Önce, “Yaşantımda bazı değişiklikler yaptım. Radikal kararlar verdim, kendime güvenim arttı. Yeni bir değişim başlatacağım yakında...” yazdı. Sonra, “Bir: Müzik dünyasında işe yaramayan, ayak bağı olan kişilerle irtibat kesilecek; İki: İnsan sevgisi olmayan, insana değer vermeyenlere güle güle...” En son da “Bu sadece müzikle ilgili değil… Zamanımız ve sağlığımız çok değerli. Geçmişte çok lüzumsuz tükettiğimi fark ettim, artık aklım başıma geldi.”… Tüm bunları caz müzisyeni, piyanist ve besteci Kerem Görsev yazdı; twitter’da. Devamını merak ettik, yanına gittik.
‘Therapy’nin üzerinden epey geçti. Yeni bir albüm yok mu yakında?
Aslında üç ayrı albüm üzerinde çalışıyorum. Biri, Tribute to Bill Evans projesi. Yazılıyor şu anda. Besteci, caz piyanisti, orkestra şefi ve aranjör; dünyanın yaşayan son efsane müzisyeni Alan Broadbent yazıyor. 6’sı bitti. Bestelerimi alıyor, senfonik orkestraya aranje ediyor. Dünyada onun gibisi yok. Bir de Tribute to George Shearing projesi var. Bunlar iki ayrı albüm olacak. Bir de benim başka bir çalışmam var. Haziran’da Amerika’ya gidip quintet formatında çalacağım. Küçük, 5 kişilik bir albüm olacak. 2013’te de Tribute to Bill Evens’ı kaydedersek harika olur. Finansal engeller çıkmaz inşallah. 250 bin dolar gerekli çünkü.
Nasıl çıkacak o kadar para?
Çıkmayacak. Bakın ‘Therapy’e 110 bin dolar harcandı. 80’i cebimden gitti. Yıllardır biriktirdiğimi, varımı yoğumu, yaşlılık sigortamı albüme yatırdım. Yaşlanınca ne olacak bakalım… Gerçi insan kendine iyi baktıktan, namusu, şerefi ve haysiyetiyle yaşadıktan sonra… Bir şey olmaz. Benim bütün derdim bu. Güzel müzikler yapmak, onları kızıma miras bırakmak, ülkeme hediye etmek...
Kızınız kaç yaşında?
12
Maşallah. Kaç yıldır evlisiniz?
1996’da evlendim ama eşimle 1986’da tanışmıştım. Amerika’da okuyordu, bir konserimde karşılaşmıştık. 1994’te Türkiye’ye döndü, evlendik. İyi bir aile hayatım var ve bunu korumaya çalışıyorum. Bu açıklamalarımdan dolayı yobaz mısın filan diye eleştirildiğim oluyor ama ben inançlı bir insanım. Aile benim için önemli. Eve geç gideyim, içip içip gezeyim… Öyle alışkanlıklarım yok benim.
Çok güzel… Müzisyenlerin hayatları biraz daha düzensiz sanılır. Hatta caz müziğin kulüp müziği olarak algılandığı düşünüldüğünde…
Yerin dibine girsin. Çok sinirleniyorum. Ben emek verirken, beyin hücrelerimi harcarken birilerinin yemek yiyip içki içmesine çok sinirleniyorum. İçkiyle aram hiç yok. Sigarayı da 94 yılında bıraktım. Uzun zamandır restoran, bar ve kulüplerde çalmıyorum. Sadece konser salonlarında çalıyorum. 25 sene çaldım öyle yerlerde. Ama birilerinin çan çan konuşması, garsonun gelip geçmesi ve çatal bıçak sesleri beni bezdirdi. Şimdi ne olursa olsun çalmıyorum. İnatçıyımdır ben. Bir şeye hayır dersem hayatta yapmam. Kolumu kesip yerim, kasaba minnet etmem. İçimdeki şeytanı yenmeyi her zaman başarmışımdır. Hele şimdi 51 yaşındayım, daha da olgunlaştım, maneviyatım arttı, dinginleştim. Hayat tecrübesi tabii. Rahatım şimdi. Keyfim yerinde. Biliyorum ki sadece Kerem Görsev Trio’yu dinlemek isteyenler geliyor konserime. Dinliyorlar huşu içinde. İlçe belediyelerinin düzenlediği konserlerde çalıyorum. Biletler ucuz. İnsanlar yığınla geliyor. Sadece müzik dinlemek için. Onları heyecanlandıracak şeyler çalıyorum.
Klasik caz çalıyorsunuz değil mi?
Evet. Benim işim klasik kökenli caz müziği. Tahta müziği yani. Elektronik değil. Kontrbas, piyano, davul... Trio, senfoni ve quintet olabilir ama klasik… Senteze karşıyım. Benim duruşum başka. Hoşlanmıyorum. Dinlerken de… Samimi gelmiyor bana. Duruşunuz neyse o olmalı. Mesela ben son 15 senedir sadece kendi bestelerimi çalıyorum. Yaşadığım hikâyeleri müziğe döküp toplumla paylaşıyorum. Her parçamın ayrı bir hikâyesi ve gizli bir kahramanı var. Kendi müziklerimle, kendi hikâyelerimle bir yere varmaya çalışıyorum. Müzik bir anlatım sanatı. Anlatmak istediğimi parmaklarımla anlatıyorum, söz yok benim müziğimde. Dürüst olmazsan izleyici fark eder zaten. Çaldığın müzikte samimiyet, inandırıcılık ve hikâye yoksa albümü dinlerken bile ortaya çıkar o. Bu albümde bir problem var, der izleyici. Önemli şeyler bunlar. İnsan ömrü çok kısa. O kadar kısa ki… Ben 1967’de girdim konsevatuvara… Daha dün gibi. Elimizde bir hayat paketi var. İyi kullanıp bizden sonrakilere, ülkemize, ailemize güzel şeyler bırakmamız lazım. Yetenekle bitmiyor, insanlık gerekiyor.
Siz yola Belediye Konservatuarı'yla çıktınız. Şimdi caz eğitimi almak isteyen gençler ne yapsın, nereye başvursun, yola nasıl çıksın?
Şimdiki gençlerin işi bir yandan zor, bir yandan kolay. Önce internette uğraşacak, didinecek, biraz pişecek. Sonra da yurtdışındaki okullara başvuracak, kabul alacak. Eskiden Bilgi Üniversitesi’nde caz bölümü vardı. Oradan çok iyi müzisyenler çıktı. Ama kapandı. Ondan önce Bilkent’te vardı, o da kapandı. Şimdi Hacettepe’de var ama o da yakında kapanır. Önümüzdeki dönem Yaşar Üniversitesi’nde açılacakmış, o da fazla uzun sürmez. Çünkü masraflar çok fazla. Hocalar Amerika’dan geliyor. Her dönem başka bir hoca geliyor. Bir sömestr biri, öbür sömestr diğeri… Caz moda müziği değil. Caz bölümü açacak üniversitenin para kazanmayı unutması; inançlı ve istekli olması gerek. Yoksa olmaz. Olmadı zaten…
****
HAYATI
28 Haziran 1961'de İstanbul'da doğan Kerem Görsev müzik eğitimine 1967 yılında İstanbul Belediye Konservatuarı'nda başladı ve 1972 yılından sonra İstanbul Devlet Konservatuarı'nda devam etti. İlk beste denemelerine 90’lı yıllarda başlayan Görsev, 1994 yılında ilk albümü ‘Hands and Lips’i çıkardı. Kontrbasta Kağan Yıldız ve davulda Ferit Odman ile birlikte çalışan Görsev’in son albümü ‘Therapy’ 2010 sonunda çıktı.
Jülide Karahan
Gençlik ve Spor Bakanlığı Dergisi Şubat 2012
29 Şubat 2012 Çarşamba
26 Şubat 2012 Pazar
SANAT/HAYAT Mustafa Kemal'in 'Atatürk'süz ıslak imzaları
Galatasaray Lisesi'nden Nur Hamamı'na doğru inerken; sol tarafta Meşrutiyet Caddesi ve İngiliz Konsolosluğu, sağ tarafta ise Dudu Odaları Sokağı... O sokağın hemen başında, sağ tarafta yenilenmiş bir bina: Pera Mezat.
Bugün saat 13.00'te bir müzayede var orada ama çok mühim değil... Her zamanki gibi; paralar, madalyalar, efemeralar... Mühim olan, binanın kendini bir sürü şeye adaması; satış, sergi, teşhir, müzayede... Ayda bir de fuar; antika üzerine, bitpazarı tadında. Sahibi, Mehmet Gacıroğlu iddialı: "Sergi salonumuz hiç boş kalmayacak. Hat, antika, efemera, fotoğraf, gravür, hatta çağdaş sanat..." Hatta bir kulis bilgisi... Yapı Kredi Kültür Merkezi'nden bir görevli: "Kâzım Taşkent Sanat Galerisi ve Sermet Çifter Salonu kapandığından beri sergi açacak yer bulamıyoruz, belki burada bir şeyler yaparız..." Pera Mezat'ın resmî açılışı 8 Nisan'da. Aynı gün bir de müzayede... Ve işte o gün çok önemli belgeler çıkabilir karşımıza. Mesela Mustafa Kemal'in Atatürk soyadını almadan önce bizzat yazıp imzaladığı birtakım belgeler... Tam 14 parça ve şu anda her biri okumada...
***
Garsonun gelip geçmesi ve çatal bıçak sesleri
Alaçatı'da, 2011'in son aylarında, kısa soluklu bir caz festivali düzenlemişti. Çok iyi geçmiş olmalı ki ikincisi için yılın son çeyreği beklenemedi. Bu defa epey uzun soluklu olacak festival iki gün önce başladı. Bu akşam Kerem Görsev & Allan Haris var sahnede; Bu'ra Lokal'de. Söz konusu Kerem Görsev olunca... Geçtiğimiz günlerde yazdı zaten twitter'da: "Bu sadece müzikle ilgili değil... Zamanımız ve sağlığımız çok değerli. Geçmişte çok lüzumsuz tükettiğimi fark ettim, artık aklım başıma geldi." Görsev, üç ayrı albüm üzerinde çalışıyor şu anda. Biri, 2013'te bitmesi beklenen/umulan Tribute to Bill Evans projesi. Besteci, caz piyanisti, orkestra şefi ve aranjör; dünyanın yaşayan efsane müzisyenlerinden Alan Broadbent yazıyor. 6'sı bitti. İkincisi, Tribute to George Shearing projesi... Üçüncüsü ise Haziran'da Amerika'da quintet formatında çalınacak bir albüm... Kimi açıklamaları sebebiyle yobaz mısın diye eleştirilse de çok huzurlu Görsev şu günlerde: "İyi bir aile hayatım var ve bunu korumaya çalışıyorum. Eve geç gideyim, içip içip gezeyim... Öyle alışkanlıklarım yok benim. Uzun zamandır restoran, bar ve kulüplerde çalmıyorum. 25 sene çaldım öyle yerlerde. Ama birilerinin çan çan konuşması, garsonun gelip geçmesi ve çatal bıçak sesleri beni bezdirdi. Şimdi ne olursa olsun çalmıyorum. İnatçıyımdır ben. Bir şeye hayır dersem hayatta yapmam. Kolumu kesip yerim, kasaba minnet etmem. İçimdeki şeytanı yenmeyi her zaman başarmışımdır. Hele şimdi 51 yaşındayım, daha da olgunlaştım, maneviyatım arttı, dinginleştim. Hayat tecrübesi tabii. Rahatım şimdi. Keyfim yerinde. Biliyorum ki sadece Kerem Görsev Trio'yu dinlemek isteyenler geliyor konserime."
Bu arada, Alaçatı Belediyesi'nin desteklediği festival kapsamında gerçekleşecek iki etkinliğin-23 Nisan Kahvaltıda Jazz ve 13 Mayıs Sokakta Jazz-gelirlerinin bir kısmı HAYTAP Hayvan Hakları Federasyonu'nun öneri ve tavsiyeleriyle belirlenecek ihtiyaçlarda kullanılacak. Bahar ortasına kadar devam edecek festivale 10 bin kişinin katılması bekleniyor. Bilgi için: www.alacatijazzruzgari.com
Jülide Karahan
26 Şubat 2012/Zaman Pazar
Bugün saat 13.00'te bir müzayede var orada ama çok mühim değil... Her zamanki gibi; paralar, madalyalar, efemeralar... Mühim olan, binanın kendini bir sürü şeye adaması; satış, sergi, teşhir, müzayede... Ayda bir de fuar; antika üzerine, bitpazarı tadında. Sahibi, Mehmet Gacıroğlu iddialı: "Sergi salonumuz hiç boş kalmayacak. Hat, antika, efemera, fotoğraf, gravür, hatta çağdaş sanat..." Hatta bir kulis bilgisi... Yapı Kredi Kültür Merkezi'nden bir görevli: "Kâzım Taşkent Sanat Galerisi ve Sermet Çifter Salonu kapandığından beri sergi açacak yer bulamıyoruz, belki burada bir şeyler yaparız..." Pera Mezat'ın resmî açılışı 8 Nisan'da. Aynı gün bir de müzayede... Ve işte o gün çok önemli belgeler çıkabilir karşımıza. Mesela Mustafa Kemal'in Atatürk soyadını almadan önce bizzat yazıp imzaladığı birtakım belgeler... Tam 14 parça ve şu anda her biri okumada...
***
Garsonun gelip geçmesi ve çatal bıçak sesleri
Alaçatı'da, 2011'in son aylarında, kısa soluklu bir caz festivali düzenlemişti. Çok iyi geçmiş olmalı ki ikincisi için yılın son çeyreği beklenemedi. Bu defa epey uzun soluklu olacak festival iki gün önce başladı. Bu akşam Kerem Görsev & Allan Haris var sahnede; Bu'ra Lokal'de. Söz konusu Kerem Görsev olunca... Geçtiğimiz günlerde yazdı zaten twitter'da: "Bu sadece müzikle ilgili değil... Zamanımız ve sağlığımız çok değerli. Geçmişte çok lüzumsuz tükettiğimi fark ettim, artık aklım başıma geldi." Görsev, üç ayrı albüm üzerinde çalışıyor şu anda. Biri, 2013'te bitmesi beklenen/umulan Tribute to Bill Evans projesi. Besteci, caz piyanisti, orkestra şefi ve aranjör; dünyanın yaşayan efsane müzisyenlerinden Alan Broadbent yazıyor. 6'sı bitti. İkincisi, Tribute to George Shearing projesi... Üçüncüsü ise Haziran'da Amerika'da quintet formatında çalınacak bir albüm... Kimi açıklamaları sebebiyle yobaz mısın diye eleştirilse de çok huzurlu Görsev şu günlerde: "İyi bir aile hayatım var ve bunu korumaya çalışıyorum. Eve geç gideyim, içip içip gezeyim... Öyle alışkanlıklarım yok benim. Uzun zamandır restoran, bar ve kulüplerde çalmıyorum. 25 sene çaldım öyle yerlerde. Ama birilerinin çan çan konuşması, garsonun gelip geçmesi ve çatal bıçak sesleri beni bezdirdi. Şimdi ne olursa olsun çalmıyorum. İnatçıyımdır ben. Bir şeye hayır dersem hayatta yapmam. Kolumu kesip yerim, kasaba minnet etmem. İçimdeki şeytanı yenmeyi her zaman başarmışımdır. Hele şimdi 51 yaşındayım, daha da olgunlaştım, maneviyatım arttı, dinginleştim. Hayat tecrübesi tabii. Rahatım şimdi. Keyfim yerinde. Biliyorum ki sadece Kerem Görsev Trio'yu dinlemek isteyenler geliyor konserime."
Bu arada, Alaçatı Belediyesi'nin desteklediği festival kapsamında gerçekleşecek iki etkinliğin-23 Nisan Kahvaltıda Jazz ve 13 Mayıs Sokakta Jazz-gelirlerinin bir kısmı HAYTAP Hayvan Hakları Federasyonu'nun öneri ve tavsiyeleriyle belirlenecek ihtiyaçlarda kullanılacak. Bahar ortasına kadar devam edecek festivale 10 bin kişinin katılması bekleniyor. Bilgi için: www.alacatijazzruzgari.com
Jülide Karahan
26 Şubat 2012/Zaman Pazar
21 Şubat 2012 Salı
Kutlamalar büyük sergiler için fırsat!
İstanbul’daki Sakıp Sabancı Müzesi ile Hollanda'daki Rijksmuseum’un işbirliği sonucu Rembrandt yanı sıra Vermeer, Frans Hals ve Jan Steen’in de dâhil olduğu 59 sanatçıya ait 73 tablo, 19 desen ve 18 obje bugün itibariyle görücüye çıktı. 10 Haziran’a dek açık kalacak serginin adı 'Rembrandt ve Çağdaşları: Hollanda Sanatının Altın Çağı'. Ayrıntıları ve yakın geleceği Sakıp Sabancı Müzesi Müdürü Dr. Nazan Ölçer anlattı.
Osmanlı ile Hollanda ilişkilerinin 400. yılı mı müze ve sanat kurumlarına yarıyor yoksa müze ve sanat kurumları mı 400. yıla?
Hem o hem öbürü. 400. yıl olduğu için bize sergiler geliyor. İstanbul Modern’e, Pera’ya, Sabancı’ya… Bizden de Hollanda’ya gidecek tiyatrolar, konserler, gösteriler, çağdaş sanat sergileri var. Çünkü Hollanda’da hatırı sayılır bir Türk nüfusu yaşıyor. Hem Türkiye hem Hollanda vatandaşı; ikinci, üçüncü nesil… O nüfus Hollanda için önemli. O yüzden Hollanda’da oradaki Türklerin varlığına odaklı bir sürü faaliyet planlanıyor. İki ülkenin dışişleri bakanlıklarında birer hazırlık komitesi var; bu işlerin takibi için…
Siz, 2 yıl önce serginin hazırlıklarına başladığınızda 400. yılı göz önünde bulundurmuş muydunuz?
400. yıldan haberimiz tabii ki vardı. Kutlama yılları böyle büyük sergiler için iyi birer fırsat. Çünkü devlet de işin içinde ve bu durum eserlerin alınacağı yerler için kolaylık sağlıyor. Normal bir zamanda daha küçük düşünülürken 400. yıl kutlanıyor, ona layık bir sergi olmalı dediğimizde, ona göre hareket ediliyor. Çünkü düşünün, Hollanda gibi küçük ve istilalardan yeni kurtulmuş bir ülke 400 yıl önce güçlü bir imparatorlukla ilişki kurmuş. Bu durum onlar için gurur kaynağı. Ayrıca siyasi ilişkilerle birlikte iki ülkenin sanatçıları, gezginleri ve tüccarları arasında geliş gidişler başlıyor. Büyük bir ticaret var; birtakım ürünler gelip gidiyor, o ürünlerle birlikte bir Osmanlı modası yaşanıyor. Ki bu modanın rüzgârını Rembrandt ve Vermeer’in resimlerinde de görüyoruz. İki taraf için de su yüzüne çıkmamış, diplerde kalan kültür kökleri söz konusu.
Serginin; su yüzüne çıkmamış, diplerde kalmış bu kökleri yüzeye çıkarma gibi bir iddiası da var; değil mi?
Tabii ki… Galeriyle müzenin farkı burada ortaya çıkıyor. Bir galeri; tarihi, sosyal ve ekonomik boyutu gündeme getirme gibi bir sorumluluk üstlenmeyebiliyor. Ama bir müze, hele hele üniversiteyle ilişkisi olan bir müze, bir sergiyi kurgularken eserlerin oluşum sürecini ve geri plan bilgilerini sunmak durumunda. Biz de sergiyi bir dizi konferans ve sempozyumla destekliyoruz. Sergiyi gezenlerin sadece eserleri görüp mutlu olup gitmesini değil, farklı bir bakış açısıyla geçmişe bakmasını arzuluyoruz. Bir de serginin ismi, 'Rembrandt ve Çağdaşları: Hollanda Sanatının Altın Çağı'… Neden? Çünkü Avrupa’nın her tarafında imparatorluklar ve krallıklar varken ve kilise çok güçlüyken… Hollanda’da başka bir yönetim modeli var. Onlar şehir meclisleriyle yönetiliyor. Bu kadar sanatçı ve ressam bir anda, kısacık bir yüzyılda, yüzyıl bile değil, 80 yılda yetişiyor. Çünkü onları besleyen bir refah, eser sipariş eden sanatsever bir kitle var ve o kitle sadece kilise ve saray çevresi değil; sıradan vatandaşlar, tüccarlar… Eserler sadece kilise ve saray tarafından sipariş edilseydi dini tasvirler, portreler ve kahramanlık sahnelerinden ibaret olurdu. Ama sıradan vatandaşların siparişlerinde çiçekler, günlük yaşam sahneleri, ev içleri, ticaret sahneleri, ekmekçiler ve kasaplar var. Ressamlar günlük yaşamın içinde. Resimler bize o dönemin sosyal yaşamı hakkında emsalsiz bilgiler sunuyor. Sergiyi ziyaret edenlerin bunları da düşünmesini istiyorum.
Eserleri görmek elde bir; ama sergi ya da 400. yıl sona erdiğinde; kültürel, ticari, hatta siyasi anlamda bir hareketlilik olabilecek mi iki ülke arasında?
Tabii ki. Türkiye, Avrupalı mı değil mi diye bir sürü sorunun sorulduğu bir dönemde 400 yıla ulaşan köklü bir geçmişi masaya yatırıyoruz. Türklerin Avrupalılarla olan sıkı ilişkilerini gösteren... Ayrıca her kutlama, her sergi belli bir potansiyeli de beraberinde getirir, bir şeylere vesile olur. Örneğin… Böyle büyük sergiler sırasında çağdaş Türk yazarların kitapları ilgili ülkenin kitapçılarında başköşeleri tutar, çeviriler artar. Hatıra dükkânlarında Türkiye ile ilgili ürünler öne çıkar; lokumlar, tatlılar… Sergiler aynı geçmişteki büyük panayırlar gibi çok ayaklıdır aslında. Sadece ticari alışverişi değil, insanların ufkunu da açan ilişkiler tomarını da beraberinde getirir.
Osmanlı-Hollanda ilişkilerinin 400. yılını bir kenara bırakıp Sakıp Sabancı Müzesi – sanatsever ilişkisinin 10. yılına bakalım… Bu konuda ne gibi planlarınız var?
Kutlama Mayıs başında başlıyor; sürpriz çok. Alt kattaki aile salonlarını, sanki Sabancı ailesi kapıyı yeni kapatıp gitmiş gibi, ziyarete açacağız. Sakıp Bey’in anı odası dâhil... Sonra Osmanlı hat sanatı koleksiyonumuzu Türkiye'de hiç yapılmamış bir anlayış ve sistemle sergileyeceğiz. Ziyaretçiler eski harflerle oynayacak, yazılar yazacak, kompozisyonlar oluşturacak; hatta sergiyi tabletlerle gezecek. Bu sergileniş biçimi hat sanatını herkese sevdirecek; eski yazı bilsin, bilmesin… Hatta belki öğrenme isteği uyandıracak.
Jülide Karahan
Zaman Kültür
21 Şubat 2012
Osmanlı ile Hollanda ilişkilerinin 400. yılı mı müze ve sanat kurumlarına yarıyor yoksa müze ve sanat kurumları mı 400. yıla?
Hem o hem öbürü. 400. yıl olduğu için bize sergiler geliyor. İstanbul Modern’e, Pera’ya, Sabancı’ya… Bizden de Hollanda’ya gidecek tiyatrolar, konserler, gösteriler, çağdaş sanat sergileri var. Çünkü Hollanda’da hatırı sayılır bir Türk nüfusu yaşıyor. Hem Türkiye hem Hollanda vatandaşı; ikinci, üçüncü nesil… O nüfus Hollanda için önemli. O yüzden Hollanda’da oradaki Türklerin varlığına odaklı bir sürü faaliyet planlanıyor. İki ülkenin dışişleri bakanlıklarında birer hazırlık komitesi var; bu işlerin takibi için…
Siz, 2 yıl önce serginin hazırlıklarına başladığınızda 400. yılı göz önünde bulundurmuş muydunuz?
400. yıldan haberimiz tabii ki vardı. Kutlama yılları böyle büyük sergiler için iyi birer fırsat. Çünkü devlet de işin içinde ve bu durum eserlerin alınacağı yerler için kolaylık sağlıyor. Normal bir zamanda daha küçük düşünülürken 400. yıl kutlanıyor, ona layık bir sergi olmalı dediğimizde, ona göre hareket ediliyor. Çünkü düşünün, Hollanda gibi küçük ve istilalardan yeni kurtulmuş bir ülke 400 yıl önce güçlü bir imparatorlukla ilişki kurmuş. Bu durum onlar için gurur kaynağı. Ayrıca siyasi ilişkilerle birlikte iki ülkenin sanatçıları, gezginleri ve tüccarları arasında geliş gidişler başlıyor. Büyük bir ticaret var; birtakım ürünler gelip gidiyor, o ürünlerle birlikte bir Osmanlı modası yaşanıyor. Ki bu modanın rüzgârını Rembrandt ve Vermeer’in resimlerinde de görüyoruz. İki taraf için de su yüzüne çıkmamış, diplerde kalan kültür kökleri söz konusu.
Serginin; su yüzüne çıkmamış, diplerde kalmış bu kökleri yüzeye çıkarma gibi bir iddiası da var; değil mi?
Tabii ki… Galeriyle müzenin farkı burada ortaya çıkıyor. Bir galeri; tarihi, sosyal ve ekonomik boyutu gündeme getirme gibi bir sorumluluk üstlenmeyebiliyor. Ama bir müze, hele hele üniversiteyle ilişkisi olan bir müze, bir sergiyi kurgularken eserlerin oluşum sürecini ve geri plan bilgilerini sunmak durumunda. Biz de sergiyi bir dizi konferans ve sempozyumla destekliyoruz. Sergiyi gezenlerin sadece eserleri görüp mutlu olup gitmesini değil, farklı bir bakış açısıyla geçmişe bakmasını arzuluyoruz. Bir de serginin ismi, 'Rembrandt ve Çağdaşları: Hollanda Sanatının Altın Çağı'… Neden? Çünkü Avrupa’nın her tarafında imparatorluklar ve krallıklar varken ve kilise çok güçlüyken… Hollanda’da başka bir yönetim modeli var. Onlar şehir meclisleriyle yönetiliyor. Bu kadar sanatçı ve ressam bir anda, kısacık bir yüzyılda, yüzyıl bile değil, 80 yılda yetişiyor. Çünkü onları besleyen bir refah, eser sipariş eden sanatsever bir kitle var ve o kitle sadece kilise ve saray çevresi değil; sıradan vatandaşlar, tüccarlar… Eserler sadece kilise ve saray tarafından sipariş edilseydi dini tasvirler, portreler ve kahramanlık sahnelerinden ibaret olurdu. Ama sıradan vatandaşların siparişlerinde çiçekler, günlük yaşam sahneleri, ev içleri, ticaret sahneleri, ekmekçiler ve kasaplar var. Ressamlar günlük yaşamın içinde. Resimler bize o dönemin sosyal yaşamı hakkında emsalsiz bilgiler sunuyor. Sergiyi ziyaret edenlerin bunları da düşünmesini istiyorum.
Eserleri görmek elde bir; ama sergi ya da 400. yıl sona erdiğinde; kültürel, ticari, hatta siyasi anlamda bir hareketlilik olabilecek mi iki ülke arasında?
Tabii ki. Türkiye, Avrupalı mı değil mi diye bir sürü sorunun sorulduğu bir dönemde 400 yıla ulaşan köklü bir geçmişi masaya yatırıyoruz. Türklerin Avrupalılarla olan sıkı ilişkilerini gösteren... Ayrıca her kutlama, her sergi belli bir potansiyeli de beraberinde getirir, bir şeylere vesile olur. Örneğin… Böyle büyük sergiler sırasında çağdaş Türk yazarların kitapları ilgili ülkenin kitapçılarında başköşeleri tutar, çeviriler artar. Hatıra dükkânlarında Türkiye ile ilgili ürünler öne çıkar; lokumlar, tatlılar… Sergiler aynı geçmişteki büyük panayırlar gibi çok ayaklıdır aslında. Sadece ticari alışverişi değil, insanların ufkunu da açan ilişkiler tomarını da beraberinde getirir.
Osmanlı-Hollanda ilişkilerinin 400. yılını bir kenara bırakıp Sakıp Sabancı Müzesi – sanatsever ilişkisinin 10. yılına bakalım… Bu konuda ne gibi planlarınız var?
Kutlama Mayıs başında başlıyor; sürpriz çok. Alt kattaki aile salonlarını, sanki Sabancı ailesi kapıyı yeni kapatıp gitmiş gibi, ziyarete açacağız. Sakıp Bey’in anı odası dâhil... Sonra Osmanlı hat sanatı koleksiyonumuzu Türkiye'de hiç yapılmamış bir anlayış ve sistemle sergileyeceğiz. Ziyaretçiler eski harflerle oynayacak, yazılar yazacak, kompozisyonlar oluşturacak; hatta sergiyi tabletlerle gezecek. Bu sergileniş biçimi hat sanatını herkese sevdirecek; eski yazı bilsin, bilmesin… Hatta belki öğrenme isteği uyandıracak.
Jülide Karahan
Zaman Kültür
21 Şubat 2012
Kaydol:
Yorumlar (Atom)