıkan bir yeni-kavramsalcı ya da uluslararası alanda önde gelen bir figür değil…” değerlendirmesiyle sınıflandırılamaz bir sanatçı olarak sunulan Chema Madoz’un yapıtları da epey dikkat çekici. Kendisini bir nesne yontucusu olarak gören sanatçının mazgala dizdiği tabaklar, kafese hapsettiği bulut, aynaya çıkardığı merdiven ve iğneyle dizdiği su damlaları gerçekten etkileyici. Madoz’un günlük nesneler üzerinde yaptığı muzip değişiklikler, hoş garipliklerle birlikte komik benzerliklerin zevkini de tattırıyor izleyiciye.
Birkaç saat
Sergiyi hakkıyla gezmek için birkaç saat gerektiği çoktan anlaşıldı. Sırada Bleda & Rosa’nın “Savaş Alanları” serisinden bir seçki var. Geçmişi geri getiren bu çalışma; ekin, zeytinlik, kayalık, fundalık ve çalılık fotoğraflarından ibaret. Etraf soğuk, sessiz ve kıpırtısız. Geçmişte bu yerlerde büyük savaşlar yapıldığı düşünüldüğünde hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı hissediliyor, üstelik ürpertiyle…
İnsanların yokluklarıyla fark edildiği bir diğer seçki de Ferran Frexia’nın Avrupa kentlerindeki otel, yurt ve lokantaların fotoğraflarından oluşan dizisi. “Segusso Pansiyonu” ve “Göl Lokantası” isimli çalışmalardaki masalar, kat izleri duran yeni ütülenmiş beyaz örtüleri ve komik bir şekle şıklık olsun diye sokulmuş peçeteleriyle bekleyiş halindeler. Eylemlerin askıya alındığı bu görüntüler, yakın gelecekte cereyan edecek hikâyelere yol verir gibiler. Belirsiz bir bekleyiş ve durmuş bir zaman duygusu veren fotoğraflarda hissedilenler arasında; ayrıntılar ve ışık-gölge karşıtlığına olan düşkünlük de var.
Bütün bunlardan sonra Angel Marcos’un anlık çekimleri dijital işlemden geçirerek ürettiği ‘Küba’da’ serisi, tansiyonu ve romantizmi nispeten düşürüyor. Gerçeklikten aldığı pozlara kurgu ekleyen sanatçının bu seriyle yapmaya çalıştığı, Havana’nın kaybolma noktasında olan geçmişini ve çürümek üzere olan siluetini yakalamak. Çukurlarla dolu sokaklar, dökülen sıvalar, lime lime merdivenler, yaşlı binalar ve çökmek üzere olan kemerler; beş uçlu yıldız, Marksist ve komünist liderlerin portreleri ve sloganlarla tam da bu sebeple renklenmiş.
Küçük oda
Galerinin küçük odasında ise Alberto García-Alix’in 1980 ve 1990’larda çektiği fotoğraflar karşılıyor izleyiciyi. İspanyol kültürünün kimi tanınmış yüzlerinin siyah beyaz görüntülerinde en çok ışık-gölge ayrıntıları gizli.
Güçlü bir ışık-gölge ayrıntısı da uluslararası moda ve reklamcılık geçmişine sahip olan Javier Vallhonrat’tan. Sanatçının, Zürich’teki Teknik Mühendislik Okulu’nun baş harflerinden hareketle EHT ismini verdiği dizisinde; fotoğrafa atfedilen ‘gerçek nosyonu’ ile fotoğrafın yalan söyleme yeteneği sorgulanıyor. Ürkütücü evler ve romantik bir havaya bürünen garip doğa parçalarından ibaret kareler; emlakçı broşürü ile korku filmi arasında gidip gelmekte. En genel ifadeyle vurgulanmak istenense, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı…
Son ve artık yorgun olarak Xavier Ribas’ın Barselona’nın kenar mahallelerinde çektiği Pazar dinlence ve eğlencelerine şahitlik ediyor izleyici. Ve böylece tamamlanıyor sergi gezisi.
Serginin küratörü Oliva Maria Rubio’nun İspanya Dışişleri ve Kültür bakanlıkları ile İspanya Ankara Büyükelçiliği’nin işbirliği, Cervantes Enstitüsü ve SEACEX’in organizasyonuyla gerçekleştirdiği bu kusursuz derlemenin ardından söylenebilecek tek bir şey kalıyor bize: Keşke bizim de böyle bir sergimiz olsa ve dünyayı dolaşsa...
Jülide Karahan/ Photo Digital Mart-Nisan 2009
..............
20 Şubat 2009 Cuma
O, artık, modern bir İslam kadını
Ferhat Özgür’ün Yapı Kredi Kâzım Taşkent Sanat Galerisi’ndeki ‘Şehir Defteri’ sergisi; 1990’lar boyunca el altından, 2000’den itibaren de alenen tutulan bir şehir güncesi gibi. Fotoğraf ve video yardımıyla tutulan bu günce; sanatçının doğduğu, büyüdüğü, yaşadığı ve çalıştığı yer olan Ankara’nın değişim, dönüşüm ve yıkımlarını sosyal yansımalarıyla birlikte sunuyor izleyiciye. Özgür’ün 10 yıllık bir zaman diliminde dağınık dağınık ürettiklerinin toplamı olan sergi; sanatçının zihnini meşgul eden meselelerin şehir ve birey ilişkisi olduğunu farkedip ‘Evet budur’ demesiyle temellenmiş. İzleyiciden beklenen, sanatçının nelerle uğraştığını anlaması ve sergiden bir imgeyle ayrılması... O imge de... Bizzat şehir.
Dönüşen ve değişen şehirle, dönüşen ve değişen bireyin ilişkisini sorguluyor sergi. Güçlü biçimde hissediliyor bu ve aslında oldukça seküler bir mesele. Peki dini motifler neden bu kadar öne çıkıyor?
Sergi, sosyolojik bir yaklaşımla Ankara’nın 1990, ağırlıklı olarak 2000 sonrası portresini çiziyor. Ama aslında Ankara bir sembol. Fotoğrafların arkalarında öyküler ve sosyolojik söylemler var. Üçüncü Dünya ve Orta Doğu coğrafyasında din/inanç olgusu devreye girmeden hiçbir şeyden söz edemeyiz.
Bir dakika... 2008’de ürettiğiniz ‘Şarkı Söyleyebilirim’ ve ‘Şimdi Dans Zamanı’ isimli iki videonun dikkat çekeceğinin farkındasınız değil mi?
Evet, o iki iş dikkat çekiyor. Şarkı söyleyen ve dans eden kadınlar. Birinde türbanlı bir kadın ‘Şükürler Olsun’ şarkısına playback yapıyor. Diğerinde ise kara çarşaflı bir genç kız tekno müzik eşliğinde dans ediyor. Değişen ve dönüşen şehir manzarasına karşı kendi varlıklarını korumaya çalışıyorlar. Kadın dans ediyor, kendini kaybediyor, şehrin farklı yerlerinde, herkesin görebildiği noktalarda, bireyselliğini tüm gücüyle dışa vuruyor ama inançlarını da koruyor. Benim vermek istediğim biraz da İslamın modernleşen, değişen yüzü. Kendini kapatan kadın, bir yandan da her şeye rağmen modernizmi yaşamaya çalışıyor. Kendini kapatıyor olması, kendini 500 yıl öncesine kapattığı anlamına gelmiyor. Bugünü görüyor...
Bu iki iş, serginin ana imgesinden uzaklaştırmıyor mu bizi? Şehir ve birey odağından... Değişen bir şehir ve değişen bir birey; tamam ama neden bu değişimi özellikle türbanlı kadınlar üzerinden göstermeye çalıştınız? Aynı etkiyi herhangi bir teyzemiz, herhangi bir amcamız veremez miydi?
Serginin temasını düşününce alakasız mı geliyor? Kadının o atmosferde dans etmesi önemli. 90 sonrası değişimin yüzü bu. Ne dendi adına? İslamın ılımlaşması. Eğer başı açık bir kadını dans ettirseydim anlam değişirdi. Serginin genelinde zaten amcalar, teyzeler var. Onların içinde türbanlı bireyler de var. O bireyleri böyle bir videoda gösteriyorum çünkü; din, göç, modernleşme, kentsel dönüşüm ve bireyin bu dönüşüm içindeki konumu... Yelpaze geniş. Türkiye’ye özgü bir gerçeklik bu. Açık figürler kullansaydım aynı etkiyi veremezdim.
Rencide edebileceğini düşündünüz mü? Biraz erotik bir tavır da var çünkü kadınların hallerinde. Olmayabilir de...
O konuları çok düşündüm. Ama endişeli değilim. Hiçbir işimde rencide etme ve aşağılama yok. Öyle bir sanat dili bana yakın değil. Ama şimdi ben sorayım; dans etmek kötü bir şey mi, eğlenmek? Orada kadının kendi kimliğini göstermek ve yaşamak istemesi var. Nasıl diyeyim? O, artık, modern bir İslam kadını. İnanan, inançlarından taviz vermeyen ama dans eden... Hayata bakıyor, olan bitenin farkında. Şehir değişiyor, modernleşiyor, o da modernleşmek istiyor ama bir taraftan da muhafazakar yapısını koruyor. Modernleşen İslam kadınına duyduğum saygıdan yaptım bu işi ben. Zaten annem 5 vakit namaz kılan bir kadın. İşlerimi önce ona gösteririm. O onay verirse sorun yoktur.
Yine 2008 tarihli “Kırda Öğle Yemeği” isimli fotoğrafta küçük kız parmağıyla camiyi işaret ediyor. Bu tam olarak ne? Evrensel bir resmi Orta Doğulaştırmak mı, yoksa daha fesat bir yaklaşımla dini inançları bir tehdit unsuru olarak görmek mi?
İş üretildiği coğrafyanın tozunu, dumanını taşısın istiyorum, bu doğru. O fotoğrafta sefalet, şiddet, güvensizlik, tehdit, kuşku... Hepsi birarada. Dini tehdit olarak kullananlara bir eleştiri gibi okunabilir tabii. Ama işaret edilen gökyüzü, boşluk ya da cami olabilir. Net değil. Fotoğrafta birtakım sosyolojik gerçeklerin işareti olarak trajik bir peyzajın ağırlığı söz konusu. Ne oluyor, ne bitiyor, şiddet mi geliyor, bireyler arası ilişkiler mi dengesizleşiyor? Kentleşme, modernleşme bir kurtuluş mu?
Cevap?
Tabii ki aramamak lazım. Çünkü sanat yapıtından bir çözüm beklenemez. Bu bir rapor değil, bir tez değil, sadece bir kurgu. Bir yerde anlam kapalı kalmalı. Yoksa karikatürize edersiniz. Şu şuna işaret ediyor, bu bunu anlatıyor derseniz olmaz. Dayanılan sosyal gerçeklikler mutlaka var ama her bir figürün bizzat işaret ettiği bir mesaj da aranmamalı.
Sergide kişisel tarihinize yönelik otobiyografik okumalar yapabilir miyiz? Şükriye Mahallesi Yan Sokak sakinlerinden hareketle...
Kesinlikle. Ama o mahalle; eski adı Şükriye Mahallesi, şimdiki adı Şehit Hakan Çalışkan Sokak; aslında bir tür sembol. Orada olup bitenler Türkiye’de olup bitiyor. Ankara’nın, dolayısıyla Türkiye’nin bir yüzü. Doğup büyüdüğüm yer. Biz orada, Ankara Hastanesi’nin bahçesinde basketbol oynardık. O saha yokken, bahçeydi orası. Kuş üzümleri vardı içinde. Parmaklıklardan atlar, onları toplardık. Bekçiler bizi kovalardı. Biraz ileride Ankara Hapishanesi’nden kaçan mahkumları görürdük. Bir mahkum firar eder, özgürlüğe giderdi. Aynı anda hastanenin acil servisine kan revan içinde bir hasta gelirdi. Derken sahanın altına mescid kuruldu, basketbol oynanamaz oldu. O sokağın acılı bir geçmişi var. Mahkum olanlar, kendini asanlar... Metaforik olarak çıkışı zor bir sokak o. Fiziki olarak da çıkışı zor zaten. Sokağın sakinlerini ard arda dizip fotoğrafladığım iş, bir nevi otoportresi oranın. Hepsi aynı anda, aynı saatte güneşli bir Pazar günü o anı paylaşmak üzere dışarı çıktılar. İlk ve son defa.
Anneniz başrol oyuncusu...
Evet annem, sonra akrabalar... Her seferinde ‘ne bu şimdi’ diyorlar ama ben onlara işin amacını anlatıyorum, kabul ediyorlar. Kolay olmuyor tabii. Tuhaf geliyor. Bazen “Sen şimdi ressamsın, yap resmini, bırak Allah aşkına, ne uğraşıyorsun bunlarla” diyorlar. Resimde istediğiniz figürü istediğiniz yere yerleştirir, istediğiniz kurguyu yaparsınız. Burada öyle değil. Resmi hayatın içinde yapmak daha zahmetli. Bu anlamda kamusal sanat yapyorum. İşin üretim süreci kamusal alanda çünkü. En son 7 saat süren bir çekim yaptık mesela. Yeni bir iş için. İsmi Vasiyet/10 Emir. Vasiyetimi bırakıyorum. Ben ölüm döşeğindeyim, onlar çevremde. Çeşitli dönemlerde ürettiğim işlerin girmesi gereken koleksiyonları anlatıyorum. Mesela madde 1. Tate Modern’de retrospektifim yapılsın.
Sanatçının meşruiyet kaygısı mı? İçselleştirilmiş bir refleks mi bu?
Evet, benim kuşağımın kaygıları. Hem sistemi eleştiriyorum, hem de o sistem tarafından görmezden gelinmeye isyan ediyorum. Bunu söylemekten de gocunmuyorum. Ben kendimi o noktalarda görmek isterim, bunu hakettiğime inanıyorum. Onlar da bunu görsün gibi bir snobizm de var tabii.
Siz görünen bir sanatçısınız aslında...
Ama yeterli değil demek ki. O bahsettiğim yerlerde yokum. Sanatçılar biraz böyledir, önlerinde kocaman bir boşluk ve ulaşılmak istenen bir nokta vardır. O noktadan sonra başka bir noktaya göz dikerler ve kendilerini sonsuz kere var etmek isterler.
Batı olmadan meşru olunmuyor değil mi? Ülke içinde bile İstanbul’a gelinmeden olunmuyor...
Hem olunuyor, hem olunmuyor. Batı’nın onayını almak her zaman önemli bir ölçüt. Bir de Ankaralı, İzmirli vs. sanatçı; kıyıda kalmış gibi algılanıyor. Oradaki terkedilmiş coğrafyanın zavallı ve kimsesiz direnişçileri gibi; vah, vah, vah... Aslında öyle değil. Ankaralı bir sanatçı olarak kendi şehrimde güncel sanat adına bir mücadele veriyor, bir sonraki kuşağa bu virüsü bulaştırmaya çalışıyorum.
Mücadeleniz işe yarıyor olmalı ki Ankara’dan güzel haberler geliyor buraya. ‘Söz Masal, Karmaşık Anlatılar” ve ‘Documenta 12 Arşiv Sergisi’ gibi...
Umarım devamı gelir. Ankara’nın sorunu, güncel sanatı destekleyecek ve anlayacak kurumların olmaması. Anlatamıyorsunuz. Mekân yok. Bir daireyi bir aylığına kiralayıp orada sergi açmayı filan planlıyor gençler. Düşünün, Ankara’nın bunca zengini ne yapar? Şehir bu kadar jip ve alışveriş merkeziyle doluyken neden çağdaş sanatı destekleyen birileri çıkmaz?
Modern Sanatlar Müzesi ne oldu?
Geçenlerde Kültür Bakanı orası için “Ankara çok yakında 10 bin metrekarelik bir şeye, mekâna, sergi salonuna kavuşacak.” dedi. Yatırım yaptığı yerin adını bile bilmiyor daha. Açılsa ne olacak ki... Profesyonel bir yönetim, küratör kadrosu olacak mı? Bırakın onu, bir küratör atamayı düşünebilirler mi, hiç sanmıyorum. Orası da Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi gibi bir iki yıl içinde amatörleşir. Şehirleşme bağlamında da Ankara’dan ümitli değilim aslında. Şimdi birbirine yakın, tek tip bloklar inşa ediliyor şehre. Ortak alışkanlıklar türesin ve iktidarın denetim mekanizması kolaylaşsın diye. Sıkıştırılmış bloklar, yanında bir cami. Komşun namaza gidiyor, sen de gidiyorsun. Gitmeyene kötü gözle bakılıyor. İktidar söylemini bu sıkıştırılmış bloklar aracılığıyla yayıyor.
İktidar bu kadar bilinçli mi? Yoksa bu sadece basit bir rant meselesi mi?
Her ikisi de galiba. Bu iktidar o kadar bilinçli demek istemiyorum ama her bölge bu şekilde inşaa ediliyor. Oralar iktidarın bir sonraki seçimi için kurtarılmış bölge oluyor sonra. Sadece rantla açıklayamayız. Ortak alışkanlıklar ortak ideolojiyi oluşturuyor. Ya kandırılmış masumiyetler, ya çaresizlikten verilen oylar... Ankaralı Melih Gökçek’e üç seçimdir oy veriyor, düşünün. Bir daha gelirse, artık bu şehir için çırpınıp durmayacağım.
Jülide Karahan, yayınlanmamış röportaj
..............
Dönüşen ve değişen şehirle, dönüşen ve değişen bireyin ilişkisini sorguluyor sergi. Güçlü biçimde hissediliyor bu ve aslında oldukça seküler bir mesele. Peki dini motifler neden bu kadar öne çıkıyor?
Sergi, sosyolojik bir yaklaşımla Ankara’nın 1990, ağırlıklı olarak 2000 sonrası portresini çiziyor. Ama aslında Ankara bir sembol. Fotoğrafların arkalarında öyküler ve sosyolojik söylemler var. Üçüncü Dünya ve Orta Doğu coğrafyasında din/inanç olgusu devreye girmeden hiçbir şeyden söz edemeyiz.
Bir dakika... 2008’de ürettiğiniz ‘Şarkı Söyleyebilirim’ ve ‘Şimdi Dans Zamanı’ isimli iki videonun dikkat çekeceğinin farkındasınız değil mi?
Evet, o iki iş dikkat çekiyor. Şarkı söyleyen ve dans eden kadınlar. Birinde türbanlı bir kadın ‘Şükürler Olsun’ şarkısına playback yapıyor. Diğerinde ise kara çarşaflı bir genç kız tekno müzik eşliğinde dans ediyor. Değişen ve dönüşen şehir manzarasına karşı kendi varlıklarını korumaya çalışıyorlar. Kadın dans ediyor, kendini kaybediyor, şehrin farklı yerlerinde, herkesin görebildiği noktalarda, bireyselliğini tüm gücüyle dışa vuruyor ama inançlarını da koruyor. Benim vermek istediğim biraz da İslamın modernleşen, değişen yüzü. Kendini kapatan kadın, bir yandan da her şeye rağmen modernizmi yaşamaya çalışıyor. Kendini kapatıyor olması, kendini 500 yıl öncesine kapattığı anlamına gelmiyor. Bugünü görüyor...
Bu iki iş, serginin ana imgesinden uzaklaştırmıyor mu bizi? Şehir ve birey odağından... Değişen bir şehir ve değişen bir birey; tamam ama neden bu değişimi özellikle türbanlı kadınlar üzerinden göstermeye çalıştınız? Aynı etkiyi herhangi bir teyzemiz, herhangi bir amcamız veremez miydi?
Serginin temasını düşününce alakasız mı geliyor? Kadının o atmosferde dans etmesi önemli. 90 sonrası değişimin yüzü bu. Ne dendi adına? İslamın ılımlaşması. Eğer başı açık bir kadını dans ettirseydim anlam değişirdi. Serginin genelinde zaten amcalar, teyzeler var. Onların içinde türbanlı bireyler de var. O bireyleri böyle bir videoda gösteriyorum çünkü; din, göç, modernleşme, kentsel dönüşüm ve bireyin bu dönüşüm içindeki konumu... Yelpaze geniş. Türkiye’ye özgü bir gerçeklik bu. Açık figürler kullansaydım aynı etkiyi veremezdim.
Rencide edebileceğini düşündünüz mü? Biraz erotik bir tavır da var çünkü kadınların hallerinde. Olmayabilir de...
O konuları çok düşündüm. Ama endişeli değilim. Hiçbir işimde rencide etme ve aşağılama yok. Öyle bir sanat dili bana yakın değil. Ama şimdi ben sorayım; dans etmek kötü bir şey mi, eğlenmek? Orada kadının kendi kimliğini göstermek ve yaşamak istemesi var. Nasıl diyeyim? O, artık, modern bir İslam kadını. İnanan, inançlarından taviz vermeyen ama dans eden... Hayata bakıyor, olan bitenin farkında. Şehir değişiyor, modernleşiyor, o da modernleşmek istiyor ama bir taraftan da muhafazakar yapısını koruyor. Modernleşen İslam kadınına duyduğum saygıdan yaptım bu işi ben. Zaten annem 5 vakit namaz kılan bir kadın. İşlerimi önce ona gösteririm. O onay verirse sorun yoktur.
Yine 2008 tarihli “Kırda Öğle Yemeği” isimli fotoğrafta küçük kız parmağıyla camiyi işaret ediyor. Bu tam olarak ne? Evrensel bir resmi Orta Doğulaştırmak mı, yoksa daha fesat bir yaklaşımla dini inançları bir tehdit unsuru olarak görmek mi?
İş üretildiği coğrafyanın tozunu, dumanını taşısın istiyorum, bu doğru. O fotoğrafta sefalet, şiddet, güvensizlik, tehdit, kuşku... Hepsi birarada. Dini tehdit olarak kullananlara bir eleştiri gibi okunabilir tabii. Ama işaret edilen gökyüzü, boşluk ya da cami olabilir. Net değil. Fotoğrafta birtakım sosyolojik gerçeklerin işareti olarak trajik bir peyzajın ağırlığı söz konusu. Ne oluyor, ne bitiyor, şiddet mi geliyor, bireyler arası ilişkiler mi dengesizleşiyor? Kentleşme, modernleşme bir kurtuluş mu?
Cevap?
Tabii ki aramamak lazım. Çünkü sanat yapıtından bir çözüm beklenemez. Bu bir rapor değil, bir tez değil, sadece bir kurgu. Bir yerde anlam kapalı kalmalı. Yoksa karikatürize edersiniz. Şu şuna işaret ediyor, bu bunu anlatıyor derseniz olmaz. Dayanılan sosyal gerçeklikler mutlaka var ama her bir figürün bizzat işaret ettiği bir mesaj da aranmamalı.
Sergide kişisel tarihinize yönelik otobiyografik okumalar yapabilir miyiz? Şükriye Mahallesi Yan Sokak sakinlerinden hareketle...
Kesinlikle. Ama o mahalle; eski adı Şükriye Mahallesi, şimdiki adı Şehit Hakan Çalışkan Sokak; aslında bir tür sembol. Orada olup bitenler Türkiye’de olup bitiyor. Ankara’nın, dolayısıyla Türkiye’nin bir yüzü. Doğup büyüdüğüm yer. Biz orada, Ankara Hastanesi’nin bahçesinde basketbol oynardık. O saha yokken, bahçeydi orası. Kuş üzümleri vardı içinde. Parmaklıklardan atlar, onları toplardık. Bekçiler bizi kovalardı. Biraz ileride Ankara Hapishanesi’nden kaçan mahkumları görürdük. Bir mahkum firar eder, özgürlüğe giderdi. Aynı anda hastanenin acil servisine kan revan içinde bir hasta gelirdi. Derken sahanın altına mescid kuruldu, basketbol oynanamaz oldu. O sokağın acılı bir geçmişi var. Mahkum olanlar, kendini asanlar... Metaforik olarak çıkışı zor bir sokak o. Fiziki olarak da çıkışı zor zaten. Sokağın sakinlerini ard arda dizip fotoğrafladığım iş, bir nevi otoportresi oranın. Hepsi aynı anda, aynı saatte güneşli bir Pazar günü o anı paylaşmak üzere dışarı çıktılar. İlk ve son defa.
Anneniz başrol oyuncusu...
Evet annem, sonra akrabalar... Her seferinde ‘ne bu şimdi’ diyorlar ama ben onlara işin amacını anlatıyorum, kabul ediyorlar. Kolay olmuyor tabii. Tuhaf geliyor. Bazen “Sen şimdi ressamsın, yap resmini, bırak Allah aşkına, ne uğraşıyorsun bunlarla” diyorlar. Resimde istediğiniz figürü istediğiniz yere yerleştirir, istediğiniz kurguyu yaparsınız. Burada öyle değil. Resmi hayatın içinde yapmak daha zahmetli. Bu anlamda kamusal sanat yapyorum. İşin üretim süreci kamusal alanda çünkü. En son 7 saat süren bir çekim yaptık mesela. Yeni bir iş için. İsmi Vasiyet/10 Emir. Vasiyetimi bırakıyorum. Ben ölüm döşeğindeyim, onlar çevremde. Çeşitli dönemlerde ürettiğim işlerin girmesi gereken koleksiyonları anlatıyorum. Mesela madde 1. Tate Modern’de retrospektifim yapılsın.
Sanatçının meşruiyet kaygısı mı? İçselleştirilmiş bir refleks mi bu?
Evet, benim kuşağımın kaygıları. Hem sistemi eleştiriyorum, hem de o sistem tarafından görmezden gelinmeye isyan ediyorum. Bunu söylemekten de gocunmuyorum. Ben kendimi o noktalarda görmek isterim, bunu hakettiğime inanıyorum. Onlar da bunu görsün gibi bir snobizm de var tabii.
Siz görünen bir sanatçısınız aslında...
Ama yeterli değil demek ki. O bahsettiğim yerlerde yokum. Sanatçılar biraz böyledir, önlerinde kocaman bir boşluk ve ulaşılmak istenen bir nokta vardır. O noktadan sonra başka bir noktaya göz dikerler ve kendilerini sonsuz kere var etmek isterler.
Batı olmadan meşru olunmuyor değil mi? Ülke içinde bile İstanbul’a gelinmeden olunmuyor...
Hem olunuyor, hem olunmuyor. Batı’nın onayını almak her zaman önemli bir ölçüt. Bir de Ankaralı, İzmirli vs. sanatçı; kıyıda kalmış gibi algılanıyor. Oradaki terkedilmiş coğrafyanın zavallı ve kimsesiz direnişçileri gibi; vah, vah, vah... Aslında öyle değil. Ankaralı bir sanatçı olarak kendi şehrimde güncel sanat adına bir mücadele veriyor, bir sonraki kuşağa bu virüsü bulaştırmaya çalışıyorum.
Mücadeleniz işe yarıyor olmalı ki Ankara’dan güzel haberler geliyor buraya. ‘Söz Masal, Karmaşık Anlatılar” ve ‘Documenta 12 Arşiv Sergisi’ gibi...
Umarım devamı gelir. Ankara’nın sorunu, güncel sanatı destekleyecek ve anlayacak kurumların olmaması. Anlatamıyorsunuz. Mekân yok. Bir daireyi bir aylığına kiralayıp orada sergi açmayı filan planlıyor gençler. Düşünün, Ankara’nın bunca zengini ne yapar? Şehir bu kadar jip ve alışveriş merkeziyle doluyken neden çağdaş sanatı destekleyen birileri çıkmaz?
Modern Sanatlar Müzesi ne oldu?
Geçenlerde Kültür Bakanı orası için “Ankara çok yakında 10 bin metrekarelik bir şeye, mekâna, sergi salonuna kavuşacak.” dedi. Yatırım yaptığı yerin adını bile bilmiyor daha. Açılsa ne olacak ki... Profesyonel bir yönetim, küratör kadrosu olacak mı? Bırakın onu, bir küratör atamayı düşünebilirler mi, hiç sanmıyorum. Orası da Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi gibi bir iki yıl içinde amatörleşir. Şehirleşme bağlamında da Ankara’dan ümitli değilim aslında. Şimdi birbirine yakın, tek tip bloklar inşa ediliyor şehre. Ortak alışkanlıklar türesin ve iktidarın denetim mekanizması kolaylaşsın diye. Sıkıştırılmış bloklar, yanında bir cami. Komşun namaza gidiyor, sen de gidiyorsun. Gitmeyene kötü gözle bakılıyor. İktidar söylemini bu sıkıştırılmış bloklar aracılığıyla yayıyor.
İktidar bu kadar bilinçli mi? Yoksa bu sadece basit bir rant meselesi mi?
Her ikisi de galiba. Bu iktidar o kadar bilinçli demek istemiyorum ama her bölge bu şekilde inşaa ediliyor. Oralar iktidarın bir sonraki seçimi için kurtarılmış bölge oluyor sonra. Sadece rantla açıklayamayız. Ortak alışkanlıklar ortak ideolojiyi oluşturuyor. Ya kandırılmış masumiyetler, ya çaresizlikten verilen oylar... Ankaralı Melih Gökçek’e üç seçimdir oy veriyor, düşünün. Bir daha gelirse, artık bu şehir için çırpınıp durmayacağım.
Jülide Karahan, yayınlanmamış röportaj
..............
Kaydol:
Yorumlar (Atom)