29 Ağustos 2012 Çarşamba

Fikri olan çocuklar gelsin!

 
 
Bu yıl ikincisi düzenlenen İstanbul Çocuk ve Gençlik Bienali, 6 Kasım'da başlayacak ama başvurular için son tarih 24 Eylül. 39 ilçenin özel ve kamu okullarında öğrenim görenlerin yanı sıra sokakta çalışan, cezaevinde bulunan ve cezaevinde doğmak zorunda kalan çocuklara da kapılarını açan bienalin detaylarını Gazi Selçuk'tan dinledik. 
 
 
İstanbul Çocuk ve Gençlik Bienali Direktörü Gazi Selçuk, buluştuğumuz sabahın gecesinde gördüğü rüyayı anlatıyor önce: "Bir olaylar olmuş, çatışmalar çıkmış, biz evi ailecek terk etmişiz. Sonra ben artık ne içinse geri dönmüşüm. Binada asansörler çalışmıyor. Merdivenlerden çıkıyorum. Her yer duman içinde. Yerlerdeki ahşaplar sökülmüş, dolaplar parçalanmış. Evimiz adeta 2. Dünya Savaşı'ndan kalmış. Nasıl desem; böyle evsizlerin yaşadığı metruk bir yere dönüşmüş... Uyandığından beri neden böyle bir rüya gördüm diye düşünüyorum. Sebebi açık aslında: Her gün bir patlama, bir çatışma, bir kaza... Tüm bunlar bir şekilde kaydediliyor bilinçaltımıza. Normalleşmek hayati bir ihtiyaç. Sanat da bunun için var; hayatımızı normalleştirip bizi inceltmek için..." 

İstanbul Çocuk ve Gençlik Bienali'nin hiç bilmediğimiz niyetleri mi var? 

Tabii. Sadece sanat eserleri sergilensin diye yapmıyoruz. Öncelikli isteğimiz hayatın normalleşmesine katkı sağlamak. Sanat hayatı normalleştirir, insanı inceltir çünkü. Çocukları da inceltir, onların hayatla bağlarını güçlendirir, bakış açılarını genişletir. İlla sanatçı olacaklar diye bir şey yok. Ama insanın sanatla küçük yaşlarda tanışması çok önemli. İlköğretimin birinci kademesine kadar çocuklarımızı sanatla buluşturduk, buluşturduk. Sonrasında aynı etkiyi yapmaz. 

Bienalin birincisi İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı'nın desteğiyle gerçekleşmişti. İkincisi nasıl yapılacak? 

20 yıldır kültür sanat ve çocuk eğitimi üzerinde çalışan biri olarak en büyük hayalim bir çocuk bienali düzenlemekti. Olur mu, olmaz mı derken 2010 sonunda yaptık gerçekten. Üstelik 5.000 öğrencinin katılımı ve 65 bin kişinin ziyaretiyle. Bu senenin başından beri de herkes sormaya başladı; ikincisi ne zaman diye. Nasıl yapalım, nasıl edelim derken önce bir danışma kurulu oluşturduk ve herkesin kendi olanakları çerçevesinde destek olmasını istedik. Milli Eğitim Bakanlığı, valilik, özel girişimler... Yürütme için de bir dernek kurduk: Palet Kültür Sanat Derneği. Böylece yola koyulduk. 

Süreç nasıl işliyor? Çocuklar kendi iradeleriyle başvurabiliyorlar mı? 

Bienal, 1-18 yaş aralığındaki herkesin; öğretmen, veli veya sanatçı eşliğindeki sanatsal üretimine açık. Bir kavramsal çerçevemiz var tabii ki. Geçen seneki "Değişiyorum Farkında mısın?" idi. Bu seneki "Düş Çocuk, Gerçek Çocuk". Biz okullara duyurduk; öğretmenler öğrencilere anlatıyor. Öğrenciler de fikirlerini veli ya da öğretmenleri aracılığıyla bize iletiyor. Son aşamada; küratörlerimizce onaylanan fikirler, yani projeler iş olarak bize ulaştırılacak ve sergilenecek. 

Başvurular ne zamana kadar? Bir de gerçekten İstanbul'daki bütün okullarda duyuru yapabildiniz mi? 

Bütün okullara yazı gitti. Tek tek hepsine. Üstelik şartname ve başvuru formuyla birlikte. Şimdi okullar açılınca öğretmenler çocuklara duyuracak. Çocuklar bir iki hafta düşünüp taşınacak; sonra da fikirler bize gelmeye başlayacak. Başvuru için son tarih 24 Eylül ama bunu bir iki hafta daha uzatabiliriz. 

Cezaevindeki çocuklar için nasıl bir süreç işleyecek? 

Cezaevleriyle ilgili bir dernek var: CİSST (Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği). Onların desteğiyle duyurularımızı yaptık ve cezaevlerindeki çocuklar için atölye çalışmaları yapılmasını talep ettik. Çocukların kendileri değilse de eserleri dışarı çıkabilecek. Hatta belki kendilerini de özel izinlerle çıkarabiliriz; bienal kapsamında ve birkaç saatliğine... İstanbul'da şu anda, suçsuz olduğu halde anne bakımına muhtaç olduğu için cezaevinde yaşayan 300 kadar çocuk var. 

'Uçurtmayı Vurmasınlar'daki Barış gibi mi? 

Aynen öyle. Hiç dışarıyı görmemiş çocuklar. Çok dramatik tabii... Zaten Türkiye'de nereye dokunsak dramatik bir hikâye çıkıyor karşımıza. 

Sergi ve etkinlikler bu yıl hangi mekânlarda yapılacak? 
 
Türkiye Deniz İşletmeleri ile yaptığımız işbirliği neticesinde 10 Şehir Hatları vapuru ve Kadıköy'deki Karaköy iskelesinde olacağız. Ayrıca Şirketi Hayriye Sanat Galerisi ve Taksim Meydanı'nda... Bir de Hasköy İplik Fabrikası'yla görüşüyoruz ama daha neticelenmedi. Bakalım... 

JÜLİDE KARAHAN 

ZAMAN KÜLTÜR 29 AĞUSTOS 2012

...

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Sinop'un üzerindeki gölge

4. Uluslararası Sinop Bienali Sinopale'nin açılışı, balkonunda çamaşır asarken keşfedilen Zehra teyzenin mini konseriyle 24 Ağustos Cuma akşamı tarihî Sinop Cezaevi'nde yapıldı. Bienale katılan sanatçılar, "Gölgenin Bilgeliği: Bozulmuş Bilgi Çağında Sanat" başlıklı temadan hareketle şehrin üzerine çöken gölgeleri tartıştı.

Ortada daha ne halley var, ne çokoprens... O zamanlar Sinop'ta çocuklar akşamüstüleri prenses yiyorlar. Yerini hiçbir şey tutmuyor. Kalınca iki bisküvi arasına sürülen kremadan oluşan prensesin üzeri çikolata kaplı, kenarları fıstıklı. Tavsiye üzerine girdiğimiz Dolunay Pastanesi'nde (Arkeoloji Müzesi'nin karşısındaki) hem 'prenses'i hem Sinopale'yi konuşuyoruz. Önce bir muhabbet girizgâhı olarak "Ne işe yarayacak bu bienal?" sorusu. Elbette şaka yollu. Çünkü bu yıl 4.sü gerçekleşen uluslararası Sinop Bienali Sinopale'nin her bir şeyi topluca Sinopça yapılıyor. 1 Ağustos'tan bu yana atölye çalışmaları, film gösterimleri, çekimler ve röportaj yağmurları altındaki şehirde; o bunun ucundan, bu şunun ucundan tutuyor. Bu imece hâli 24 Ağustos Cuma akşamı tarihî Sinop Cezaevi'nde gerçekleşen bienal açılışında kendini gösterdi: Sayısız teşekkür konuşmasını balkonunda çamaşır asarken keşfedilen Zehra teyzenin mini konseri izledi. 

12 kişilik bir küratör ekibin yön verdiği 4. Sinopale'nin kavramsal çerçevesi yine Sinop'tan. Çünkü küratörlerden Işın Önol'un belirlediği "Gölgenin Bilgeliği: Bozulmuş Bilgi Çağında Sanat" başlıklı temanın ilham vereni Sinoplu felsefeci Diyojen. En meşhur hikâyesi şöyle: Günün birinde Diyojen güneşe karşı oturmuş dinlenirken Büyük İskender yanına gelir ve ona ne isterse yerine getirebileceğini söyler. Diyojen'in Büyük İskender'e cevabı, "Gölge etme başka ihsan istemem." olur. 

Küratör Önol, Diyojen'in otoriteye karşı çıkışını; "Senden hiçbir şey istemiyorum, yeter ki bana engel olma yerine; güneşle ve doğayla bağlantımı kesip bana gündelik hayata dair arzulamadığım ve ihtiyaç duymadığım lüksü boşu boşuna önerme." biçiminde yorumluyor ve çorabı Japon edebiyatının önemli yazarlarından Jun'ichiro Tanizaki'nin "Gölgeye Övgü" kitabından bir alıntı yaparak söküyor: "Biz Doğulular tatminimizi çevremizi oluşturan etmenlerde ararız ve şeylerin oldukları haliyle mutlu oluruz. Böylece karanlık bizim için bir mutsuzluk nedeni olmaz, biz kaçınılmaz olarak kendimizi ona bırakırız. Eğer ışık azsa azdır; biz karanlığın içine dalar ve orada onun kendine has güzelliğini keşfederiz."
Yine Önol'un hatırlatmasıyla; Tanizaki'nin 1933 yılında yazdığı "Gölgeye Övgü" 1977'de İngilizceye çevrildiğinde elektrik enerjisi çoktan nükleer enerji ile elde edilmeye başlamış, atom hızlandırıldıkça hızlandırılmış, Japonya, Hiroşima ve Nagazaki'de ışığın en parlağını çoktan deneyimlemişti. Bu noktada Sinop'a, günümüze, hatta Dolunay Pastanesi'ndeki sohbete dönersek; 4000 yıllık bir geçmiş üzerinde yükselen Sinop, bir şeylerin gölgesi altında. Ama bu gölge.. Hani biri görünmeyen bir yerden eliyle tavşan ya da kuş yapar da o şekiller duvarda büyüdükçe büyür ya... Aynen öyle. Gerçekten büyükler mi yoksa el kadarlar mı belli değil. Bir de o elin sahibi... Kimsenin bir fikri yok. Pastanede ve her bir köşede konuşulanlara göre; Radar Tepesi'nde bir Rus füze rampası var ve 4 deneme atışı yaptı. Termik santral durdu galiba ama nükleer santrale devam. Bir de bir kanal projesi var.
Sanatçılar kentle birlikte tüm bunları tartışıyor da tartışıyor; estetikten asla ödün vermeden elbette. Küratörlerden Elke Falat; hapishane, nükleer enerji santrali ve füzelerle ilgili bir video seçkisi sunuyor izleyiciye. Tam da nükleer enerjinin halihazırda tarih olduğunu ve geleceğin teknolojisi olarak sunulmasının büyük bir hata olacağını örnekleyen... 100 kadar Sinopluyla birlikte "Deniz artık uyanıyor" isimli bir belgesel hazırlayan mimar Bahanur Nasya, bizzat denize dikkat çekme derdinde. Yine pastanedeki o ilk soru: "Ne işe yarayacak bu bienal?" Galiba artık geçerli bir cevabımız var: "Hangimiz kendi kentimizi bu kadar tartıştık; bunca sanatçı, profesör, kültür yöneticisi ve gazeteci..." 


Sinop Cezaevi, kültür merkezi oluyor 
 
Sinopale kapsamında önceki gün gerçekleşen forumda Sinop Cezaevi'nin akıbeti tartışıldı. Önce tersane, sonra hapishane olarak kullanılan ve yıllardır boş duran cezaevi, önümüzdeki 4 yıl içinde uluslararası bir kültür sanat merkezine dönüşecek. Bu niyetle büyük bölümü Avrupa Birliği Komisyonu'ndan olmak üzere 9,2 milyon Euro'luk bir bütçe çıkarıldı. 20 Temmuz'da açılan ihale Aralık 2012'de sonuçlanacak ve restorasyon süreci başlayacak.

JÜLİDE KARAHAN

ZAMAN KÜLTÜR 27 AĞUSTOS 2012 

...

20 Ağustos 2012 Pazartesi

Itrî Yılı'nda sempozyumlar çakıştı

 
 
Ölümünün 300. yılı sebebiyle 2012, UNESCO tarafından Itrî Yılı ilan edildi. Yapılanları ve yapılması planlananları, Medeniyetler İttifakı Enstitüsü Itrî Türk Mûsikîsi Araştırmaları Merkezi sorumlusu Yalçın Çetinkaya'yla konuştuk ve Itrî'yle ilgili aynı bakış açısına sahip iki ayrı sempozyumun yapılacağını öğrendik. 
 
Itrî Türk Mûsikîsi Araştırmaları Merkezi olarak 2012 Itrî yılı için neler yaptınız? 
 
Fatih Sultan Mehmed Üniversitesi Medeniyetler İttifakı Enstitüsü (MEDİT) Itrî Türk Mûsikîsi Araştırmaları Merkezi olarak 25-30 proje geliştirdik. Bunların 10 kadarını UNESCO Türkiye Milli Komitesi Başkanlığı'na ve Yönetim Kurulu'na sunduk. Başkanlık 5 proje seçti.

Neler onlar? 
 
Birincisi İstanbul'da gerçekleşecek ve Paris'te tekrarlanacak uluslararası bir Itrî Sempozyumu ve ona bağlı bir konser. Bu projeye tebliğlerin yer aldığı ve İngilizce, Fransızca ve Arapça gibi dillere çevrilecek bir kitap da dâhil. İkincisi Itrî'nin hocası Hafız Post'un güfte mecmuasının hem tıpkıbasımı hem de günümüz Türkçesine çevrilmiş halinin yayımlanması. Bir nüshası Topkapı Sarayı'nda bulunan mecmuada Itrî'nin de güfteleri var. İTÜ Türk Mûsikîsi Devlet Konservatuarı Müzikoloji Bölümü'nden bir arkadaşımız mecmua üzerinde çalıştı ve Itrî'nin güftelerini tespit etti. Üçüncüsü bugünkü tarihçi, müzikolog ve siyasetçilerin yazılarından oluşacak bir Itrî armağanı. Dördüncüsü bir Itrî belgeseli, beşincisi ise Türkiye ve dünyadaki önemli konservatuarların bestecilik bölümü son sınıf öğrencilerinin katılacağı Itrî atölyeleri. UNESCO Türkiye Milli Komitesi Başkanlığı bu projeleri destekleyici firmaya sundu. Onlar sempozyumu kabul ettiler. 

Bu durumda sadece sempozyum mu hayata geçecek? 
 
Evet. UNESCO Türkiye Milli Komitesi Başkanlığı'yla birlikte sempozyum, konser ve tebliği kitabı hayata geçecek. Bir de İTÜ Türk Mûsikîsi Devlet Konservatuarı ve Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi Medeniyetler İttifakı Enstitüsü işbirliğiyle Hafız Post güfte mecmuasının yayımlanması var. 

Sempozyum ne zaman ve ne çapta olacak? 
 
Sempozyum, 23, 24 ve 25 Kasım tarihlerinde 30 yerli ve yabancı bilim adamının katılımıyla Cumhurbaşkanlığı himayesinde İstanbul'da yapılacak. 

Itrî'yle ilgili bilgilerimiz hem az hem de muğlâk... Bu anlamda sempozyumda yeni bilgi, belge ya da bulgular yer alacak mı? 
 
Bizim isteğimiz de bu. Itrî ile ilgili muğlaklığı azaltıp ortaya net bir profil koyabilmek. Bunun için elimizden geleni yapıyoruz ve konuyla ilgili kişi, kurum ve kuruluşları işbirliğine davet ediyoruz. Ortak ve doğru bir Itrî profilinin oluşması için dayanışma şart. 

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) da bir sempozyum düzenliyor; 3 Aralık'ta. Neden birleşmediniz? 
 
Biz İKSV ile görüştük ve onlara birlikte çalışmayı teklif ettik aslında. Ama İKSV kendi başına ve daha küçük boyutta bir şeyler yapmayı tercih etti. Yapabilirler tabii ki ve bu memnuniyet verici. Ama biz Itrî'yi disiplinlerarası bir bakış açısıyla, döneminin tüm dinamikleriyle anlatıp doğru bir profil ortaya koymayı planlıyoruz. 

Tesadüfe bakın... İKSV'nin düzenlediği sempozyumun başlığı da 'Itrî'ye Döneminde Disiplinlerarası Bakış'. Yakın tarihlerde, aynı konuda ve hatta aynı başlıkta iki ayrı sempozyum mu olacak bu durumda? 
 
Yanlış anlaşılmasın. Bir anlaşmazlık kesinlikle söz konusu değil. Yalnız fikri temelin Medeniyetler İttifakı Enstitüsü tarafından atıldığını söylemeliyim. 

Konuşmacıları paylaşamama gibi bir şey söz konusu olur mu? Ya da bir konuşmacı iki ayrı sempozyuma da katılabilir mi? 
 
Eğer konuşmacı için bir sakıncası yoksa bizim için de yok. Yalnız bir tebliğin iki tarafta da sunulması gibi bir şey tabii ki söz konusu olamaz. Zaten mevcut bilgi üzerine yeni bir şey koymayacak bir tebliğin kıymeti de yok. 

Itrî Yılı bitmeden yapılacaklar arasında başka neler var? 
 
Bir kere Itrî Yılı 1 Ocak 2012'de başladı, 31 Aralık 2012'de bitecek diye bir şey yok. Itrî'nin besteleri 300 yıldır söyleniyor. Ama bu yıl tabii ki bir dönüm noktası olmalı; en azından 300 yılık birikim geleceğe doğru şekilde aktarılmalı. Amacımız Itrî'yi önce Türkiye'de doğru tanıtmak sonra yurtdışına açmak. Itrî'yle ilgili çalışmalarımız Yunus Emre Enstitüsü'nün yurtdışındaki merkezlerinde devam edecek. Yine Fatih Sultan Mehmed Üniversitesi ve Zeytinburnu Belediye Başkanlığı'nın Itrî için temsîlî bir mezar taşı yapma projesi var. Bir de Itrî'nin bazı melodilerini caz müziğine uyarlamak gibi bir fikrimiz var. Bakalım... 


JÜLİDE KARAHAN 

ZAMAN KÜLTÜR 20 AĞUSTOS 2012