Daha çok ilk gençlikte olur. Nasıl derler, böyle içinizden bir şey yükselir ve tam boğazınızda durur kalır. Çok şey yapmak ister ama nasıl yapacağınızı, nereden başlayacağınızı, dahası o şeyin ne olduğunu bilemezsiniz. Bu durumda; bir müzeye, Resim Heykel Müzeleri’nden birine, gidiniz. Tıpkı Orhan Pamuk ve Mehmet Turgut gibi...
Büyüdükten yıllar sonra bir akşam babasına sorar Orhan Pamuk, resme yetenekli olduğumu nasıl anladınız diye… Babası ona, yedi yaşındayken çizdiği bir resmi hatırlatır: “Bir ağaç resmi yaptın. Bir de dalına karga kondurdun. Annenle birbirimize baktık. Çünkü resimdeki karga dala, tam bir karga gibi konmuştu.” Babasında aldığı desteğin de etkisiyle ressam olma hayaliyle büyüyen Pamuk, ilk gençliğinde adı Farsça’da karagül anlamına gelen güzel modelini/sevgilisini okuldan alıp, okulun hemen karşısındaki dolmuş durağından beş dakikada gittikleri İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’ne gidermiş. O günleri, İstanbul Hatıralar ve Şehir’de şöyle anlatıyor: “Müzeye, okuldan dolmuşla çok çabuk gidilebilen ve resimlerle dolu bomboş odalarında öpüşülebilen bir yer olarak ayağımız çok alışmıştı. Üstelik bizi şehrin hüznünden ve gittikçe artan soğuğundan da koruyordu. … Oysa kısa sürede müzede daha sonraki neşesiz günlerimizde bile vazgeçemeyeceğimiz alışkanlıklar edinmiştik. … Bir zamanlar Dolmabahçe Sarayı’nın veliaht dairesi olan bu odalara yalnızca boş ve elverişli oldukları ya da İstanbul’un yorucu yoksulluğunun yanında Osmanlı’nın son devir ihtişamı için, yani yüksek tavanları, harika balkon demirleri ve çoğu yanlarındaki duvara asılı resimlerden çok daha güzel bir boğaz manzarasına bakan yüksek pencereleri için değil, sevdiğimiz bir resim için de geliyorduk. Bu, Halil Paşa’nın Yatan Kadın adlı tablosuydu. … Mavi bir sedire genç bir kadın, tıpkı bu resmi ilk görünce şaşıran benim hevesli modelim gibi ayakkabılarını çıkararak uzanmış ve ressama (kocasına?) kederle bakarken tıpkı sevgilimin sık sık yaptığı gibi bir elini başına yastık etmişti.”
Hepimiz biliyoruz. Ressam değil, mimar hiç değil; yazar oldu Orhan Pamuk. Ama Saf ve Düşünceli Romancı’da anlattığı gibi; kafasında, ruhunda olup bitenleri, tıpkı bir ressamın dağlar, ovalar, ormanlar, nehirler, kayalıklarla kaplı rengârenk, karmaşık ve hareketli bir manzarayı kesinlik ve açıklıkla resmetmesi gibi, anlatabilmek istedi. Çünkü ona göre, roman yazmak kelimelerle resim yapmak, roman okumak da başkalarının kelimeleriyle kafamızda resimler canlandırmaktı.
Başka yıllarda ve başka bir şehirde ama benzer bir şekilde; dede mesleği fotoğrafçılığın üçüncü kuşak temsilcisi Mehmet Turgut da bir dönemini Ankara Resim ve Heykel Müzesi’nde geçirdi. Anadolujet Dergisi’nin Eylül sayısına verdiği röportajda anlattığı üzere: "İyi bir esnaf, iyi bir fotoğrafçı, doğru düzgün bir adam olduktan sonra; 30 yaşımdan sonra kopup geldim İstanbul'a. O zamana kadar Ankara'daydım. Yapacak çok fazla şey yoktur orada, o yüzden mecburen işinizi yaparsınız. … Elimden gelen tek şey fotoğraf çekmekti ama bundan hiç de memnun değildim. Benim için çok sıradan bir şeydi. Düşünün, babaannem bile fotoğraf çekerdi. Bir şeyler yapmak istiyor ama ne yapacağımı bilmiyordum. Her gün Ankara Resim Heykel Müzesi'ne gidiyor, sabahtan akşama kadar resim çalışıyordum. Neden yapıyordum bunu; belli değil. Hani ağlamadan önce boğazınıza bir şey düğümlenir, yutkunsanız da yok olmaz. İşte öyle bir hâl içindeydim. İçimde bir sürü duygu vardı ve onları nasıl atacağımı bilmiyordum. Bir gece, bir noktada, kendi kendime, istediğim resimleri neden fotoğrafla yapmıyorum ki dedim ve başladım."
Araştırsak, Türkiye'deki bir elin parmağınca resim heykel müzesinin kim bilir daha kimlerin boğazındaki düğümleri çözdüğüne şahit olacağız. Sadece 4 taneler; İstanbul, Ankara, İzmir ve Erzurum'da... Son ikisi epey mütevazı. İzmir’deki Konak’ta, içinde beş yüze yakın eser ya var ya yok. Erzurum’daki bir kültür merkezinin içinde ve sadece 61 resim sürekli teşhirde. 10 binden fazla eserin bulunduğu İstanbul'daki ise nicedir, 2006’dan beri restorasyon sebebiyle kapalı.
En iyi haber Ankara’dakinden. O, neredeyse 10 yıllık bir aranın ardından 13 Temmuz’da açıldı. Müzeyi gezen bir genç, yanındakine anlatıyordu geçenlerde: "Bu eserlerin orijinallerini ilk defa görüyorum. Hatta doğrusu, hayatımda ilk defa orijinal bir eser görüyorum." Koleksiyonunda 5000’e yakın eser bulunan müzede 750 parça teşhirde. Osman Hamdi Bey'den Abdülmecid Efendi'ye, Şeker Ahmet Paşa'dan Fikret Mualla'ya, Şevket Dağ'dan İbrahim Çallı'ya... Nasıl derler, böyle içinizden bir şey yükseliyor ve tam boğazınızda durakalıyorsa ziyaret etmenizde fayda var. İlham veriyor, bir şekilde...
***
İSTANBUL RESİM VE HEYKEL MÜZESİ
Atatürk, Dolmabahçe Sarayı Veliaht Dairesi'ni Güzel Sanatlar Akademisi'ne (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) tahsis etti ve Türkiye'nin ilk Resim ve Heykel Müzesi 20 Eylül 1937'de açıldı. Şeker Ahmet Paşa, Giritli Hüseyin, Süleyman Seyyid, Hüseyin Zekai Paşa ve Osman Hamdi Bey’in tablolarını da içeren koleksiyonda; 10 binden fazla resim, 600’den fazla heykel var.
***
ANKARA RESİM VE HEYKEL MÜZESİ
Mimar Arif Hikmet Koyunoğlu tarafından 1927 yılında inşa edilen müze binası, zamanında Atatürk’ün toplantılarının yanı sıra ilk opera, ilk tiyatro ve ilk sergiye ev sahipliği yapmış. Türk Ocakları Merkez Binası olarak projelendirilen yapı, Türk Ocakları’nın kapanmasından sonra Ankara Halkevi olarak hizmet vermiş ve 6 Nisan 1980’de Resim ve Heykel Müzesi olarak hizmete açılmış.
***
İZMİR RESİM VE HEYKEL MÜZESİ
İzmir Resim ve Heykel Müzesi, 9 Eylül 1952’de Kültürpark içinde bir galeri olarak açılmış. 1973 yılında, o zaman müdürlük görevini yürüten ressam Turgut Pura’nın çabalarıyla müzeye dönüşerek halen hizmet verdiği Konak’taki yeni binasına taşınmış.
***
ERZURUM RESİM VE HEYKEL MÜZESİ
Erzurum Resim Heykel Müzesi ve Galerisi Müdürlüğü, 1963 yılında Milli Eğitim Bakanlığı bünyesindeki Halk Eğitim Merkezi binasının üst katında hizmete açılmış. 1976 yılında Kültür Bakanlığı’na devredilen müze, Erzurum Kültür Merkezi kompleksi içinde hizmet vermeyi sürdürüyor.
JÜLİDE KARAHAN
ANADOLUJET / ARALIK 2011
...
28 Aralık 2011 Çarşamba
26 Aralık 2011 Pazartesi
Dali sergisine büyük ilgi
İlk sulu karla birlikte kışa teslim olan İstanbul'da gerçeküstü bir şeyler oluyor. 20. yüzyılın sürrealist ressamlarından Salvador Dali'nin sanat tarihine bıraktığı mirasın 121 parçası InArtis ve Kült işbirliğiyle Tophane-i Amire'de sergileniyor. Sergide üç bölüm var: İlahi Komedya, Sürrealizm İzleri ve Gala ile Akşam Yemeği.
Sergiyi gezmeye sağdan başladığımızda 'Sürrealizm İzleri'ni buluyoruz karşımızda. "Ben sürrealizmin ta kendisiyim." diyor zaten usta. Bu bölümde 9 adet renkli basım litografi var. Her biri 1971'de Paris'te yapılmış. İçlerinde saatler, koltuk değnekleri, kelebekler ve insanımsı yaratıklar... Düşle gerçek, hayalle plastik dünya bir arada ama karamsar bir şemsiye altında.
Hemen karşıda 'Gala ile Akşam Yemeği'... "Yemeklerin tümüne muazzam estetik ve ahlaki değerler ithaf ederim... Özellikle de ıspanağa." diyen Salvador Dali, seriyi tamamen keyif almaya adanmış ve diyet reçetelerinden itinayla uzak durmuş. Her biri yine 1971'de resmedilen 12 renkli litografinin hikâyesi Dali'nin bir çocukluk hayaline göndermeli. Anlatıldığına göre; ufaklığından beri aşçı olmayı hedefleyen Dali, bu hayalini ancak 68 yaşında gerçekleştirebilmiş; hem de efsane restoran ve aşçıların tariflerinden ilham alarak... Bir de tabii tabak değil, taş üzerine; yiyecek değil, boya ve mürekkeple... Çok renkli ve bol ışıklı seride, parası olmadığı için açlıktan ölmek üzere olan bir sanatçı imgesi var. Durumdan şikâyetçi mi? Katiyen. Bilakis, sanatı yemek yer gibi tüketmenin keyfini sürmekte.
Serginin son ve en kalabalık bölümünde Dante'nin uzun soluklu şiiri 'İlahi Komedya' işlenmiş. Sebebi, 1950'li yılların başlarında dönemin İtalyan hükümetinin Dante'nin 700. doğum günü şerefine Dali'den İlahi Komedya'yı resimlemesini istemesi. Çokça eleştiri alsa da Dali, 100 parça suluboyayı itinayla yapmış ve onları dönemin uzman ağaç oymacılarına yeniden ürettirmiş. Baskısı sıkı sıkı kontrol edilen 3000'in üzerindeki ahşap blok, baskı işi bitince hemen yok edilmiş. Bu durum Dali'nin projeye maddi nedenlerden çok; edebi, sanatsal ve ruhani olarak ilgi duyduğunun en birinci göstergesiymiş. Haklı olarak... Çünkü Dante'nin günahkârların ruhlarının dehşet verici hallerini ve acı çekişlerini betimlemesi Dali'ye epey ilham vermiş. Sadece ilham... Çünkü sanat otoritelerine göre; Dali'nin çizimleri İlahi Komedya metninin illüstrasyonlarından çok, onun sürrealist yöntemiyle uyguladığı yorumlarmış. Aynı sanat otoritelerine göre seri; Dali'nin sanatsal gelişiminin de bir özeti.
Yaklaşık 1 milyon liraya mal olan 'Dali' üst başlıklı sergi, Tophane-i Amire'nin geniş ve yüksek alanında küçük, karamsar ve bir o kadar da katmanlı bir dünya vaat ediyor. Herkes Dali için farklı bir betimleme seçebilir kendine: Sürrealist provokatör, mistisizm yoluyla anlamın peşinde koşan Katalan, eşine alabildiğine âşık bir koca, deli bir renk ustası, garip ve komik bir tiyatro oyuncusu... Seçim için son tarih 26 Şubat.
***
Ne hayat!
1904 Katalonya doğumlu Salvador Dali, yaşamı boyunca sadece eserleriyle değil sıra dışı yaşamıyla da epey dikkat çekti. Paul Eluard'ın eşi Gala'dan, tanıştığı anda etkilenip sonunda onunla evlenmesi hayatının belki de en büyük skandalıydı. 1936'da Londra Uluslararası Sürrealist Sergisi'nde sahneye dalgıç tulumuyla çıkması da unutulmaz gariplikleri arasındaydı. Salvador Dali, 1989'da Figueras Hastanesi'nde vefat etti.
***
Hatırlatma
Salvador Dali, İstanbul'a bir kez daha, 2008 sonunda misafir olmuştu. Sakıp Sabancı Müzesi'ndeki 'İstanbul'da bir Sürrealist: Salvador Dali' isimli sergide; 33 resim, 113 çizim, 111 gravür ve 12 litografi vardı. İlk beş günde toplam 8 bin 132 kişinin ziyaret ettiği sergi; mektup, fotoğraf, not ve belgelerle zenginleşmiş ve retrospektif bir bakış vaat etmişti.
JÜLİDE KARAHAN
ZAMAN KÜLTÜR / 26.12.11
Sergiyi gezmeye sağdan başladığımızda 'Sürrealizm İzleri'ni buluyoruz karşımızda. "Ben sürrealizmin ta kendisiyim." diyor zaten usta. Bu bölümde 9 adet renkli basım litografi var. Her biri 1971'de Paris'te yapılmış. İçlerinde saatler, koltuk değnekleri, kelebekler ve insanımsı yaratıklar... Düşle gerçek, hayalle plastik dünya bir arada ama karamsar bir şemsiye altında.
Hemen karşıda 'Gala ile Akşam Yemeği'... "Yemeklerin tümüne muazzam estetik ve ahlaki değerler ithaf ederim... Özellikle de ıspanağa." diyen Salvador Dali, seriyi tamamen keyif almaya adanmış ve diyet reçetelerinden itinayla uzak durmuş. Her biri yine 1971'de resmedilen 12 renkli litografinin hikâyesi Dali'nin bir çocukluk hayaline göndermeli. Anlatıldığına göre; ufaklığından beri aşçı olmayı hedefleyen Dali, bu hayalini ancak 68 yaşında gerçekleştirebilmiş; hem de efsane restoran ve aşçıların tariflerinden ilham alarak... Bir de tabii tabak değil, taş üzerine; yiyecek değil, boya ve mürekkeple... Çok renkli ve bol ışıklı seride, parası olmadığı için açlıktan ölmek üzere olan bir sanatçı imgesi var. Durumdan şikâyetçi mi? Katiyen. Bilakis, sanatı yemek yer gibi tüketmenin keyfini sürmekte.
Serginin son ve en kalabalık bölümünde Dante'nin uzun soluklu şiiri 'İlahi Komedya' işlenmiş. Sebebi, 1950'li yılların başlarında dönemin İtalyan hükümetinin Dante'nin 700. doğum günü şerefine Dali'den İlahi Komedya'yı resimlemesini istemesi. Çokça eleştiri alsa da Dali, 100 parça suluboyayı itinayla yapmış ve onları dönemin uzman ağaç oymacılarına yeniden ürettirmiş. Baskısı sıkı sıkı kontrol edilen 3000'in üzerindeki ahşap blok, baskı işi bitince hemen yok edilmiş. Bu durum Dali'nin projeye maddi nedenlerden çok; edebi, sanatsal ve ruhani olarak ilgi duyduğunun en birinci göstergesiymiş. Haklı olarak... Çünkü Dante'nin günahkârların ruhlarının dehşet verici hallerini ve acı çekişlerini betimlemesi Dali'ye epey ilham vermiş. Sadece ilham... Çünkü sanat otoritelerine göre; Dali'nin çizimleri İlahi Komedya metninin illüstrasyonlarından çok, onun sürrealist yöntemiyle uyguladığı yorumlarmış. Aynı sanat otoritelerine göre seri; Dali'nin sanatsal gelişiminin de bir özeti.
Yaklaşık 1 milyon liraya mal olan 'Dali' üst başlıklı sergi, Tophane-i Amire'nin geniş ve yüksek alanında küçük, karamsar ve bir o kadar da katmanlı bir dünya vaat ediyor. Herkes Dali için farklı bir betimleme seçebilir kendine: Sürrealist provokatör, mistisizm yoluyla anlamın peşinde koşan Katalan, eşine alabildiğine âşık bir koca, deli bir renk ustası, garip ve komik bir tiyatro oyuncusu... Seçim için son tarih 26 Şubat.
***
Ne hayat!
1904 Katalonya doğumlu Salvador Dali, yaşamı boyunca sadece eserleriyle değil sıra dışı yaşamıyla da epey dikkat çekti. Paul Eluard'ın eşi Gala'dan, tanıştığı anda etkilenip sonunda onunla evlenmesi hayatının belki de en büyük skandalıydı. 1936'da Londra Uluslararası Sürrealist Sergisi'nde sahneye dalgıç tulumuyla çıkması da unutulmaz gariplikleri arasındaydı. Salvador Dali, 1989'da Figueras Hastanesi'nde vefat etti.
***
Hatırlatma
Salvador Dali, İstanbul'a bir kez daha, 2008 sonunda misafir olmuştu. Sakıp Sabancı Müzesi'ndeki 'İstanbul'da bir Sürrealist: Salvador Dali' isimli sergide; 33 resim, 113 çizim, 111 gravür ve 12 litografi vardı. İlk beş günde toplam 8 bin 132 kişinin ziyaret ettiği sergi; mektup, fotoğraf, not ve belgelerle zenginleşmiş ve retrospektif bir bakış vaat etmişti.
JÜLİDE KARAHAN
ZAMAN KÜLTÜR / 26.12.11
25 Aralık 2011 Pazar
SANAT/HAYAT: Eczacıbaşı iyi polis Kocabıyık kötü polis
İKSV; sadece festival düzenlemekle yetinmeyen, daha aktif ve müdahil bir kurum olmak istediğinin mesajlarını epeydir veriyor. Niyeti, kültür sanat politikalarının oluşturulmasında etkin rol almak. Geçtiğimiz hafta düzenlenen basın kahvaltısında konuşulanlar durumun kanıtı. İşte toplantının notları…
İKSV Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı ve İKSV Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Ahmet Kocabıyık'ın katıldığı kahvaltının asıl meselesi, İKSV'nin Emek Sineması ve Serkildoryan Kompleksi için proje hazırlamak istediğini, kamuoyuna duyurmaktı. Sevinçle karşıladık.
Ancak bu, sadece, "Bize 6 ay gibi bir süre verilirse bir proje hazırlarız. Beğenilirse uygulanır." açıklamasıydı. Bir adımdı. Emek - henüz - kurtulmuş değil.
Eczacıbaşı, "Taraflarla görüştünüz mü? Mevcut projeyi anlayabildiniz mi?" sorusuna "Taraflarla bir toplantı yaptık ama verimli sonuçlar alamadık. Yapılan açıklamalar yeterli değil ki siz de hâlâ soruyorsunuz. Projeyi uygulayacak olanlar sizi karşılarına alıp anlatmalı." cevabını verdi.
Toplantının öne çıkan bir diğer konusu AKM'ydi. Eczacıbaşı, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın, konuyu bakanlığın imkânlarıyla çözeceğine dair yaptığı açıklamadan duyduğu memnuniyeti dile getirdi ve günah çıkarır nitelikte ekledi: "Dünyanın en prestijli grupları, orkestraları İstanbul'a geliyor ve biz onlara kongre merkezlerini göstermek durumunda kalıyoruz. Bunun çok çeşitli olumsuz etkileri var. Kısıtlı sayıda izleyiciye hitap ediyoruz. Büyük eleştirilerle karşılaşıyoruz. Etkinlikleri tabii ki çok sayıda sanatsever, özellikle de genç izlemek istiyor. Bu imkânı bulamayınca da vakfımızı hedef alıyor. Ne yazık ki az sayıda izleyiciyle bu etkinlikleri yapabilmemiz için bilet fiyatlarını belli bir düzeyde tutmamız gerekiyor. Olanaklarımız kısıtlı."
Bu noktada konu, kamu katkısına bağlandı. Eczacıbaşı'nın söylemi geçmiş yıllardakinden biraz farklıydı: "Kamu katkıları çok düşük ama biz bundan yakınmıyoruz. Bu katkıların ne kadar büyük imkânsızlıklarla sağlandığını biliyoruz. Bakanımız kültür konusuna ayrılan bütçeyi arttırmak için büyük çaba harcıyor. Bu çabaları görüyoruz. Çok düşük kamu katkısıyla etkinliklerimizi gerçekleştirdik, gerçekleştirmeye devam edeceğiz. Fakat kültür sanat altyapısı ve mekân sorunu bizi aşıyor."
Biraz sonra devreye - kötü polis olarak - Ahmet Kocabıyık girdi: "2012, 2011'den daha zor olacak. Artmış olan finansman maliyetleri bunu gösteriyor. Öte yandan İKSV 40 yaşında. 40 yıldır görev yapan bir kuruma farklı bir gözle bakılması gerekir. Bülent Bey söylemiyor ama kamunun yüksek ilgisini bekliyoruz."
Ekonomik sorunlarla baş edemeyen Avrupa ülkelerinin kültür endüstrisine ağırlık verdiği yönündeki bilgi ve Eczacıbaşı ile Borusan Holding'in bu konudaki tutumuyla ilgili soru ise Kocabıyık'ın "Türkiye'de kültür sanat alanında kaç kişinin çalıştığını araştırıyor ve durumumuzu dünyayla karşılaştırıyoruz. Türkiye'de çalışan nüfusun yüzde 0,5'i, İtalya'da ise yüzde 9'u kültür sanat alanında çalışıyor. Ciddi bir fark. Bu sayı yüzde 5'e çıksa işsizlik sorununun çözümüne katkı yapar." açıklamasıyla geçiştirildi.
JÜLİDE KARAHAN
ZAMAN PAZAR / 25.12.11
İKSV Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı ve İKSV Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Ahmet Kocabıyık'ın katıldığı kahvaltının asıl meselesi, İKSV'nin Emek Sineması ve Serkildoryan Kompleksi için proje hazırlamak istediğini, kamuoyuna duyurmaktı. Sevinçle karşıladık.
Ancak bu, sadece, "Bize 6 ay gibi bir süre verilirse bir proje hazırlarız. Beğenilirse uygulanır." açıklamasıydı. Bir adımdı. Emek - henüz - kurtulmuş değil.
Eczacıbaşı, "Taraflarla görüştünüz mü? Mevcut projeyi anlayabildiniz mi?" sorusuna "Taraflarla bir toplantı yaptık ama verimli sonuçlar alamadık. Yapılan açıklamalar yeterli değil ki siz de hâlâ soruyorsunuz. Projeyi uygulayacak olanlar sizi karşılarına alıp anlatmalı." cevabını verdi.
Toplantının öne çıkan bir diğer konusu AKM'ydi. Eczacıbaşı, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın, konuyu bakanlığın imkânlarıyla çözeceğine dair yaptığı açıklamadan duyduğu memnuniyeti dile getirdi ve günah çıkarır nitelikte ekledi: "Dünyanın en prestijli grupları, orkestraları İstanbul'a geliyor ve biz onlara kongre merkezlerini göstermek durumunda kalıyoruz. Bunun çok çeşitli olumsuz etkileri var. Kısıtlı sayıda izleyiciye hitap ediyoruz. Büyük eleştirilerle karşılaşıyoruz. Etkinlikleri tabii ki çok sayıda sanatsever, özellikle de genç izlemek istiyor. Bu imkânı bulamayınca da vakfımızı hedef alıyor. Ne yazık ki az sayıda izleyiciyle bu etkinlikleri yapabilmemiz için bilet fiyatlarını belli bir düzeyde tutmamız gerekiyor. Olanaklarımız kısıtlı."
Bu noktada konu, kamu katkısına bağlandı. Eczacıbaşı'nın söylemi geçmiş yıllardakinden biraz farklıydı: "Kamu katkıları çok düşük ama biz bundan yakınmıyoruz. Bu katkıların ne kadar büyük imkânsızlıklarla sağlandığını biliyoruz. Bakanımız kültür konusuna ayrılan bütçeyi arttırmak için büyük çaba harcıyor. Bu çabaları görüyoruz. Çok düşük kamu katkısıyla etkinliklerimizi gerçekleştirdik, gerçekleştirmeye devam edeceğiz. Fakat kültür sanat altyapısı ve mekân sorunu bizi aşıyor."
Biraz sonra devreye - kötü polis olarak - Ahmet Kocabıyık girdi: "2012, 2011'den daha zor olacak. Artmış olan finansman maliyetleri bunu gösteriyor. Öte yandan İKSV 40 yaşında. 40 yıldır görev yapan bir kuruma farklı bir gözle bakılması gerekir. Bülent Bey söylemiyor ama kamunun yüksek ilgisini bekliyoruz."
Ekonomik sorunlarla baş edemeyen Avrupa ülkelerinin kültür endüstrisine ağırlık verdiği yönündeki bilgi ve Eczacıbaşı ile Borusan Holding'in bu konudaki tutumuyla ilgili soru ise Kocabıyık'ın "Türkiye'de kültür sanat alanında kaç kişinin çalıştığını araştırıyor ve durumumuzu dünyayla karşılaştırıyoruz. Türkiye'de çalışan nüfusun yüzde 0,5'i, İtalya'da ise yüzde 9'u kültür sanat alanında çalışıyor. Ciddi bir fark. Bu sayı yüzde 5'e çıksa işsizlik sorununun çözümüne katkı yapar." açıklamasıyla geçiştirildi.
JÜLİDE KARAHAN
ZAMAN PAZAR / 25.12.11
Kaydol:
Yorumlar (Atom)