Uluslararası İstanbul Bienali’nin ana sponsorluğunu 10 yıl süreyle üstlenen Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa V. Koç, sermaye-sanat ilişkisini Skylife Business okurları için değerlendirdi.
Uluslararası İstanbul Bienali’nin ana sponsorluğunu 2007’den itibaren 10 yıl süreyle üstlenmek çok büyük bir karar. Kaldı ki 10 yıl için milyonlarca dolarlık bir yatırımdan bahsediliyor. Bu karar nasıl verildi?
İstanbul Bienali, sanat çevrelerinde büyük saygı gören ve uluslararası boyutta kabul edilmiş bir etkinlik. Ülkemizde gerçekleştirilenler arasında da, Bienal, yurtdışında en fazla ses getiren ve yabancı basında en fazla yer alan sanat etkinliklerinden biri. Ayrıca, İstanbul’un ve ülkemizin tanıtımı için de çok önemli. Sponsorluk kararımızın altında yatan ana etken, İstanbul Bienali’nin bu başarısı ile Koç Toplululuğu’nun misyon ve vizyonunun birebir örtüşmesi. Burada bir önemli nokta var; İKSV ile anlaşmamız gereği sponsorluk bedeli konusunda bir açıklama yapmadık. Yani yapılan yatırım sadece Bienal sponsorluğu karşılığında verilen bedelle sınırlı kalmıyor. Bienal’in tanıtımı açısından da ciddi bir misyon üstleniyor ve iletişim çalışmaları için üstümüze düşeni yapıyoruz. Bunun yanında, hem Vehbi Koç Vakfı hem de Topluluk şirketlerimizle çeşitli alt projeleri sahipleniyor ve ek sponsorluklarla Bienal’e destek oluyoruz.
10. Uluslararası İstanbul Bienali’ni 6 bini yabancı, 100 bine yakın kişi ziyaret etti. 35 ülkeden 600’e yakın basın mensubu Bienal’i gezdi. Yerli basın ise konuyu aylarca işledi. Bunları değerlendirdiğinizde, sponsorluğumuza değdi diyor musunuz?
Belirttiğiniz gibi, 2007 Bienali’nde ziyaretçi sayısı bir önceki Bienal’e göre ikiye katlanarak neredeyse 100.000’e ulaştı. Daha yoğun bir iletişim kampanyası yapmamızın bunda önemli bir rolü var. Bunun yanı sıra 10. Bienal, medyada öncekilere nazaran daha geniş şekilde yer aldı. Bütün bu göstergeler, doğru bir iş yaptığımıza işaret ediyor. Bu yıl, İKSV ile ortaklaşa çalışarak ziyaretçi sayısını daha da artırmayı hedefliyoruz. Biz Bienal sponsorluğunu 10 yıl boyunca üstlenerek, güncel sanat ile Türk insanını yakınlaştırmayı, güncel sanatı daha fazla insanın günlük yaşantısına sokmayı amaçladık. Yıldan yıla ilginin arttığını ve bunda desteğimiz olduğunu görmek elbette memnuniyet verici.
Koç Holding’in desteğiyle İstanbul ve çevre illerdeki üniversitelerden 18.000 öğrenci 10. Uluslararası İstanbul Bienali’ni bilet almadan gezdi. 11. Uluslararası İstanbul Bienali’ni de yine Koç Holding’in desteğiyle tüm üniversite öğrencileri ücretsiz gezebilecek. Bu bir tür direnme mi? Kamusallaştırma adına…
Bizim 80 yılı aşkın bir kurum ve marka olarak, Koç Topluluğu’nu genç kuşaklarla buluşturmak gibi bir hassasiyetimiz var. Bu hassasiyetimizi sosyal sorumluluk projeleriyle ortaya koyuyoruz. Bienal dışında, gençler için oluşturduğumuz ve yıllardır sahiplendiğimiz kendi projelerimiz var. KoçFest gibi... Sponsorluktaki en önemli hedeflerimizden biri, güncel sanatın toplumun birçok kesiminde daha iyi anlaşılmasını sağlamak. Dolayısıyla bu tür çalışmaları desteklemekten mutluluk duyuyoruz. İnsanların zaman içinde Bienal’leri takip etmekten ve güncel sanat aktivitelerine katılım göstermekten zevk alacağına inanıyoruz. Bu tür faaliyetlere halkın her kesimden geniş katılım sağlanması oldukça önemli. İlgiyi artırmak istiyorsanız kolay ulaşabilir hale getirmelisiniz. Üniversite öğrencilerinin ücretsiz girişi böyle bir proje. Sanat öğretmenleriyle yapacağımız atölye çalışmaları ve 6 - 14 yaş grubu için başlattığımız etkinliklerin ana hedefi de bu.
Sanatı kamusallaştırma; yani sanatın şehri dönüştürmesi için o şehre ve o şehrin sakinlerine nüfus etmesi… Bienalden hareketle güncel sanat şehre nasıl ve ne kadar sirayet ediyor, şehri nasıl dönüştürüyor? Ya da dönüştürebiliyor mu?
Bienal’in çok belirgin bir güncel sanat boyutu var; yeni ve yaşayan bir sanat biçimi, güncel, interaktif, yenilikçi, uluslararası boyutu olan, toplumsal sorunlara duyarlı, iletişime açık ve hayal etmeyi teşvik eden… Güncel sanat erişilmez, anlaşılmaz ve soğuk algılanıyor. Oysaki toplumu ve sorunlarını konu alan, özü itibariyle sokaktaki insana yakın duran bir sanat dalı. Gençlerde güncel sanat bilincini oluşturmak çok önemli. Çünkü güncel sanat; düşünen, yaratıcı, üretken, özgür ve yenilikçi bir nesil oluşmasına yardımcı olacak. Bu bağlamda, İstanbul Bienali’ni, Türkiye’de bu sanatla henüz tanışmamış insanları harekete geçirebilecek kapsamlı bir sanat etkinliği olarak değerlendiriyoruz. Daha iyi tanıtılmasını sağlayarak merak uyandırmayı, genç nesillerimizde müze ve galeri kültürünün gelişmesini, güncel sanata karşı duyulan genel ilginin artırılmasını hedefliyoruz. Dolayısıyla, sorunuza ‘Evet, zaman içerisinde güncel sanat kenti dönüştürüyor’ diye cevap verebilirim.
Küratör Ali Akay bir sempozyumda “Sanat sermayenin en kuvvetli olduğu yerlerde, dönemlerde olur” demiş ve eklemişti: “Paris, sermaye merkezi olmadan kültür merkezi olabilmiş ender şehirlerden biridir” Katılıyor musunuz? Sermaye - sanat ilişkisini İstanbul üzerinden nasıl değerlendiriyorsunuz?
Evet, sanat ile sermayenin bir ilişkisi vardır ve Paris’in bu açıdan bir istisna olduğu da doğrudur. İstanbul da, şu anda dünyanın en gözde sanat merkezlerinden biri ve 2010 Avrupa Kültür Başkenti sıfatına sahip. Bu özelliğini daha çok, yüzyıllardır birçok medeniyete yapmış olduğu ev sahipliğine ve bu medeniyetlerden elde ettiği mirasa borçlu. Son dönemlerde de çeşitli vakıfların ve özel kuruluşların sanata yapmış olduğu büyük yatırımlar var. Ancak, sanatın en büyük sermayesinin; toplumdaki sanat bilinci, sanata karşı duyulan ilgi ve merak düzeyi olduğunu düşünüyorum. Bizim gibi, ‘sermaye’ adı altında nitelendirdiğiniz gruplara düşen en büyük görev, toplumumuzdaki sanat bilinci seviyesini artırmak olmalı.
Serbest piyasa ekonomisi; vakıflar, şirketler, kurumlaşmalar… Miladı 24 Ocak 1980 kararları olarak düşünürsek; ki ülkemizin ilk özel müzesi Sadberk Hanım da Vehbi Koç Vakfı desteğiyle aynı yıl açıldı. Bastırılmış müteşebbislik ruhu 80’den sonra açığa çıktı ve Koç ailesi de hızlıca harekete geçti diyebilir miyiz?
Vehbi Koç Vakfı’nın kuruluşunun üzerinden tam 40 yıl geçti. Vakfımızın kurulduğu ilk yıllardan itibaren başta kurucumuz Vehbi Koç olmak üzere, gerek aile bireyleri, gerekse sektörlerinde liderlik üstlenen öncü şirketlerimiz aracılığıyla aralarında kültür-sanatın da olduğu pek çok alanda topluma hizmet vermek için çaba harcadık. Bu çabamız halen devam ediyor. Sadberk Hanım Müzesi 1980’de açılsa da, binanın müzeye dönüştürülme fikri 1970’lerin ikinci yarısının başında doğmuş ve nitekim müze için hazırlıklar ve restorasyon çalışmaları 1978 yılında başlamıştır. Vakfımız büyüdükçe ve toplum için ürettiği değer arttıkça, yıllar içinde sadece kültür - sanata değil; eğitim, sağlık ve özellikle son yıllarda artan bir şekilde çevreye yaptığımız yatırımlar da hızlanmış ve gelişmiştir. Bugünkü Bienal sponsorluğumuzu da bu gelişim sürecinin bir devamı olarak görmekteyiz.
‘Tanas Berlin Türk Çağdaş Sanatlar Galerisi’, Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan ‘Türkiye’de Güncel Sanat’ sergi ve monografi dizisi, 10 yıllık bienal sponsorluğu ve açılması beklenen ‘Çağdaş Sanat Müzesi’ birlikte düşünüldüğünde Koç Holding Türkiye’de güncel sanatın neferi olma iddiasında diyebilir miyiz?
Bizim Koç Topluluğu olarak yönümüz, gözümüz hep ileride. Bienal de toplumların ilerlemesi için önemli odak noktalarından biri olan kültür-sanat alanı içinde. Kültür ve sanatın özünde yaratıcılık ve özgür düşünce var. Biz bu sponsorluk ile güncel sanat aracılığıyla bir konuşma ve tartışma ortamının oluşmasını, gelişmesini ve sanatçıların kendilerini özgürce ifade etmeleri için fiziksel imkânlara kavuşmasını destekliyoruz. Böyle bakınca, bizim odağımızda kültür ve sanat etkinliklerine Koç markaları adına ve ailemiz adına destek vermek yer alıyor. Bu alandaki çalışmalara katkıda bulunmaktan ve çorbada tuzumuzun olduğunu bilmekten son derece gururluyuz.
JÜLİDE KARAHAN
SKYLIFE BUSİNESS /EKİM 2009
27 Ekim 2009 Salı
YENİ BULUNTULAR İZİNDE AFRODİSYAS
Afrodisyas’a ilgimiz dalgalı bir deniz gibi. 1961’den bu yana kimi zaman merakla bekliyoruz Antik Kent’ten gelecek haberleri; kimi zaman da hiç ilgilenmiyoruz yeni buluntularla... Afrodisyas Müzesi’nin 24 Ekim’de yenilenmiş haliyle açılacağı bahanesiyle son buluntuların izini sürdük. Sizin yerinize de…
Yıl 1958. Aylardan Eylül. Zamanın Başbakanı Türkiye’nin en büyük barajı Kemer’i hizmete açacak. Haberi alan Hayat Dergisi, muhabiri Ara Güler’i apar topar Aydın’a yollar. Validen bir araba ve bir şoför alan Güler çekimi tamamlayıncaya kadar akşam çöker. Kaybolurlar. Nihayet bir dağ köyü bulup kahveye girer ikili. Roma sütun başlığı üzerinde iskambil oynamaktadır köylüler. Sabah olunca köyü şöyle bir gündüz gözüyle dolaşır Ara Güler. Lahitlerin içinde üzüm ezenlerle Hipodrom’da çift sürenleri fotoğraflar. Köy Geyre’dir. Dönüşünde önce Sabahattin Eyüboğlu, sonra da zamanın Arkeoloji Müzesi Müdürü Rüstem Doyuran’a gösterir resimleri. Çözemez kimse, bilemez yeri. Güler’in aklına Architectural Review Dergisi gelir. Resimleri yollar. Bir vakit sonra Amerika’daki Horizon Dergisi’nden telgraf… Gerisin geri köye gider Güler, aynı şoförle. Dergi ‘very well known’ yazar isteyince Prof. Dr. Kenan T. Erim bulunur. Ve Erim, o günden sonra Afrodisyas’ı yazmayı bırakmaz hiç. Ölümüne kadar…
Bu hikâye, Afrodisyas’ın kendisinden daha tanıdık, daha bilindik. Çünkü Antik Kent Afrodisyas, Aydın iline bağlı Karacasu ilçesinin Geyre Beldesi’nde ve epey uzakta merkeze. Tanrıça Afrodit’e adanmış Kent, Yunan ve Roma dönemine ait arkeolojik sitelerin en önemlilerinden biri olmasına rağmen ülke gündemine de uzak bu nedenle. Yıllardır Geyre Vakfı’nın desteğiyle süren kazılar, her sonbahar yeni bulgularla nihayetleniyor. Ama yeni eserler, Kazı Evi ya da Müze Depoları’na kaldırıldığından gelişmeleri pek fazla kişi takip edemiyor. Paha biçilemeyen sayısız kalıntının merkezi olan Afrodisyas’ın bugüne dek yalnızca dörtte biri gün ışığına çıkarıldı. Tamamı için en az bir 100 yıl daha gerekli… Geçtiğimiz yıl Sebasteion Sevgi Gönül Salonu’nun açılışıyla dikkatimizi celbeden Kent, yenilenen müzesinin kapılarını 24 Ekim’de açıyor. Açılış öncesi müze hazırlıklarını ve Kazı Evi’nin mavi kapısı arkasında bekleyen buluntuları, Skylife okurları için görüntüledik.
İstiridye Kabuğundaki Afrodit
Afrodit tapınağı ve Afrodit adına yapılan törenleriyle ün salan kentte, Afrodit’i betimleyen çok sayıda kabartma ve heykel var. ‘İstiridye Kabuğundaki Afrodit’ de bunlardan biri. Şu anda Kazı Evi’nin koruma ve restorasyon deposunda üzerinde çalışılan eser, ilk kazılarda ortaya çıkmasına rağmen henüz hiç teşhir edilmedi.
Mavi At
Sivil Bazilika’da 1970 kazıları sırasında bulunan ‘Mavi At’ heykeli, uzun yıllar depolarda bekledikten sonra nihayet geçen yıl Sebasteion Sevgi Gönül Salonu’nda teşhir edilmeye başlandı. Atın sürücüsünden geriye yalnızca sol üst bacak parçası kalmış olsa da genç adamın attan düşerken betimlendiği anlaşılıyor. Eser, antik heykeller arasında dörtnala giden bir atı betimleyen tek mermer örnek olması nedeniyle önemli.
Restorasyon sürüyor
M.S. 1. yüzyılın ortalarında Roma İmparatorları ve yerel tanrıça Afrodit onuruna inşa edilen Sebasteion, gerçek insan boyutlarında 200 yüksek kabartma mermer panoyla süslüymüş. Bu 200 kabartma panodan 80 kadarı 1979 yılından itibaren kazılarda peyderpey ortaya çıkarıldı. Kabartmaların M.S. 1. yüzyılın ortalarında Roma İmparatorları ve yerel tanrıça Afrodit onuruna yapıldığı tahmin ediliyor. Bulunan 80 kabartmanın büyük bir kısmı, uzun süre bekledikten sonra 2008’den itibaren Sebasteion Sevgi Gönül Galerisi’nde sergilenmeye başlandı. Ama Kazı Evi’nde hiç teşhir edilmemiş ve restorasyonu devam eden örnekler de mevcut. Konuları geniş ve çeşitli olan kabartmalar, daha çok Afrodit ve Truva gibi önemli kişileri betimliyor.
Yeni müzeye doğru…
Kazıların başlangıcında inşa edilen Afrodisyas Müzesi kalıntıların zenginliği nedeniyle yetersiz kaldığı için, Mimar Cengiz Bektaş’tan müzeyi yenilemesi istendi. Şubat 2009’dan beri çalışmaları süren Afrodisyas Müzesi, 24 Ekim’de yeniden ziyarete açılıyor.
Afrodisyas’ta geç yerleşim
2009 kazıları sırasında gün ışığına çıkan küçük bronz kürek, kandil ve oyun taşı gibi eserler, M.S geç 5.yüzyıl ile erken 6. yüzyıla tarihleniyor. Bazilika koridorunun taban seviyesinin altında bulunan bu parçalardan, Afrodisyas’ta geç ve medeni yerleşimler olduğu anlaşılıyor.
Heykeltıraşlık Okulu
M.Ö 1. yüzyılda faaliyete başlayıp, M.S. 5. yüzyıl erken Bizans Dönemi’ne kadar varlığını sürdüren Afrodisyas Heykeltıraşlık Okulu’nda üretilen heykel ve kabartmalar dünyaca ünlü. ‘Flüt Çalan Adam’ başı da, diğer pek çok örnek gibi Müze Deposu’nda bekleyen ilginç heykellerden biri.
Ağlayan Kadınlar Lahiti
24 Ekim’de açılacak Afrodisyas Müzesi’nde sergilenecek eserler arasındaki ‘Ağlayan Kadınlar Lahiti’, daha önce hiç teşhir edilmedi. 1994 yılı kazılarında Doğu Nekropol’de kırılmış bir halde bulunan lahitin restorasyonu yeni bitti. Lahitteki kadınlar giyinmiş kuşanmış bir halde yas tutup ağlıyorlar. Aynı konunun bir başka örneği de İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmekte.
Keçi Sağan Köylü
2009 yılı kazılarında ortaya çıkan önemli parçalardan biri de ‘Keçi Sağan Köylü’yü tasvir eden mermer sütun başlığı. Geç Roma dönemine ait önemli buluntulardan biri olan başlığın M.S 4. yüzyılda yapıldığı tahmin ediliyor. Bir köylü ile keçisini tasvir eden başlık; Afrodit Tapınağı’nın ön avlusunun anıtsal kapısı ile Sebasteion’un girişi arasındaki Tetrapylon Caddesi’nde mermer duvar kaplamaları, cam duvar mozaikleri ve duvar resimlerinin yoğun olarak bulunduğu bir bölgede ele geçirilmiş.
Sebasteion ayağa kalkıyor
Afrodisyas’ın en önemli anıtsal yapılarından biri Sebasteion, diğer adıyla ‘İmparator Tapınağı’dır. Günümüzde sürdürülen araştırma ve koruma çalışmalarının odağındaki yapının ayağa kaldırılma çalışmaları sürüyor. 2005’te başlayan çalışmalar en geç 2011’de bitecek ve yapı ayağa kalkacak.
Sakallı Genç Adam portresi
Birinci yüzyılın sonlarına tarihlenen Afrodisyas Bazilikası’nın güney ucu, yakın tarihli kazıların odak noktası olan oldukça özenle süslenmiş bir salondan oluşmakta. New York Üniversitesi kazı ekibi burada, M.S yaklaşık 160 – 200 yıllarına ait başarılı bir portre heykel başı buldu. Derin oyulmuş kıvırcık saçlarıyla dikkat çeken ‘Sakallı Genç Adam’ın gözleri adeta canlı gibi. Eser, bireysel üslupla mermer portre yapma tekniklerini ustalıkla bir araya getirmesi bakımından önemli.
Oyun taşları
Son kazılarda bulunan oyun taşı, kandil ve bronz kürek gibi küçük eşyalar, M.S geç 5. yüzyıl ve erken 6. yüzyıla tarihleniyor. Afrodisyas Bazilikası koridorunun taban seviyesinin altından çıkarılan ve Müze Deposu’na kaldırılan bu eserler, dönemin yaşayışı hakkında fikir vermesi bakımından önemli.
Önümüzdeki sezon
Bu yıl için sona eren arkeolojik kazılar; önümüzdeki sezon Afrodisyas Bazilikası’nın mimari yapısının araştırılması, Sebasteion Caddesi kazıları ve Hadrian Hamamları konservasyonuna ağırlık verecek.
Pişmiş toprak pipo
Erken 20. yüzyıla ait olduğu düşünülen pişmiş toprak pipo, Afrodit Tapınağı’nın ön avlusunun anıtsal kapısı ile Sebasteion’un girişi arasındaki Tetrapylon Caddesi kazıları sırasında bulundu. Aynı kazılarda iyi korunmuş Bizans ve Geç Roma Sokak seviyeleri üzerinde 800 sikke de ele geçirilmiş. Antik kentte Osmanlı devrine ait ticari hayatın varlığını ortaya koyan bu sikkeler, 15. ve 16. yüzyıla tarihlenmekteler.
İki boğa ve bir aslan
Bazilika’nın güney salonu buluntularından biri de muhtemelen M.Ö 7. yüzyılda bir felaket sonucu yıkılan bloklar arasında sıkışmış paye ve üzerindeki kemer. İlk yıkıldığı haliyle ve tüm parçalarıyla bulunan eserin konservasyon ve restorasyonu Kazı Evi’nde sürüyor. Alışılagelmemiş bir tasarıma sahip olan paye başlığında iki boğa ve kükreyen bir aslan figürü var.
Başsız heykel
New York Üniversitesi’nin Afrodisyas’ta yürüttüğü kazı çalışmalarının amaçlarından biri, ziyaretçilerin Antik Kenti orijinal haliyle algılamalarını sağlamak. Roma İmparatoru Hadrian’ın Afrodisyas’ı ziyareti anısına yapılan Hadrian Hamamları’ndaki heykeller, bu niyetle orijinal yerlerine dikilmeye başlandı. Dikilen ilk heykel, Afrodisyas Heykeltıraşlık Okulu’nun özelliklerini yansıtan başsız bir erkek bedenine ait. Asılları depoda bulunan heykeller; çimento, mermer tozu ve beton karışımdan yapılıyor.
JÜLİDE KARAHAN
SKYLIFE EKİM/2009
.................
Yıl 1958. Aylardan Eylül. Zamanın Başbakanı Türkiye’nin en büyük barajı Kemer’i hizmete açacak. Haberi alan Hayat Dergisi, muhabiri Ara Güler’i apar topar Aydın’a yollar. Validen bir araba ve bir şoför alan Güler çekimi tamamlayıncaya kadar akşam çöker. Kaybolurlar. Nihayet bir dağ köyü bulup kahveye girer ikili. Roma sütun başlığı üzerinde iskambil oynamaktadır köylüler. Sabah olunca köyü şöyle bir gündüz gözüyle dolaşır Ara Güler. Lahitlerin içinde üzüm ezenlerle Hipodrom’da çift sürenleri fotoğraflar. Köy Geyre’dir. Dönüşünde önce Sabahattin Eyüboğlu, sonra da zamanın Arkeoloji Müzesi Müdürü Rüstem Doyuran’a gösterir resimleri. Çözemez kimse, bilemez yeri. Güler’in aklına Architectural Review Dergisi gelir. Resimleri yollar. Bir vakit sonra Amerika’daki Horizon Dergisi’nden telgraf… Gerisin geri köye gider Güler, aynı şoförle. Dergi ‘very well known’ yazar isteyince Prof. Dr. Kenan T. Erim bulunur. Ve Erim, o günden sonra Afrodisyas’ı yazmayı bırakmaz hiç. Ölümüne kadar…
Bu hikâye, Afrodisyas’ın kendisinden daha tanıdık, daha bilindik. Çünkü Antik Kent Afrodisyas, Aydın iline bağlı Karacasu ilçesinin Geyre Beldesi’nde ve epey uzakta merkeze. Tanrıça Afrodit’e adanmış Kent, Yunan ve Roma dönemine ait arkeolojik sitelerin en önemlilerinden biri olmasına rağmen ülke gündemine de uzak bu nedenle. Yıllardır Geyre Vakfı’nın desteğiyle süren kazılar, her sonbahar yeni bulgularla nihayetleniyor. Ama yeni eserler, Kazı Evi ya da Müze Depoları’na kaldırıldığından gelişmeleri pek fazla kişi takip edemiyor. Paha biçilemeyen sayısız kalıntının merkezi olan Afrodisyas’ın bugüne dek yalnızca dörtte biri gün ışığına çıkarıldı. Tamamı için en az bir 100 yıl daha gerekli… Geçtiğimiz yıl Sebasteion Sevgi Gönül Salonu’nun açılışıyla dikkatimizi celbeden Kent, yenilenen müzesinin kapılarını 24 Ekim’de açıyor. Açılış öncesi müze hazırlıklarını ve Kazı Evi’nin mavi kapısı arkasında bekleyen buluntuları, Skylife okurları için görüntüledik.
İstiridye Kabuğundaki Afrodit
Afrodit tapınağı ve Afrodit adına yapılan törenleriyle ün salan kentte, Afrodit’i betimleyen çok sayıda kabartma ve heykel var. ‘İstiridye Kabuğundaki Afrodit’ de bunlardan biri. Şu anda Kazı Evi’nin koruma ve restorasyon deposunda üzerinde çalışılan eser, ilk kazılarda ortaya çıkmasına rağmen henüz hiç teşhir edilmedi.
Mavi At
Sivil Bazilika’da 1970 kazıları sırasında bulunan ‘Mavi At’ heykeli, uzun yıllar depolarda bekledikten sonra nihayet geçen yıl Sebasteion Sevgi Gönül Salonu’nda teşhir edilmeye başlandı. Atın sürücüsünden geriye yalnızca sol üst bacak parçası kalmış olsa da genç adamın attan düşerken betimlendiği anlaşılıyor. Eser, antik heykeller arasında dörtnala giden bir atı betimleyen tek mermer örnek olması nedeniyle önemli.
Restorasyon sürüyor
M.S. 1. yüzyılın ortalarında Roma İmparatorları ve yerel tanrıça Afrodit onuruna inşa edilen Sebasteion, gerçek insan boyutlarında 200 yüksek kabartma mermer panoyla süslüymüş. Bu 200 kabartma panodan 80 kadarı 1979 yılından itibaren kazılarda peyderpey ortaya çıkarıldı. Kabartmaların M.S. 1. yüzyılın ortalarında Roma İmparatorları ve yerel tanrıça Afrodit onuruna yapıldığı tahmin ediliyor. Bulunan 80 kabartmanın büyük bir kısmı, uzun süre bekledikten sonra 2008’den itibaren Sebasteion Sevgi Gönül Galerisi’nde sergilenmeye başlandı. Ama Kazı Evi’nde hiç teşhir edilmemiş ve restorasyonu devam eden örnekler de mevcut. Konuları geniş ve çeşitli olan kabartmalar, daha çok Afrodit ve Truva gibi önemli kişileri betimliyor.
Yeni müzeye doğru…
Kazıların başlangıcında inşa edilen Afrodisyas Müzesi kalıntıların zenginliği nedeniyle yetersiz kaldığı için, Mimar Cengiz Bektaş’tan müzeyi yenilemesi istendi. Şubat 2009’dan beri çalışmaları süren Afrodisyas Müzesi, 24 Ekim’de yeniden ziyarete açılıyor.
Afrodisyas’ta geç yerleşim
2009 kazıları sırasında gün ışığına çıkan küçük bronz kürek, kandil ve oyun taşı gibi eserler, M.S geç 5.yüzyıl ile erken 6. yüzyıla tarihleniyor. Bazilika koridorunun taban seviyesinin altında bulunan bu parçalardan, Afrodisyas’ta geç ve medeni yerleşimler olduğu anlaşılıyor.
Heykeltıraşlık Okulu
M.Ö 1. yüzyılda faaliyete başlayıp, M.S. 5. yüzyıl erken Bizans Dönemi’ne kadar varlığını sürdüren Afrodisyas Heykeltıraşlık Okulu’nda üretilen heykel ve kabartmalar dünyaca ünlü. ‘Flüt Çalan Adam’ başı da, diğer pek çok örnek gibi Müze Deposu’nda bekleyen ilginç heykellerden biri.
Ağlayan Kadınlar Lahiti
24 Ekim’de açılacak Afrodisyas Müzesi’nde sergilenecek eserler arasındaki ‘Ağlayan Kadınlar Lahiti’, daha önce hiç teşhir edilmedi. 1994 yılı kazılarında Doğu Nekropol’de kırılmış bir halde bulunan lahitin restorasyonu yeni bitti. Lahitteki kadınlar giyinmiş kuşanmış bir halde yas tutup ağlıyorlar. Aynı konunun bir başka örneği de İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmekte.
Keçi Sağan Köylü
2009 yılı kazılarında ortaya çıkan önemli parçalardan biri de ‘Keçi Sağan Köylü’yü tasvir eden mermer sütun başlığı. Geç Roma dönemine ait önemli buluntulardan biri olan başlığın M.S 4. yüzyılda yapıldığı tahmin ediliyor. Bir köylü ile keçisini tasvir eden başlık; Afrodit Tapınağı’nın ön avlusunun anıtsal kapısı ile Sebasteion’un girişi arasındaki Tetrapylon Caddesi’nde mermer duvar kaplamaları, cam duvar mozaikleri ve duvar resimlerinin yoğun olarak bulunduğu bir bölgede ele geçirilmiş.
Sebasteion ayağa kalkıyor
Afrodisyas’ın en önemli anıtsal yapılarından biri Sebasteion, diğer adıyla ‘İmparator Tapınağı’dır. Günümüzde sürdürülen araştırma ve koruma çalışmalarının odağındaki yapının ayağa kaldırılma çalışmaları sürüyor. 2005’te başlayan çalışmalar en geç 2011’de bitecek ve yapı ayağa kalkacak.
Sakallı Genç Adam portresi
Birinci yüzyılın sonlarına tarihlenen Afrodisyas Bazilikası’nın güney ucu, yakın tarihli kazıların odak noktası olan oldukça özenle süslenmiş bir salondan oluşmakta. New York Üniversitesi kazı ekibi burada, M.S yaklaşık 160 – 200 yıllarına ait başarılı bir portre heykel başı buldu. Derin oyulmuş kıvırcık saçlarıyla dikkat çeken ‘Sakallı Genç Adam’ın gözleri adeta canlı gibi. Eser, bireysel üslupla mermer portre yapma tekniklerini ustalıkla bir araya getirmesi bakımından önemli.
Oyun taşları
Son kazılarda bulunan oyun taşı, kandil ve bronz kürek gibi küçük eşyalar, M.S geç 5. yüzyıl ve erken 6. yüzyıla tarihleniyor. Afrodisyas Bazilikası koridorunun taban seviyesinin altından çıkarılan ve Müze Deposu’na kaldırılan bu eserler, dönemin yaşayışı hakkında fikir vermesi bakımından önemli.
Önümüzdeki sezon
Bu yıl için sona eren arkeolojik kazılar; önümüzdeki sezon Afrodisyas Bazilikası’nın mimari yapısının araştırılması, Sebasteion Caddesi kazıları ve Hadrian Hamamları konservasyonuna ağırlık verecek.
Pişmiş toprak pipo
Erken 20. yüzyıla ait olduğu düşünülen pişmiş toprak pipo, Afrodit Tapınağı’nın ön avlusunun anıtsal kapısı ile Sebasteion’un girişi arasındaki Tetrapylon Caddesi kazıları sırasında bulundu. Aynı kazılarda iyi korunmuş Bizans ve Geç Roma Sokak seviyeleri üzerinde 800 sikke de ele geçirilmiş. Antik kentte Osmanlı devrine ait ticari hayatın varlığını ortaya koyan bu sikkeler, 15. ve 16. yüzyıla tarihlenmekteler.
İki boğa ve bir aslan
Bazilika’nın güney salonu buluntularından biri de muhtemelen M.Ö 7. yüzyılda bir felaket sonucu yıkılan bloklar arasında sıkışmış paye ve üzerindeki kemer. İlk yıkıldığı haliyle ve tüm parçalarıyla bulunan eserin konservasyon ve restorasyonu Kazı Evi’nde sürüyor. Alışılagelmemiş bir tasarıma sahip olan paye başlığında iki boğa ve kükreyen bir aslan figürü var.
Başsız heykel
New York Üniversitesi’nin Afrodisyas’ta yürüttüğü kazı çalışmalarının amaçlarından biri, ziyaretçilerin Antik Kenti orijinal haliyle algılamalarını sağlamak. Roma İmparatoru Hadrian’ın Afrodisyas’ı ziyareti anısına yapılan Hadrian Hamamları’ndaki heykeller, bu niyetle orijinal yerlerine dikilmeye başlandı. Dikilen ilk heykel, Afrodisyas Heykeltıraşlık Okulu’nun özelliklerini yansıtan başsız bir erkek bedenine ait. Asılları depoda bulunan heykeller; çimento, mermer tozu ve beton karışımdan yapılıyor.
JÜLİDE KARAHAN
SKYLIFE EKİM/2009
.................
KENTLER ANILARIYLA YAŞAR
Asansörden yer döşemesine, merdivendeki çiğdem tanesinden aynadaki su damlasına... Her şeyle tek tek ilgileniyor Nazan Ölçer. Eline kâğıt havluyu alıp aynanın üzerindeki su damlalarını silerken “Biraz titizimdir ben...” diyor. Sadece titiz mi? Disiplinli, otoriter, çalışkan ve mükemmeliyetçi. 2003’te Sakıp Sabancı Müzesi Müdürlüğü’nü üstlendiğinden bu yana yaptıkları, hepimizin malumu. O malum işler için önce çevre diyor Ölçer: “Picasso’nun torununun arkadaşı benim arkadaşım olmasaydı Picasso Sergisi mümkün olmazdı. İlişkiler çok önemli bu işte.” Bu da mesleğe yeni atılanlara bir tavsiye... Şimdi elini Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi ve Dilek Sabancı Sanat Galerisi’ne attı Ölçer. İlk kez 1969’da gittiği ve adeta vurulduğu Mardin’in müzesini, kızının çeyiz sandığını yerleştirir gibi hazırladı.
Oluyor mu, içinize siniyor mu?
Hiçbir zaman olmaz ki... Hep daha fazlasını arar benim gözlerim. Bir sürü eksik var ama açılışa kadar tamamlanacak. Zaten ekip çok iyi, başka bir ihtimal yok.
Sabancı Vakfı, Mardin Kent Müzesi’ni tamamlamaya karar verdiğinde, kendi kendinize sorduğunuz sorular nelerdi? Ve tabii onların cevapları...
İlk önce binanın bir müze olabilmesi için neler yapabileceğimizi araştırdık. Restorasyon, mimari kurgu, sergi kurgusu el ele gitmeliydi. Elde olan ve ele geçebilecekler üzerinden hareket ettik. Mardinlileri kendi müzelerine katkıda bulunmaya çağırdık. Ortak Mardin kimliğini yakalamamız gerekiyordu. Mükemmel bir binamız vardı ama malzememiz azdı. Bazen elinizde depolardan taşan yüzlerce eser vardır, nereye nasıl yerleştireceğinizi şaşırırsınız. Burada tam tersi oldu. Yüzlerce metrekareyi nasıl dolduracağımız önemli bir soruydu.
Nasıl doldurdunuz?
Eskiye çok ulaşamadığımız için günümüzden yola çıktık. Şu anki kültür üzerinden eskiye doğru gittik. Taş ve bakır ustalarının balmumu canlandırmalarını yaptık. Müze teşhirinin bir sahneleme olduğundan hareketle Sahne Tasarımcısı Metin Deniz’le çalıştık. Çok da iyi yaptık. Eski dibekler, mutfak malzemeleri, altın ve gümüş yapım aletleri bulduk. Mardin’den pek çok kişinin eski Mardin geleneklerini anlattığı bir belgeselden faydalandık. Eksiklerimizi Mardin’de kapı kapı dolaşarak tamamlamaya çalıştık. Şu anda müzede 300’den fazla parça var ve sayı her geçen gün artıyor.
Bir kentin müzesi olması neden çok önemli?
İnsan anılarıyla yaşıyor. Kentler de. Kent biricik olmalı, diğerine benzememeli ve bu durum kentin dokusuna sinmeli. İşin çıkış noktası bu. İnsanlara yaşadıkları yerin biraz öncesini anlatmak çok önemli. Farkındalık ve aitlik hissi oluşturmak...
Kent Müzesi kavramı dünyada nasıl gelişti?
Fransız İhtilal’i sonrası ortaya çıkan; halk kültürlerine eğilmek, dil ve geleneklerin kökenine inmek gibi eğilimlerle başladı her şey. Avrupa’nın pek çok yerinde halk kültürü müzeleri peş peşe açıldı.
Peki Türkiye’de?
Bizde bu, Cumhuriyet’in ilk yıllarında başladı. Karanlıkta ve el yordamıyla… ‘İşin özü Anadolu’dur’ deyip Anadolu’daki kültürlere yönelmek Cumhuriyet’in felsefesine de uygundu. Yalnız ne yazık ki başarıyla süren saha çalışmalarının devamı gelmedi. Toplanan malzeme korunamadı. Bu yüzden Türkiye’de kent müzesi araştırmaları biraz geç başladı. Her şey kaybolup gittikten sonra… Mardin şanslı. Bir kere MAREV (İstanbul’daki Mardinliler Vakfı) müthiş bir hemşerilik bilinciyle hareket ediyor.
Kent müzesinin olmazsa olmazları neler?
Kent müzeleri, halk kültürünü yansıtmak zorunda. Tarım, ev yaşamı, yemek kültürü, yerel mimari, mutfak kültürü... Gümüş, maden ve taş işçiliği… Eksik kalan, arkeoloji ile günümüz arasındaki zaman. Yani yakın tarih. Yüz seneden geriye giderseniz o bir biçimde sanat tarihinin alanına girer. Eksik halka yakın tarih ve o da unutulmaya en müsait olanı. Kent müzesi mutlaka yakın tarih belleğini yakalamalı.
Bir müze nasıl kurulmaz?
Bu işin olmazsa olmazı koleksiyondur. Müze gereksinimini koleksiyon meydana getirir. Önce malzemeniz olacak, sonra ona uygun bir mekân arayışına gireceksiniz. Ama bizde tersinden işler süreç. Önce bina yapılır, sonra içi doldurulmaya çalışılır. Öyle şey olmaz. Kesinlikle olmaz.
Genelde eldeki binalar kullanılıyor…
O bile değil. Öyle şeyler yapılıyor ki… Ortada ne bir koleksiyon, ne de müze talebinde bulunan bir toplum var. Sadece müze sahibi olmanın getirdiği prestij söz konusu. O prestij düşünülerek, özellikle Yakın Doğu Ülkeleri’nde tanınmış mimarlara büyük paralarla binalar yaptırılıyor. Boş boş binalar. Ondan sonra da o binaları doldurmaya çalışıyorlar.
En tehlikeli tarafı ne?
İşin en tehlikeli tarafı, bunu bir business, bir iş olarak görmek. Paranın olduğu ama müze talebinin olmadığı ve müze gerektirecek malzemenin bulunmadığı ülkeler için tehlikeli girişimler bunlar. Belki çok güzel yapılar çıkıyor ortaya ama içleri boş oluyor. Talep, merak ve malzeme yoksa muhteviyat eksik kalıyor. Talep eden bir cemaat olmalı. Yoksa kendi kendinize müze kurar, eserlere tek başınıza bakarsınız.
Peki; kentin bir müzeyi dolduracak kültürel geçmişi varsa ama malzemesi eksikse; Mardin’deki gibi…
Mardin’in bir müzeyi dolduracak kültürel geçmişi var; hatta fazlası var, eksiği yok. Onun için buradayız zaten.
Hüsnü Paçacıoğlu (Sabancı Vakfı Genel Müdürü)
Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi ve Dilek Sabancı Sanat Galerisi’nin inşaat, restorasyon ve tefrişi için Sabancı Vakfı tarafından bugüne kadar yapılan harcamaların toplamı 7 milyon TL’ye ulaştı. Tabii burada unutulmaması gereken ve en az bina kadar önemli olan, müzenin uygun bilgi ve objelerle donatılmasıdır. Mardin Valiliği, MAREV (İstanbul’daki Mardinliler Vakfı) ve Mardinlilerin bu konuda gösterdikleri ilgi ve katkı ilerisi için büyük umut vermektedir.
Hasan Duruer (Mardin Valisi)
Mardin’e kimliğini geri kazandırmak istiyoruz. Hedef 2023’te Unesco’nun tarihi kentler listesine girmek ve Avrupa Kültür Başkenti olmak... Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi bizim için ayrıca önemli. Müzenin çevresini pilot bölge ilan edip orada ciddi bir altyapı çalışması yaptık. Tüm tesisatları yenileyip direkleri yeraltına aldık. Önümüzdeki günlerde Valilik makamı müzenin karşısındaki Vali Konağı’na taşınıyor. Eski Şehir’deki betonarme binaları tek tek yıkıyoruz. Heykeltıraş Rodin gibi fazlalıkları atıyoruz; şehrin güzelliği ortaya çıkıyor. Önce yaşadığımız yer, sonra yaşadıklarımız değişiyor.
Dilek Sabancı Sanat Galerisi
Müzenin alt katındaki Dilek Sabancı Sanat Galerisi, önümüzdeki bir yıl süresince ‘Doğa İnsan ve Deniz’ başlıklı sergiyi ağırlıyor. Sabancı koleksiyonundan gelen eserler arasında Bedri Rahmi’den Devrim Erbil’e, Mehmet Güleryüz’den Ömer Uluç’a, Abidin Dino’dan Selma Gürbüz’e pek çok önemli ismin tablosu yer alıyor.
JÜLİDE KARAHAN
SKYLIFE/ EKİM 2009
.........
Oluyor mu, içinize siniyor mu?
Hiçbir zaman olmaz ki... Hep daha fazlasını arar benim gözlerim. Bir sürü eksik var ama açılışa kadar tamamlanacak. Zaten ekip çok iyi, başka bir ihtimal yok.
Sabancı Vakfı, Mardin Kent Müzesi’ni tamamlamaya karar verdiğinde, kendi kendinize sorduğunuz sorular nelerdi? Ve tabii onların cevapları...
İlk önce binanın bir müze olabilmesi için neler yapabileceğimizi araştırdık. Restorasyon, mimari kurgu, sergi kurgusu el ele gitmeliydi. Elde olan ve ele geçebilecekler üzerinden hareket ettik. Mardinlileri kendi müzelerine katkıda bulunmaya çağırdık. Ortak Mardin kimliğini yakalamamız gerekiyordu. Mükemmel bir binamız vardı ama malzememiz azdı. Bazen elinizde depolardan taşan yüzlerce eser vardır, nereye nasıl yerleştireceğinizi şaşırırsınız. Burada tam tersi oldu. Yüzlerce metrekareyi nasıl dolduracağımız önemli bir soruydu.
Nasıl doldurdunuz?
Eskiye çok ulaşamadığımız için günümüzden yola çıktık. Şu anki kültür üzerinden eskiye doğru gittik. Taş ve bakır ustalarının balmumu canlandırmalarını yaptık. Müze teşhirinin bir sahneleme olduğundan hareketle Sahne Tasarımcısı Metin Deniz’le çalıştık. Çok da iyi yaptık. Eski dibekler, mutfak malzemeleri, altın ve gümüş yapım aletleri bulduk. Mardin’den pek çok kişinin eski Mardin geleneklerini anlattığı bir belgeselden faydalandık. Eksiklerimizi Mardin’de kapı kapı dolaşarak tamamlamaya çalıştık. Şu anda müzede 300’den fazla parça var ve sayı her geçen gün artıyor.
Bir kentin müzesi olması neden çok önemli?
İnsan anılarıyla yaşıyor. Kentler de. Kent biricik olmalı, diğerine benzememeli ve bu durum kentin dokusuna sinmeli. İşin çıkış noktası bu. İnsanlara yaşadıkları yerin biraz öncesini anlatmak çok önemli. Farkındalık ve aitlik hissi oluşturmak...
Kent Müzesi kavramı dünyada nasıl gelişti?
Fransız İhtilal’i sonrası ortaya çıkan; halk kültürlerine eğilmek, dil ve geleneklerin kökenine inmek gibi eğilimlerle başladı her şey. Avrupa’nın pek çok yerinde halk kültürü müzeleri peş peşe açıldı.
Peki Türkiye’de?
Bizde bu, Cumhuriyet’in ilk yıllarında başladı. Karanlıkta ve el yordamıyla… ‘İşin özü Anadolu’dur’ deyip Anadolu’daki kültürlere yönelmek Cumhuriyet’in felsefesine de uygundu. Yalnız ne yazık ki başarıyla süren saha çalışmalarının devamı gelmedi. Toplanan malzeme korunamadı. Bu yüzden Türkiye’de kent müzesi araştırmaları biraz geç başladı. Her şey kaybolup gittikten sonra… Mardin şanslı. Bir kere MAREV (İstanbul’daki Mardinliler Vakfı) müthiş bir hemşerilik bilinciyle hareket ediyor.
Kent müzesinin olmazsa olmazları neler?
Kent müzeleri, halk kültürünü yansıtmak zorunda. Tarım, ev yaşamı, yemek kültürü, yerel mimari, mutfak kültürü... Gümüş, maden ve taş işçiliği… Eksik kalan, arkeoloji ile günümüz arasındaki zaman. Yani yakın tarih. Yüz seneden geriye giderseniz o bir biçimde sanat tarihinin alanına girer. Eksik halka yakın tarih ve o da unutulmaya en müsait olanı. Kent müzesi mutlaka yakın tarih belleğini yakalamalı.
Bir müze nasıl kurulmaz?
Bu işin olmazsa olmazı koleksiyondur. Müze gereksinimini koleksiyon meydana getirir. Önce malzemeniz olacak, sonra ona uygun bir mekân arayışına gireceksiniz. Ama bizde tersinden işler süreç. Önce bina yapılır, sonra içi doldurulmaya çalışılır. Öyle şey olmaz. Kesinlikle olmaz.
Genelde eldeki binalar kullanılıyor…
O bile değil. Öyle şeyler yapılıyor ki… Ortada ne bir koleksiyon, ne de müze talebinde bulunan bir toplum var. Sadece müze sahibi olmanın getirdiği prestij söz konusu. O prestij düşünülerek, özellikle Yakın Doğu Ülkeleri’nde tanınmış mimarlara büyük paralarla binalar yaptırılıyor. Boş boş binalar. Ondan sonra da o binaları doldurmaya çalışıyorlar.
En tehlikeli tarafı ne?
İşin en tehlikeli tarafı, bunu bir business, bir iş olarak görmek. Paranın olduğu ama müze talebinin olmadığı ve müze gerektirecek malzemenin bulunmadığı ülkeler için tehlikeli girişimler bunlar. Belki çok güzel yapılar çıkıyor ortaya ama içleri boş oluyor. Talep, merak ve malzeme yoksa muhteviyat eksik kalıyor. Talep eden bir cemaat olmalı. Yoksa kendi kendinize müze kurar, eserlere tek başınıza bakarsınız.
Peki; kentin bir müzeyi dolduracak kültürel geçmişi varsa ama malzemesi eksikse; Mardin’deki gibi…
Mardin’in bir müzeyi dolduracak kültürel geçmişi var; hatta fazlası var, eksiği yok. Onun için buradayız zaten.
Hüsnü Paçacıoğlu (Sabancı Vakfı Genel Müdürü)
Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi ve Dilek Sabancı Sanat Galerisi’nin inşaat, restorasyon ve tefrişi için Sabancı Vakfı tarafından bugüne kadar yapılan harcamaların toplamı 7 milyon TL’ye ulaştı. Tabii burada unutulmaması gereken ve en az bina kadar önemli olan, müzenin uygun bilgi ve objelerle donatılmasıdır. Mardin Valiliği, MAREV (İstanbul’daki Mardinliler Vakfı) ve Mardinlilerin bu konuda gösterdikleri ilgi ve katkı ilerisi için büyük umut vermektedir.
Hasan Duruer (Mardin Valisi)
Mardin’e kimliğini geri kazandırmak istiyoruz. Hedef 2023’te Unesco’nun tarihi kentler listesine girmek ve Avrupa Kültür Başkenti olmak... Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi bizim için ayrıca önemli. Müzenin çevresini pilot bölge ilan edip orada ciddi bir altyapı çalışması yaptık. Tüm tesisatları yenileyip direkleri yeraltına aldık. Önümüzdeki günlerde Valilik makamı müzenin karşısındaki Vali Konağı’na taşınıyor. Eski Şehir’deki betonarme binaları tek tek yıkıyoruz. Heykeltıraş Rodin gibi fazlalıkları atıyoruz; şehrin güzelliği ortaya çıkıyor. Önce yaşadığımız yer, sonra yaşadıklarımız değişiyor.
Dilek Sabancı Sanat Galerisi
Müzenin alt katındaki Dilek Sabancı Sanat Galerisi, önümüzdeki bir yıl süresince ‘Doğa İnsan ve Deniz’ başlıklı sergiyi ağırlıyor. Sabancı koleksiyonundan gelen eserler arasında Bedri Rahmi’den Devrim Erbil’e, Mehmet Güleryüz’den Ömer Uluç’a, Abidin Dino’dan Selma Gürbüz’e pek çok önemli ismin tablosu yer alıyor.
JÜLİDE KARAHAN
SKYLIFE/ EKİM 2009
.........
Kaydol:
Yorumlar (Atom)