27 Mart 2010 Cumartesi

HEDEFE HER YIL BİRAZ DAHA YAKLAŞIYORUZ

Hedefi İstanbul’u ‘müzik başkenti’ yapmak olan Borusan Kültür Sanat’ın 2010 yılı kültür sanat bütçesi 10 milyon dolar.

Borusan Holding, Türkiye’nin sanata destek veren güçlü kurumlardan biri. 1997 yılında İstiklal Caddesi No: 213’te tipik bir Beyoğlu binasında Borusan Kültür Sanat'ı kuran Holding; Türkiye'ye ilk özel oda orkestrası ile ilk özel filarmoni orkestrasını kazandırdı. 2005 yılında yapısal bir değişikliğe giden Borusan Kültür Sanat, hedefi belirledi: İstanbul’u ‘müzik başkenti’ yapmak. Gerisini Asım Kocabıyık’ın kızı ve Borusan Kültür Sanat Yönetim Kurulu Başkanı Zeynep Hamedi’den dinleyelim…

Web sitesinden itibaren sanatla iç içe bir kurumla karşı karşıyayız. Bu iç içeliğin son meyvesi Borusan Müzik Evi’nden başlayalım. Binanın hikâyesini anlatır mısınız?

Borusan Müzik Evi’nin kurulması için ilk adım Beyoğlu’ndaki metruk bir binanın satın alınmasıyla atıldı. Terk edilmiş bu binayı restore ederek öncelikle orkestramızın prova yapabileceği bir mekân oluşturmak istiyorduk. Neler yapabileceğimiz konuşulurken, uluslararası standartlarda bir müzik evinin açılması fikri şekillendi. Borusan Müzik Evi binasının tarihi 1875 yılına uzanıyor. Binayı 2002’de satın aldık. 2006 yılında Anıtlar Kurulu’ndan izin alınmasının ardından, 31 Mayıs 2006’da inşaat ve restorasyon çalışmalarına başladık. Binanın restorasyonu yapılırken tarihi dokusu korundu. İç dekorasyonda ise çağdaş bir müzik ve sanat mekânının sahip olması gereken çok fonksiyonlu ve esnek bir yapı ortaya çıkarıldı.

Bina ne kadara mal oldu?

Borusan Müzik Evi’nin sadece bina restorasyonunu yaklaşık 3 milyon Euro bütçe ile gerçekleştirdik.

Bu, Borusan Kültür Sanat’ın Beyoğlu’nda yenilediği üçüncü bina. Beyoğlu civarında ya da daha genel bir ifadeyle İstanbul’da başka bir mimari projeniz var mı?

Şu anda yok.

Temeli 1980’de atılan Borusan Çağdaş Sanat Koleksiyonu’nun çerçevesini nasıl çiziyorsunuz? Koleksiyon nereye doğru gidiyor?

Koleksiyonu; çağdaş sanata yön vermiş ustalar, günümüzde dünya çapında önem kazanmış sanatçılar ve umut vaat eden genç isimler olarak 3 farklı bölüme ayırmak mümkün. Böylece geçmiş, günümüz ve gelecek arasında bir bağ kurmuş oluyoruz ve Borusan’ın köklü geçmişi, güçlü bugünü ve yenilikçi geleceği arasındaki köprüye göndermede bulunuyoruz.

Fotoğrafla ilgilendiğinizi, hatta bir zamanlar fotoğrafçı olmak istediğinizi biliyoruz. Borusan Çağdaş Sanat Koleksiyonu’nun fotoğrafa yaklaşımı nasıl?

Koleksiyonumuz için fotoğraf, görsel sanatların diğer tüm alanları gibi önemli bir yere sahip. Resim, video, fotoğraf, yerleştirme ya da heykel… Bizim için önemli olan, yapıtın o disiplin içerisinde estetik ve kavramsal değeriyle nerede durduğu ve yeni bir şey söyleyip söylemediği.

Perili Köşk’te konumlanan koleksiyonunuzda Nuri Bilge Ceylan fotoğrafları göze çarpıyor. İlgilendiğiniz başka fotoğrafçılar da var mı?

Koleksiyondaki eser sayısı 300’ün üzerinde. Eserlerin bir bölümü diğer Borusan binalarında, hatta fabrikalarında sergileniyor. Nuri Bey’in koleksiyonumuzun fotoğraf bölümünde özel bir yeri var; ancak tabii ki gerek Türkiye, gerek yurtdışında başka sanatçıları da yakından izliyoruz.

Bir müze ihtimali var mı?

Yakın gelecekte Perili Köşk’te hafta sonları halka açık rehberli turlar yapmak istiyoruz.

Borusan Kültür Sanat, 2005’te yapısal bir değişikliğe giderek ağırlığı klasik müzik ve eğitime vereceğini açıkladı. Hatta hedefi, İstanbul’u ‘müzik başkenti’ yapmak olarak belirledi. Hedefe ne kadar yaklaşıldı?

Hedefe her yıl bir adım daha yaklaşıyoruz. Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası’nın (BİFO) geçtiğimiz günlerde yayımlanan ilk uluslararası CD kaydı bu adımlardan biri. BİFO’nun ‘Respighi, Hindemith, Schmitt’ adlı albümü, Türkiye ve Avrupa’da satışa sunuldu. Böylelikle orkestramız Avrupa’ya açılma konusunda önemli bir adım attı. BİFO Sanat Yönetmeni ve Sürekli Şefi Sascha Goetzel yönetiminde gerçekleştirilen CD kaydı, üç 19. yüzyıl bestecisinin Türkiye ve Doğu esintili, nadir kaydedilmiş yapıtlarını bir araya getiriyor. Bir diğer heyecan verici proje de Salzburg Festivali. BİFO, 2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul’un en başarılı orkestrası olması nedeniyle Salzburg’a davet edildi. Festivalin açılış etkinlikleri kapsamında 25 Temmuz 2010’da bir konser verecek. Konserin solisti de dünyanın sayılı piyanistlerinden Fazıl Say. Borusan Holding, İstanbul ile Salzburg arasında kurulan kültür köprüsünü pekiştirmek amacıyla ayrıca festivalin proje sponsoru oldu. 2011’de başlayacak sponsorluk kapsamında Borusan, Salzburg Festivali’nde her yıl Londra Filarmoni ve New York Filarmoni gibi dünyanın önde gelen orkestralarını ağırlayacak.

Akdeniz Müzik Festivali’yle ilgili gelişmeler neler?

Akdeniz Müzik Festivali’ne ‘Yeni Müzik’ adı altında devam edeceğiz. Ama program ve tarih henüz belli değil.

2008’in son aylarında faaliyete geçen ArtCenter/İstanbul’dan beklenen verim alındı mı?

ArtCenter/İstanbul, açıldığı günden bu yana genç atölye sanatçılarını gerek Türkiye’den, gerek yurtdışından birçok sanatçı, küratör ve galericiyle buluşturdu. Özellikle bienal döneminde ziyaretçi sayımız çok büyük bir artış gösterdi. Bu diyalog ve buluşmalar, sanatçılarımızın çeşitli sergilere ve projelere davet almasına birçok kez vesile oldu ve ArtCenter/İstanbul’u düzenli olarak ziyaret eden bir kitle oluştu.

Borusan Holding’in, sponsorlukları da göz önünde bulundurursak 2010 yılı için kültür ve sanata ayırdığı bütçe ne kadar?

2010 yılı kültür ve sanat bütçemiz 10 milyon dolar.


Jülide Karahan

Mart 2010/Skylife Business


..................

Ankara’da Her Yol Tiyatroya Çıkar

Tiyatrosuz bir yaşamın düşünülemediği başkentte; 27 Mart Dünya Tiyatro Günü vesilesiyle, Ankara Devlet Tiyatrosu’nun serüvenine tanıklık ettik.


Ankara’da doğmuş, büyümüş, okumuş, yaşamış ya da çalışmışsanız bir şekilde tiyatro replikleri karışır cümlelerinize. Konu edebiyatsa uyarlanan eserler üzerinden ilerler konuşma.

Sonra mevsimler çok önemlidir Ankara’da. Sanılanın aksine ilkbahar ve yaz değildir beklenen; sonbahar özlenir, kış sevilir. Çünkü ekim ayının gelmesiyle tiyatro sezonu açılır. Tiyatrosuz bir yaşam düşünülemez Ankara’da. Her yol bir şekilde tiyatroya çıkar. İnternet üzerinde bile. Facebook’un 3450 üyeli ‘Ankara Devlet Tiyatrosu Müdavimleri’ grubu, tiyatronun Ankara’da nasıl bir tutkuya dönüştüğünün zamane örneği. Başkentte planlar tiyatroya göre yapılır; Devlet Tiyatrosu’nun 11 sahnesinin 11’i de sezon boyunca doludur.

Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Lemi Bilgin “Bir tiyatro, iki senfoni orkestrası konserleri… Ankaralının olmazsa olmazıdır.” diyor ve ekliyor: “Ankara’da seyirci farklıdır; özel, kaliteli ve düzenlidir. Oyunlar da izleyiciye göredir. Kalitesiz oyun sahneleyemezsiniz burada… Dışarıdan gelen tiyatro toplulukları bile izleyicideki farklılığı hemen anlar.”

TATBİKAT SAHNESİ’NDEN GÜNÜMÜZE

Devlet tiyatrolarına giden yolda ilk adım 1924 yılında Musiki Muallim Mektebi, ikinci adım da 1934’te Milli Musiki ve Temsil Akademisi’nin kurulmasıyla atıldı. 1936’da Musiki ve Temsil Akademisi’nin bir bölümü olarak Ankara Devlet Konservatuarı açılıp da 1941’de ilk mezunlar verilince; bir sahne gerekti Ankara’ya. Ve şehrin ilk sahnesi Tiyatro Bölümü bünyesinde, 1941’de ‘Tatbikat Sahnesi’ ismiyle açıldı. Tatbikat Sahnesi, hem genç sanatçı adayları için bir uygulama alanı oldu hem de başkent halkını tiyatro ve opera sanatıyla buluşturdu. Burada sergilenen oyunlar, Devlet Tiyatrosu’nun temel taşı oldu, altyapısını oluşturdu. Oynanan ilk oyunlardan biri Shakespeare’in Julius Caesar’ıydı.

1949’da Devlet Tiyatrosu; Devlet Konservatuvarı Tatbikat Sahnesi’nin devamı olarak önce ‘Devlet Tiyatro ve Operası’ adıyla, sonra ‘Devlet Tiyatroları’ adıyla resmen kuruldu. 10 Haziran 1949’da Devlet Tiyatro Opera Genel Müdürlüğü’ne ünlü tiyatro ve sinema adamı Muhsin Ertuğrul atandı. Onun ve arkadaşlarının çabasıyla; Ankara Devlet Tiyatrosu, 1 Ekim 1949 tarihinde Küçük Tiyatro’da Cevat Fehmi Başkut’un ‘Küçük Şehir’ ve Büyük Tiyatro’da Goethe’nin ‘Faust’ adlı oyunlarıyla perdelerini açtı.

Muhsin Ertuğrul; yerli yazarları yüreklendirmesi, izleyiciye sunduğu çağdaş çeviri oyunlar, dekor kullanımında güncel anlayışı yerleştirmesi ve yetişmesine katkıda bulunduğu oyuncularla bugünkü Türk tiyatrosunun temellerini attı. Devlet Tiyatrosu’nun ilk oyunları arasında Shakespeare’in ‘On İkinci Gece’si ve Ahmet Kutsi Tecer’in ‘Köşebaşı’ vardı. 60 yılı geride bırakan Devlet Tiyatroları bugün; 19 kentte 50 sahne sahibi. Turnelerle birlikte 81 ile oyun ulaştıran tiyatronun perdesi her akşam 70 ayrı sahnede açılıyor. Devlet Tiyatroları, kuruluşunun 60. yılını kutladığı 2009 – 2010 sezonunda ‘Sahne sayısını 60’a çıkarmak ve sezon sonuna değin daha önce hiç sahnelenmemiş 60 yerli oyunun dünya prömiyerini gerçekleştirmek’ hedefine adım adım yaklaşıyor.

Jülide Karahan

Mart 2010 /Anadolujet

Bu defa sadece Türküler

Türkülerle büyüyen Kıraç; son iki albümünde yorumladığı türkülerin hikâyelerini, bildiği/hatırladığı kadarıyla anlattı.

Kıraç’la, dört ay kadar önce satın aldığı eski sinemalardan biri olan Bakırköy 74’te buluştuk. Bakırköy 74’ü eşiyle birlikte tiyatro sahnesine çeviren sanatçı, tiyatrosunun perdelerini geçtiğimiz hafta ‘Pulsar Sahnede’ isimli çocuk oyunuyla açtı. İlerleyen günlerde ‘Şişedeki Ses’ ve ‘Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım’ı izleyiciyle buluşturacak tiyatro, ‘Büyülü Sahne’ ismiyle anılıyor. Olaya idealist bakmayan ve tiyatrodan da para kazanılacağını düşünen Kıraç’ın ‘Hayal Dünyası’ isimli ekibi, önümüzdeki sezon müzikallerle de karşımızda olacak.

Bir yandan tiyatrosu, bir yandan da sonbaharda çıkacak albümünün hazırlıklarıyla ilgilenen sanatçıyı hikâyenin başına döndürdük. Orada türküler var. Türkülerle büyüyen ve her albümünde bir şekilde onlara yer veren Kıraç, son iki çalışmasını tamamen türkülere ayırdı. Hikâyesi ön planda, tek gitarlı ve biraz akademik ‘Garbiyeli’ albümünü, ifadesi sertleşen ama müzikal olarak Kıraç’ı daha fazla yansıtan ‘Yolcu’ izledi. Üst üste dinlenebilecek 23 türkü…

Kıraç, uzun yıllardan beri söylediği ve içselleştirdiği türküleri, sadece türküleri anlattı bu defa; tabii hatırlayabildiği kadarıyla…

GELİN AYŞE

Herkes bilir. Okullarda öğretilen ilk türküdür, ilk parçadır ‘Gelin Ayşe’. Müziğe başlayanlara, bağlama ve flüt çalanlara okulda ilk bu türkü öğretilir. Çok basittir. Benim en sevdiğim müzik parçasıdır. Söylediğim, çaldığım, dinlediğim, duyduğum tüm parçalardan daha güzel gelir bana. Tüm senfoni ve konçertolardan... Çok etkilidir. Bu kadar basit ve bu kadar etkili olabilmesi beni şaşırtır aslında. Kendi şarkılarım dâhil, dünyadaki tüm şarkılardan daha başarılıdır ‘Gelin Ayşe’. Bana duyduğum tüm seslerden daha fazla keyif verir. Tuhaf gelebilir bu size... Bu türküyü ilk dinlediğimde çok küçüktüm ve o zamandan beri ne zaman duysam küçük ve yalnız bir kız çocuğu görüntüsü gelir gözümün önüne.

ELEDİM ELEDİM

Hepsinde bir tuhaflık var. Bu türküyü bundan sekiz sene evvel öylesine söylemiş ve kaydetmiştim. Ne yaptığımı, neden yaptığımı pek bilmiyordum da… ‘Garbiyeli’ albümünün hikâyesi öyle başladı. Annemin bana sık sık söylediği bir ninnidir ‘Eledim Eledim’. Çok küçüktüm tabii… İlk dinlediğim türkülerdendir. Babam anlattı: Bir kadının çocuğuna duyduğu aşkı ve özlemi anlatırmış bu türkü.

BİTMEZ TÜKENMEZ GECELER

Aşık Mahzuni Şerif çok cüretli bir kişilik. Tasvir gücü çok yüksek. Ben Göksun’luyum, o Afşin’li; hemşehri sayılırız yani. Türkü; gece, yolculuk ve hayatın sıkıntıları üzerine yapılmış. Çok daraldığım zamanlarda bana ışık tutar. Adeta beni bir yerden bir yere taşır.

SÖĞÜDÜN YAPRAĞI

Sivas yöresini anlatmaya gerek yok. Ozan ve türkülerin yöresidir orası. ‘Söğüdün Yaprağı’, Yılmaz Güney’i hatırlatıyor bana. Yılmaz Güney ve Hülya Koçyiğit’in oynadığı ‘Zeyno’ diye bir film vardır. Filmin son sahnesinde Hülya Koçyiğit ‘şu türküyü bir daha söyle’ der Yılmaz Güney’e. Ölmek üzeredir ama yine de türküyü söyler Güney.

FADIMAM

Sekiz yaşında bir konserde söyledim ben bu türküyü. İlk konserimde diyelim. Babam düzenlerdi o konserleri. 5 bin kişinin falan önünde söylemişimdir. Biri bu, diğeri de ‘Ayağımda Kundura’. Çok otantik, çok samimi bir türküdür. Yıllar sonra tekrar söylemek beni eskiye götürüyor.

YÜCE DAĞ BAŞINDA YANAR BİR IŞIK

‘Yüce Dağ Başı’ tasviri çok önemli benim için. Çok etkilenirim. Yalnızlığı bu kadar büyük ve derin veren başka bir tasvir yok. Öyle bir yalnızlık duygusu ki bu; asil, gizemli, seyreden… Anlatması zor yani. Gerçekten ‘Yüce Dağ Başı’ ifadesinin verdiği yalnızlığı karşılayan başka bir kelime grubu yok.

MECNUNUM LEYLA

İzzet Altınmeşe’nin ‘Leyla ile Mecnun’ filminde okuduğu türkü bu. Süleymaniye’de bakırcıda çıraklık yaparken doldurma kasetlerden dinlemiştim bir iki defa. 13 – 14 yaşlarındaydım. Hiç unutmadım sonra. O zamandan beri de sürekli söylerim. İzzet Abi televizyonda programlar yapıyor ama oralarda hiç söylemedi bu türküyü. Hatta çok güzel olmasına rağmen pek öyle kimseden de duymadım ben ‘Mecnunum Leyla’yı. Yıllarca bu türküyü nasıl söylerim diye düşündüm kendi kendime; sonunda söyledim.

BEN GİDERSEM SAZIM

‘Ben Gidersem Sazım’, Âşık Veysel’in en önemli eserlerinden biridir. Âşık Veysel’in duruşunu, bakışını ve dünyayı algılayışını görürüz bu türküde. Bizim gibi Veysel’lerin sık sık başvurması gereken çok önemli bir adamdır Âşık Veysel. Ozan diyemem sadece. Bir filozof O... Hayatı kavramış ve bunu da tüm eserlerine aktarmıştır. Türküyü söylerken her defasında Âşık Veysel’den çekinir, dikkat ederim.


Jülide Karahan

Mart 2010/Anadolujet

...........