'İpek Yolu'nun Başlangıcı: Büyüleyici Çin' temasıyla resmen başlayan ve bir yıl sürecek '2012 Türkiye'de Çin Kültür Yılı' etkinlikleri sesini duyurmaya başladı. Önümüzdeki günlerde gerçekleşecek film ve tiyatro festivallerinde hatırı sayılır bir Çin etkisi var. İstanbul Film Festivali, Çin sinemasını özel bir bölümle ağırlayacak.
Çorap 2007 yılında sökülmeye başladı. İnsanların, ülkelerin, kültürlerin birbirlerini tanıması için en etkili yolun karşı tarafın sanatını yakından izlemek olduğuna inanan MORI Sanat Müzesi, 2007 yılında David Elliot küratörlüğünde çok ses getiren bir Çağdaş Çin Sanatı sergisi yaptı. O sırada Çin, 2008 Pekin Olimpiyatlarına hazırlanıyordu, ama ne hazırlanma... İşin ucunda dünya önünde görücüye çıkmak vardı ne de olsa... Yıllarca kendini dünyanın geri kalanından soyutlayan Çin için vakit, esrarengiz örtüleri kaldırıp efsaneleri anlatma vaktiydi. İstenen oldu: Tüm dünya olimpiyatların açılışını izledi ve herkes Çin'in gösterilerini, efsanelerini ve masallarını konuşmaya başladı.
Tam o sırada dünyanın öteki ucunda; UniCredit Art Banking Sorumlu Direktörü Domenico Filipponi'nin anlattığı üzere: "Lehman Brothers çöktü, kriz büyüdü, büyüdü... Ve 2008 sonunda sanat piyasasında büyük bir çöküş görüldü. Ama birileri bu krizi fırsata çevirdi. O birileri Çin'di. Hatta mesela, Çinli sanatçı Takashi Murakami'nin bir işi 12 Kasım 2008'de Christie's New York'ta 3.442.500 dolara satıldı. Artık Avrupa ve ABD ana pazarlar değildi; üzerlerine 2007'de ilk üçe bile giremeyen Çin sanat piyasasının gölgesi yerleşti. Yoksa hâlâ Çinli ustaları tanımıyor musunuz? Artık zamanı; hatta sanatla ilgiliyseniz artık bu sizin için şart!"
70'TEN FAZLA ETKİNLİK
Ve şans ayağımıza geldi! Çinli ustaları, daha geniş bir ifadeyle Çin sanatını tanımamız için fırsat: '2012 Türkiye'de Çin Kültür Yılı'. 'İpek Yolu'nun Başlangıcı: Büyüleyici Çin' temasıyla geçtiğimiz aylarda resmen başlayan ve bir yıl sürecek dev 'Kültür Yılı' boyunca edebiyat, sanat, kültürel miras, sinema, akrobasi ve kukla sanatı gibi alanlarda İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Antalya, Mersin ve Trabzon'da 70'den fazla etkinlik gerçekleşecek. Eylül'deki 'Çin Modern Sanatlar Sergisi' ile 'Dunhuang Duvar Resimleri Sergisi'ne daha çok var ama İstanbul Modern Sinema'daki 'Ejderha Yılı' kutlamaları kapsamında Çin sinemasından 7 ayrı örnek mevcut. Film gösterimleri için yarın son gün. Programda Mai Jia'nın kitabından uyarlanan Kuo-Fu Chen'in casus filmi 'Mesajlar' (2009), yönetmen Teddy Chan'in Çin'in ilk başbakanını Hong Kong ziyareti sırasında korumak için girişilen operasyonu anlatan 'Fedailer ve Suikastçiler' (2009), Li Ke'nin popüler romanından Jinglei Xu yönetiminde sinemaya aktarılan romantik komedi 'Du Lala'nın Terfisi' (2010) ve bencil bir okul öğrencisi olan Long'un hayatının, zaman tünelinden geçerek 3.500 yıl öncesindeki Jinsha Krallığı'na yaptığı yolculukla nasıl değiştiğini anlatan, Daming Chen'in sevilen animasyonu 'Jinsha Rüyası' (2010) var.
***
Film festivalinde özel bölüm
İstanbul Film Festivali programında 'Çin Kültürü Yılı'na özel bir bölüm var. Dövüş sanatçılarının maceralarına odaklanan bölümün adı: 'Bir Çin Sinema Geleneği: WuXia'. İzleyiciyle buluşacak 8 ayrı film arasında; Wong Kar-Wai'nin filmografisinde yer alan tek dövüş sanatı filmi 'Zamanın Külleri' dikkat çekiyor. 1994 yapımı film, eleştirmenlerce "fırça darbeleriyle yapılan bir tablo" olarak niteleniyor. Bir diğer yapım Ang Lee'nin 2001 yılında Altın Küre'de En İyi Yönetmen, Oscar'larda En İyi Görüntü, En İyi Müzik, Yabancı Dilde En İyi Film, En İyi Sanat Tasarımı ödüllerini alan 'Kaplan ve Ejderha'. Bölüm kapsamında Zhang Yimou'nun iki filmi birden gösterilecek: 2004 yapımı 'Parlayan Hançerler' ve 2002 yapımı 'Kahraman'.
***
Tiyatro festivalini Çinli topluluk açacak
18. İstanbul Tiyatro Festivali, ön açılışını Çinli bir toplulukla yapıyor: Şanghay Şarkı ve Dans Topluluğu, 5 ve 6 Mayıs akşamları Fulya Sanat Merkezi'nde olacak. Pekin Operası ise 7-8 Mayıs akşamları Fulya Sanat Merkezi'nde sahneye çıkacak. 10 Mayıs Perşembe günü saat 18.00'de İstiklal Caddesi Tünel Meydanı'ndan başlayarak Galatasaray'a uzanacak Pekin Ejderha ve Aslan Sokak Tiyatrosu Gösterisi gerçekleşecek. Uçan ejderhalar ve aslanlarla yapılacak yürüyüşü, ilerleyen günlerde, Uçurtma Atölyesi izleyecek. Pekin'den gelecek üç ustanın yürüteceği Atölye başvuruları 15 Nisan'dan itibaren tiyatro.iksv.org adresinde yayımlanacak formlarla alınacak.
Jülide Karahan
Zaman kültür / 28 Mart 2012
28 Mart 2012 Çarşamba
25 Mart 2012 Pazar
SANAT/HAYAT: Tek bir sanat eseri aldınız, bittiniz!
Bir yerde; galeri ya da müzayede; bir sanat eseri gördünüz, içiniz ısındı, almak istediniz ve sonunda aldınız diyelim. İşte tam o andan itibaren dikkatli olmalısınız. Çünkü bir kapı diğerini, bir merak ötekini, bir beğeni berikini açıyor ve bundan sonraki hayatınızı bir koleksiyoner olarak sürdürebiliyorsunuz.
Koleksiyonerliğe tesadüfen başlayan ama şimdi 1.000'e yakın eserin sahibi olan Öner Kocabeyoğlu şöyle anlatıyor durumu: "29 yaşındaydım, tek bir resim aldım ve bütün hayatım değişti. Bir müzayedeye gitmiştim; kendi beğenimle, severek bir tablo aldım: Selim Turan'ın bir guaj eseri. Ufak, kırmızı bir şey. O gün müzayededeki tüm eserler içinde beni çeken tek resim... Sonra nasıl olduğunu anlamadan devamı geldi. Önce Selim Turan'ı araştırdım; kimdi, nerede çalışmıştı, neler yapmıştı... Onun Paris Ekolü'nden bir sanatçı olduğunu öğrendiğimde o ekolden diğer sanatçıları araştırmaya başladım. Başta koleksiyon yapmak gibi bir fikrim hiç yoktu ama aldıkça ve araştırdıkça ilgim arttı; zaman ayırmaya, takip etmeye başladım. İnsanlarla görüşüyor, müzayedeleri ve özel satışları takip ediyor, hatta işlerimi ayarlayıp yurtdışına gidiyordum. Şimdi elimde 1.000'e yakın eser var."
Elinde 1.000'e yakın eser olan bir başka koleksiyoner Can Elgiz ise, "Bazen üzerinize ceket almaz, resim alırsınız... Çok beğendiğiniz bir eseri mali durumunuz müsait olmasa bile almaya çalışırsınız. Taksitle, krediyle... Sonunda alırsınız. Almadıklarınızın pişmanlığı da yıllarca geçmez. Örneğin 2001-2005 yılları arasında Kutluğ Ataman'dan hiçbir eser almadığıma hâlâ pişmanım. O zaman imkânımız da vardı ama... Almadık işte."
İşin başındakiler için evrensel bilgiler
Artık... Bilhassa yolun başında olanlar için pek çok danışmanlık şirketi ve banka var. Yapı Kredi de onlardan biri. Banka, hesabında 500 bin doların üzerinde para olan tüm müşterilerine özel danışmanlık hizmeti veriyor. Bu hizmet kapsamındaki etkinliklerden biri geçtiğimiz perşembe akşamı Sait Halim Paşa Yalısı'nda gerçekleşen 'Koleksiyonerlik Sanatı' isimli konferanstı. Paramız yoktu ama yine de gittik ve üç ayrı konuşmacıyı dinledik: Mücevher Piyasası ve Koleksiyon Danışmanı Bruno Muheim, UniCredit Art Banking Sorumlu Direktörü Domenico Filipponi ve sanat danışmanlığı da yapan koleksiyoner Nilgün Şensoy.
Özellikle Domenico Filipponi'nin anlattıkları işin başındakiler için de, ortasındakiler için de -sonu yok zira- pek kıymetliydi. "Bir eser alırken..." diye söze başladı ve devam etti Filipponi: "İlk bakmanız gereken şey eserin kalitesi. Sonra yerel değil, uluslararası değerde oluşu. Bu, özellikle satış yapmak istediğinizde çok işinize yarayacak. Sonra eserin konusu... Örneğin eski Venedik manzaraları her zaman iş yapar. Eserin muhafaza şekli, yani restorasyonunun nasıl yapıldığı, ne kadar az dokunulmuş olduğu bir diğer konu. Doğru zamanda alıp doğru zamanda satmanın yanı sıra doğru yerde alıp doğru yerde satmak da önemli. Çünkü bir sanatçının piyasası bugün yüksektir, yarın düşer; yine aynı şekilde bir ülkede yüksektir, diğer ülkede düşük... Ülkelerarasındaki yasal ve mali süreç farklılıklarına da muhakkak dikkat etmelisiniz ki... O aşamalarda çok kaybınız olmasın. Sonra eserin yapılış yılı, manevi değeri ve hikâyesi gelir... Ve tabii ki fiyatı. Bir eseri çok yüksek fiyata alırsanız; koleksiyoner olarak manevi tatmine ulaşırsınız ama sonrasında zararınız çok büyük olur."
Jülide Karahan
Zaman pazar / 25 Mart 2012
Koleksiyonerliğe tesadüfen başlayan ama şimdi 1.000'e yakın eserin sahibi olan Öner Kocabeyoğlu şöyle anlatıyor durumu: "29 yaşındaydım, tek bir resim aldım ve bütün hayatım değişti. Bir müzayedeye gitmiştim; kendi beğenimle, severek bir tablo aldım: Selim Turan'ın bir guaj eseri. Ufak, kırmızı bir şey. O gün müzayededeki tüm eserler içinde beni çeken tek resim... Sonra nasıl olduğunu anlamadan devamı geldi. Önce Selim Turan'ı araştırdım; kimdi, nerede çalışmıştı, neler yapmıştı... Onun Paris Ekolü'nden bir sanatçı olduğunu öğrendiğimde o ekolden diğer sanatçıları araştırmaya başladım. Başta koleksiyon yapmak gibi bir fikrim hiç yoktu ama aldıkça ve araştırdıkça ilgim arttı; zaman ayırmaya, takip etmeye başladım. İnsanlarla görüşüyor, müzayedeleri ve özel satışları takip ediyor, hatta işlerimi ayarlayıp yurtdışına gidiyordum. Şimdi elimde 1.000'e yakın eser var."
Elinde 1.000'e yakın eser olan bir başka koleksiyoner Can Elgiz ise, "Bazen üzerinize ceket almaz, resim alırsınız... Çok beğendiğiniz bir eseri mali durumunuz müsait olmasa bile almaya çalışırsınız. Taksitle, krediyle... Sonunda alırsınız. Almadıklarınızın pişmanlığı da yıllarca geçmez. Örneğin 2001-2005 yılları arasında Kutluğ Ataman'dan hiçbir eser almadığıma hâlâ pişmanım. O zaman imkânımız da vardı ama... Almadık işte."
İşin başındakiler için evrensel bilgiler
Artık... Bilhassa yolun başında olanlar için pek çok danışmanlık şirketi ve banka var. Yapı Kredi de onlardan biri. Banka, hesabında 500 bin doların üzerinde para olan tüm müşterilerine özel danışmanlık hizmeti veriyor. Bu hizmet kapsamındaki etkinliklerden biri geçtiğimiz perşembe akşamı Sait Halim Paşa Yalısı'nda gerçekleşen 'Koleksiyonerlik Sanatı' isimli konferanstı. Paramız yoktu ama yine de gittik ve üç ayrı konuşmacıyı dinledik: Mücevher Piyasası ve Koleksiyon Danışmanı Bruno Muheim, UniCredit Art Banking Sorumlu Direktörü Domenico Filipponi ve sanat danışmanlığı da yapan koleksiyoner Nilgün Şensoy.
Özellikle Domenico Filipponi'nin anlattıkları işin başındakiler için de, ortasındakiler için de -sonu yok zira- pek kıymetliydi. "Bir eser alırken..." diye söze başladı ve devam etti Filipponi: "İlk bakmanız gereken şey eserin kalitesi. Sonra yerel değil, uluslararası değerde oluşu. Bu, özellikle satış yapmak istediğinizde çok işinize yarayacak. Sonra eserin konusu... Örneğin eski Venedik manzaraları her zaman iş yapar. Eserin muhafaza şekli, yani restorasyonunun nasıl yapıldığı, ne kadar az dokunulmuş olduğu bir diğer konu. Doğru zamanda alıp doğru zamanda satmanın yanı sıra doğru yerde alıp doğru yerde satmak da önemli. Çünkü bir sanatçının piyasası bugün yüksektir, yarın düşer; yine aynı şekilde bir ülkede yüksektir, diğer ülkede düşük... Ülkelerarasındaki yasal ve mali süreç farklılıklarına da muhakkak dikkat etmelisiniz ki... O aşamalarda çok kaybınız olmasın. Sonra eserin yapılış yılı, manevi değeri ve hikâyesi gelir... Ve tabii ki fiyatı. Bir eseri çok yüksek fiyata alırsanız; koleksiyoner olarak manevi tatmine ulaşırsınız ama sonrasında zararınız çok büyük olur."
Jülide Karahan
Zaman pazar / 25 Mart 2012
Onlardan öğrenecek çok şey var
Büyük nineden anneanneye, anneanneden anneye ve ondan kıza geçen sözlü tarih zinciri bir yerde, çıt diye -teknoloji sebebiyle mi, üniversiteyi başka şehirlerde okumak nedeniyle mi- koptuğu için nice bilginin akışı da kesiliyor. Uzmanlara göre çare; bireysel düzeyde nine, anneanne ve annelerimizle daha çok vakit geçirmek, toplumsal düzeyde ise sözlü tarih kayıtlarına daha bir özenle eğilmek...
Aramızdan ayrıldı. Çok yaşlıydı, 'efendim'siz konuşulmayan zamanlardan... İngilizce öğretmeni Sıdıka Hanım; üzerine toprak attık, onu Ulus Mezarlığı'na bıraktık. Dünyanın nice bilgisiyle birlikte... Ne kadarını aktarabildi bize? Aslında, normalde... Tüm bildiklerini önce kızına, sonra da küçük hanım kızına geçirmiş olmalıydı. Geçirebildi mi?
Çabaladı. Ama galiba pek izin vermedik biz ona. Bahanenin biri bin para! Okul dedik, iş dedik, kariyer dedik, ahir zaman zamansızlığı dedik, 'aman anneanne' dedik... Çoğu kez iki çift lafı esirgedik. Anlatacaklarını boğazına bir bir dizdik. O yüzden -en basitinden- buzdolabının içini vanilyalı ılık suyla silmeyi bilmiyoruz biz. Ya da hatmi çiçeğinin tek bir tanesinin boğazımızı yumuşatacağını, sütümüz kesilirse saçlarımızı göğsümüzde taramayı, ev ahalisine kapıyı gülümseyerek açmanın önemini, uzun ince yastığın tılsımını... En önemlisi; hayatın anlamını, birliğin sabrını, varlığın sırrını...
Belki biraz da bu sebeple hayata her seferinde yeni baştan başlıyor ve 'bu işte bir yanlışlık var ama hadi hayırlısı' diyoruz. O yanlışlık, Dr. Phil. R. Meltem Kavcar Sırmalı'ya göre yaşlıları, bilgiyi ve tecrübeyi kıymetsizleştirmek. Ne zaman ki yüzümüzü gençliğe, hıza ve teknolojiye döndük; kadim bilgiyi hor gördük... İşte o ân adı konamayan huzursuzluğa da düştük. Ne vakit duvara toslayacağız, o vakit anlayacağız. Ama o vakit geldiğinde yaşlılarımız bir bir toprak olacak. Çözüm; bireysel düzeyde anneanne ve annelerimizle daha çok vakit geçirmek, toplumsal düzeyde ise sözlü tarih kayıtlarına daha bir özenle eğilmek... Çünkü Rehber ve Psikolojik Danışman Duygu Özdemir'in dikkat çektiği üzere; bizimki sözlü tarih kültürü. Dilden dile; tavsiyeyle, öğütle, hikâyeyle, türküyle.
***
Sözlü tarih kültürü çalışmaları yapılmalı
Gözde Alel (torun): Ben de çok sıkılıyorum anneannemle sohbet etmekten. Ama bakın şöyle düşününce; iki sene önce 2010 İstanbul Kültür Başkenti etkinlikleri çerçevesinde bir sözlü tarih çalışmasına katılmıştım; gönüllü olarak. İnanılmazdı. Bir de mesela 'Ömür Dediğin...' diye bir program var TRT'de. Bir iki defa denk geldim. Bambaşka bir algı... Bunlar önemli. Arşivlenmeli. Sözlü tarih kültürü üzerine daha çok ve daha ciddi çalışmalar yapılmalı. Çünkü giden gidiyor. Mesela anneannem gittiğinde, Allah korusun, bildikleri de onunla gidecek. Bizden birkaç kuşak sonrası o bilgilere belki çok şaşıracak.
Ne zaman duvara toslayacağız, o vakit anlayacağız!
R. Meltem Kavcar Sırmalı (Psikolog): Büyük aile yaşamları bitti. Ailelerimizle randevulu görüşmeler yapıyoruz. Zaman dar, sohbetler derinleşmiyor. Bir de geleneksellikle modernlik arasındaki dengeyi oturtamadık. Büyüklerimizi bilge değil, cahil görür olduk, kıymetsizleştirdik. Batıya dönmekle de ilgili bu. Çünkü Batı gençliği önemsiyor, Doğu bilgeliği ve tecrübeyi. Yaşamın içinde koşuştururken kaybettiklerimizin farkında değiliz. Ne zaman duvara toslayacağız, o vakit anlayacağız. Ama o arada bir sürü bilgi de kaybolup gidecek. Çünkü bizimki yazılı değil, sözlü tarih kültürü.
Babaanne başörtüsünün özellikleri
Duygu Özdemir (Rehber ve psikolojik danışman): Hemşirelikte okuyan bir öğrencim Facebook'ta paylaşmış; 'Babaanne başörtüsünün farmakolojik özellikleri' diye... Çok hoşuma gitti. Hor gördüğümüz pek çok şeyin bir faydası var. Benim anneannem çok bilge bir kadındı. Başım sıkıştığında önce annemi, sonra anneannemi arardım. Ama şimdi, gençlerde öyle değil. Sorunun en büyük nedeni, teknolojinin hızla gelişmesi sebebiyle büyük yaşam farklılıkları oluşması. Farkında değiller de... Bilgisayardan, doktordan öğrenemeyecekleri o kadar çok bilgi var ki... Çünkü bizimki sözlü tarih kültürü. Dilden dile, tavsiyeyle, öğütle, zenginleşerek aktarılıyor. Bu aktarım kesilirse çok yazık olur. Bu sebeple sözlü tarih kültürü araştırmalarına ciddi önem verilmeli.
Çok dertsiz büyüdüler nasıl kıymet bilecekler?
Gülizar Vural (anneanne): Valla benim kız da okudu, etti, işini eline aldı ama ben onu hiç yalnız bırakmadım. Sıkılırdı tabii; arardım, sorardım, yanına giderdim. Ama şimdi çok memnun... Hem çalışıyor, hem evinin işinden hem kocasının derdinden anlıyor. Bak torun öyle mi? Bir şey bildiği yok. Onun için hayat zor. Zaten zor da... Onun için daha zor. Çocuğun karnı ağrıyor, doktora koşuyor. Olur mu hemen öyle her seferinde doktor... Kız iyi de, torunda iş yok. Onun da suçlusu annesi; yok sıkmayayım, yok etmeyeyim, yok arkadaş gibi davranayım... Başına buyruk bıraktı. Şimdi ufak bir şeyde hemen bunalım, hemen doktor. Çok dertsiz büyüdü gençler, her şey hemen önlerine kondu. Ondan... Nasıl kıymet bilecekler?
Jülide Karahan
Zaman Pazar 25 Mart 2012
Aramızdan ayrıldı. Çok yaşlıydı, 'efendim'siz konuşulmayan zamanlardan... İngilizce öğretmeni Sıdıka Hanım; üzerine toprak attık, onu Ulus Mezarlığı'na bıraktık. Dünyanın nice bilgisiyle birlikte... Ne kadarını aktarabildi bize? Aslında, normalde... Tüm bildiklerini önce kızına, sonra da küçük hanım kızına geçirmiş olmalıydı. Geçirebildi mi?
Çabaladı. Ama galiba pek izin vermedik biz ona. Bahanenin biri bin para! Okul dedik, iş dedik, kariyer dedik, ahir zaman zamansızlığı dedik, 'aman anneanne' dedik... Çoğu kez iki çift lafı esirgedik. Anlatacaklarını boğazına bir bir dizdik. O yüzden -en basitinden- buzdolabının içini vanilyalı ılık suyla silmeyi bilmiyoruz biz. Ya da hatmi çiçeğinin tek bir tanesinin boğazımızı yumuşatacağını, sütümüz kesilirse saçlarımızı göğsümüzde taramayı, ev ahalisine kapıyı gülümseyerek açmanın önemini, uzun ince yastığın tılsımını... En önemlisi; hayatın anlamını, birliğin sabrını, varlığın sırrını...
Belki biraz da bu sebeple hayata her seferinde yeni baştan başlıyor ve 'bu işte bir yanlışlık var ama hadi hayırlısı' diyoruz. O yanlışlık, Dr. Phil. R. Meltem Kavcar Sırmalı'ya göre yaşlıları, bilgiyi ve tecrübeyi kıymetsizleştirmek. Ne zaman ki yüzümüzü gençliğe, hıza ve teknolojiye döndük; kadim bilgiyi hor gördük... İşte o ân adı konamayan huzursuzluğa da düştük. Ne vakit duvara toslayacağız, o vakit anlayacağız. Ama o vakit geldiğinde yaşlılarımız bir bir toprak olacak. Çözüm; bireysel düzeyde anneanne ve annelerimizle daha çok vakit geçirmek, toplumsal düzeyde ise sözlü tarih kayıtlarına daha bir özenle eğilmek... Çünkü Rehber ve Psikolojik Danışman Duygu Özdemir'in dikkat çektiği üzere; bizimki sözlü tarih kültürü. Dilden dile; tavsiyeyle, öğütle, hikâyeyle, türküyle.
***
Sözlü tarih kültürü çalışmaları yapılmalı
Gözde Alel (torun): Ben de çok sıkılıyorum anneannemle sohbet etmekten. Ama bakın şöyle düşününce; iki sene önce 2010 İstanbul Kültür Başkenti etkinlikleri çerçevesinde bir sözlü tarih çalışmasına katılmıştım; gönüllü olarak. İnanılmazdı. Bir de mesela 'Ömür Dediğin...' diye bir program var TRT'de. Bir iki defa denk geldim. Bambaşka bir algı... Bunlar önemli. Arşivlenmeli. Sözlü tarih kültürü üzerine daha çok ve daha ciddi çalışmalar yapılmalı. Çünkü giden gidiyor. Mesela anneannem gittiğinde, Allah korusun, bildikleri de onunla gidecek. Bizden birkaç kuşak sonrası o bilgilere belki çok şaşıracak.
Ne zaman duvara toslayacağız, o vakit anlayacağız!
R. Meltem Kavcar Sırmalı (Psikolog): Büyük aile yaşamları bitti. Ailelerimizle randevulu görüşmeler yapıyoruz. Zaman dar, sohbetler derinleşmiyor. Bir de geleneksellikle modernlik arasındaki dengeyi oturtamadık. Büyüklerimizi bilge değil, cahil görür olduk, kıymetsizleştirdik. Batıya dönmekle de ilgili bu. Çünkü Batı gençliği önemsiyor, Doğu bilgeliği ve tecrübeyi. Yaşamın içinde koşuştururken kaybettiklerimizin farkında değiliz. Ne zaman duvara toslayacağız, o vakit anlayacağız. Ama o arada bir sürü bilgi de kaybolup gidecek. Çünkü bizimki yazılı değil, sözlü tarih kültürü.
Babaanne başörtüsünün özellikleri
Duygu Özdemir (Rehber ve psikolojik danışman): Hemşirelikte okuyan bir öğrencim Facebook'ta paylaşmış; 'Babaanne başörtüsünün farmakolojik özellikleri' diye... Çok hoşuma gitti. Hor gördüğümüz pek çok şeyin bir faydası var. Benim anneannem çok bilge bir kadındı. Başım sıkıştığında önce annemi, sonra anneannemi arardım. Ama şimdi, gençlerde öyle değil. Sorunun en büyük nedeni, teknolojinin hızla gelişmesi sebebiyle büyük yaşam farklılıkları oluşması. Farkında değiller de... Bilgisayardan, doktordan öğrenemeyecekleri o kadar çok bilgi var ki... Çünkü bizimki sözlü tarih kültürü. Dilden dile, tavsiyeyle, öğütle, zenginleşerek aktarılıyor. Bu aktarım kesilirse çok yazık olur. Bu sebeple sözlü tarih kültürü araştırmalarına ciddi önem verilmeli.
Çok dertsiz büyüdüler nasıl kıymet bilecekler?
Gülizar Vural (anneanne): Valla benim kız da okudu, etti, işini eline aldı ama ben onu hiç yalnız bırakmadım. Sıkılırdı tabii; arardım, sorardım, yanına giderdim. Ama şimdi çok memnun... Hem çalışıyor, hem evinin işinden hem kocasının derdinden anlıyor. Bak torun öyle mi? Bir şey bildiği yok. Onun için hayat zor. Zaten zor da... Onun için daha zor. Çocuğun karnı ağrıyor, doktora koşuyor. Olur mu hemen öyle her seferinde doktor... Kız iyi de, torunda iş yok. Onun da suçlusu annesi; yok sıkmayayım, yok etmeyeyim, yok arkadaş gibi davranayım... Başına buyruk bıraktı. Şimdi ufak bir şeyde hemen bunalım, hemen doktor. Çok dertsiz büyüdü gençler, her şey hemen önlerine kondu. Ondan... Nasıl kıymet bilecekler?
Jülide Karahan
Zaman Pazar 25 Mart 2012
Kaydol:
Yorumlar (Atom)