İstanbul Modern, 9. İstanbul Bienali'ne paralel bir sergiyle modern sanatın günümüzdeki en ünlü isimlerini bir araya getiriyor. 17 Eylül'de açılacak 'Çekim Merkezi' adlı sergi, müzenin ilk uluslararası sanat etkinliği olacak.
Bu yılki Venedik Bienali'nin yöneticisi Roza Martinez'in küratörlüğünde gerçekleştirilecek sergiye, aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 10 ülkeden 16 sanatçı katılıyor. Karmaşık dünyanın estetik, sosyal ve politik meselelerini göz önüne seren sanatçıların çalışmalarının yer aldığı "Çekim Merkezi", İstanbul Modern'in, daha geniş bir bakışla İstanbul'un, önemli bir sanat merkezi haline geldiği düşüncesini de pekiştirir nitelikte. Sergi, dünyanın en önemli modern sanat ustalarının işleriyle birbirinden farklı ulusal arkaplanları, kuşakları ve sanatsal mecraları bir araya getiriyor. 'Çekim Merkezi'nde işleri olan sanatçılar şöyle: Haluk Akakçe (Türkiye), Pilar Albarracin (İspanya), Anish Kapoor (İngiltere), Sierra Santiago (İspanya), Ghada Amer (Mısır/ABD), Janine Antoni (Bahamalar/ABD), Christian Boltanski (Fransa), Rem Koolhaas (Hollanda), Monica Bonvicini (İtalya), Louise Bourgeois (Fransa/ABD), Kemal Önsoy (Türkiye), Gülsün Karamustafa (Türkiye), Jeff Koons (ABD), Juan Munoz (İspanya), Richard Wentworth (İngiltere), Maaria Wirkkala (Finlandiya).
1997'de 5. Uluslararası İstanbul Bienali'nin, 2005'te Venedik Bienali'nin küratörlüğünü yapan, aynı zamanda İstanbul Modern'in de baş küratörü olan Roza Martinez, şüphesiz on parmağında on marifet olan bir isim. Martinez ile 'Çekim Merkezi' sergisini, İstanbul Modern'i, modern sanatı ve bienalleri konuştuk.
Sergiye bu enerjik ismi nasıl verdiniz? İstanbul'un ve bu müzenin modern sanatın merkezine oturma çabasını mı vurgulamak istediniz?
Aslında ilk başta, müzenin ilk uluslararası sergisi olması sebebiyle "Bu sadece bir başlangıç"tı serginin ismi. Sonra hazırlıklar sırasında dünyanın durumundaki istikrarsızlık öne çıktı, hayatla daha iç içe bir konsept aradım. Güvensizlik, yabancılaşma ve istikrarsızlık nedeniyle "Sürekli İstikrarsızlık" koydum. Ama fark ettim ki Balkanlar'da Erdem Kosova da aynı başlığı kullanmış sergisinde. Aynı başlığı aynı zamanlı ve yakın coğrafyalarda kullanamazdım. Bir de Türkiye istikrarsızlık kelimesinden bıkmış bir ülke zaten. Bu ismi de değiştirdim. Bu kez denge kavramına doğru sürüklendim. Dünyada siyasi, sosyal ve ekonomik bir denge arayışının varlığı yadsınamazdı. Bu arayış, sanatı da çok etkiliyordu. Bu, aslında herkesin bir çekim merkezine ulaşmayı istemesiydi. Sosyal, bilimsel, psikolojik olarak dengeyi yakalamak çok zor, her şey kavgalı birbiriyle. Benim isteğimi, sancılı bir süreçten sonra "çekim merkezi" karşıladı.
Sanatçıları ve işleri nasıl belirlediniz?
'Denge' ve 'çekim merkezi' üzerinde durdum eserleri seçerken. Serginin bir bütünlük içermesi gerekliydi. Sanatçılar arasında denge gözettim. Önemli olan, konsepte uyan bir bütünü, kaliteyi yakalamak. Sergilenen her eser tek tek birer 'çekim merkezi' aslında. Hepsi önemli mesajlar içeriyor. Bir de video, resim, heykel, fotoğraf, enstalasyon arasında, yani teknik olarak da denge gözettim. İşlerin hepsi İstanbul'da ilk kez görülecek. Önemli çağdaş sanat merkezlerinden gelen eserler, çok aranan isimler var aralarında.
İstanbul, sanatın merkezine yerleşmeyi başarabilecek ve bunda istikrarlı olabilecek mi sizce?
İstanbul, jeopolitik açıdan çekim merkezinde bir defa. İki kültürü birleştiren ve kendine çeken bir şehir. Onun ötesinde, dünyada yeni bir olgu var. Paris ve Londra, eski hegemon merkezlerini kaybediyorlar. İstanbul tek başına hareketin ve çekimin merkezi. Paris, Londra, New York gibi bir ekol aslında. Yaratıcılığı çekiyor ve üretiyor. Hem müze, hem şehir hem de sanatçılar aksiyon merkezi olacak. İstanbul, artık sanat ve sanatçılar arasında köprü oluyor. Benim için bu açıdan da değerli. Değişim sürecine de tanık oluyorum. Kökenlerini inkar etmeden çağdaşlaşıyor İstanbul. Dinamik yapısıyla beni çok mutlu ediyor. Köprüye bir taş da ben koymak istiyorum. İstanbul Modern'de sabit bir görevi bu nedenle kabul ettim.
Sergi, bienalle eşzamanlı ve bienal mekanlarından birine komşu. Bienalin rüzgarından istifade etmeyi mi düşündünüz?
Biz bienalle aynı ailedeniz ve kardeşiz. Rekabet söz konusu değil. Ben hazirana kadar Venedik Bienali ile meşguldüm. Ancak sonra sergiye ağırlık verebildim. Ama haklısınız, her şey bir araya geldi. Bienalin misyonu yeni yetenekleri keşfetmek, tanıtmak ve gelecekle bağlantı kurmak. Müzenin misyonu ise artık rüştünü ispatlamış çağdaş sanatçıları ağırlamak, çağdaş sanat belleğinin kurumsallaşmasını sağlamak. Bu anlamda geçmiş ve şimdiki zamanı içeriyor. Birbirini tamamlıyor, dengeliyor bienal ve sergi. Bienal üretimin merkezi, yeni işler sergilenir. Küratörler Charles ve Vasıf özellikle yeni işler istediler. Müzede ise paradigma değeri olan yapıtlar sergilenir.
Çağdaş sanat açısından geçmiş, günümüz ve gelecek bir araya geliyor diyebilir miyiz?
Evet, tam da öyle oluyor. İstanbul çekimin gerçekten merkezi olacak. Dünyanın gözü bu şehirde olacak. Bu iki olay birbirine güç verecek. Bienalle geleceğin sanatçılarına kapılar açılırken, müzedeki sergide, adını kabullendirmiş işler izlenebilecek.
'Venedik Bienali uyuyan güzel, İstanbul Bienali dinamik'
"Venedik Bienali uyuyan bir güzel gibi. Değişime kapalı ve çok ağır çalışıyor. Eski ve köklü, ama dinamik değil. Bir durağanlık var. İstanbul ise dinamik, yaşıyor, açık. Ben çok bienalde küratörlük yaptım. En zengini hangisi ve yeniden hangisini yapmak istersiniz derseniz, İstanbul derim. İstanbul'da enerji, olasılıklar çok güçlü ve İstanbul üretimi teşvik eden bir şehir. İstanbul zengin bir içerik sunuyor. Sanatçıların İstanbul'u tercih etmelerini anlayabiliyorum. Venedik ise uyuyan bir güzel gibi. Ama Venedik bir sanatçı için, kariyeri için hâlâ çok önemli. Bunu yadsıyamayız. Ben İstanbul'un tadını hiçbirinde alamadım. Bir küratöre tanınan imkanlar için de İstanbul farklıydı. En önemlisi sürekliliktir. İstanbul bunu başardı. Ve artık dünyanın en iyi bienallerinden biri oldu. Uluslararası arenada da çok saygın bir yer edindi. Sanatçılar açısından da katılmak istenilen, gözetilen bir olay oldu. Küratörler, işler, sanatçılar açısından çok ilerledi. Bir bienalde diyaloglar oluşması da çok gerekli ve İstanbul bunu başarıyor. Bir de bu sefer tarihi binalar yerine şehrin içinde olan binalarda gerçekleşecek olması beni daha çok heyecanlandıran bir olgu. Daha hareketli, daha canlı olacak gibi. Yıllardır değişik küratörlerin yaklaşımlarıyla zenginleşti. Her küratör yeni bir şey kattı."
Jülide Karahan
08 Eylül 2005/Zaman
8 Eylül 2005 Perşembe
5 Eylül 2005 Pazartesi
Bienal'den sonra tarih yeniden yazılabilir!
Safiye Behar, 1890'da Galatasaray Hamalbaşı Caddesi'ndeki 18 numaralı apartmanın birinci katında doğar.
Marx'ı, Proudhon'u, Lenin'i tanıyan ve sosyalist yazarlardan çok etkilenen Behar, gençliğinde Mustafa Kemal'le tanışarak onunla uzun süreli bir aşk yaşar. Cumhuriyet'in kurulduğu yıllarda Şikago'ya taşınmasına rağmen İstanbul ile bağlarını koparmayan genç kadın, Atatürk'le mektuplaşmaya devam eder. Paşanın ölümünden sonra İstanbul'daki evini kapatarak Türkiye ile olan tüm ilişkisini kesen Behar, 1965'te Şikago'da ölür.
Bu hikâye, Avusturyalı sanatçı Michael Blum'un 9. Uluslararası İstanbul Bienali için hazırladığı "The House of Safiye Behar/Safiye Behar'ın Evi"nin bir parçası, hatta kendisi. Tarihin tozlu sayfaları arasında yakalanan boşluklar üzerine kurulan, birinci elden; ama yine kurgu bir kaynaktan beslenen anlatı; İstanbullu sanatseverleri ezberlerinin dışına çıkmaya davet ediyor. Troçki'nin Meksika'daki, Freud'un Viyana'daki ya da Marx'ın Trier'deki, "dönemine şahitlik etmiş olandan turistiğe dönüşmüş" evleriyle benzerlikler taşıyacak müze ev, 16 Eylül'den itibaren bienal mekânlarından biri olan Deniz Palas Apartmanı'nda gezilebilecek.
'Araştırmalara kapı açmak istedim'
Blum'un bienal için tasarladığı işi, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş dönemine farklı bir açıdan bakılmasını amaçlıyor. Sanatçı, tarihin "kesin, doğru ve değişmeyen olduğu" görüşüne sorularla yaklaşırken izleyiciyi de sorgulamaya davet ediyor. Tarih ile kültür üretimini mizahi ve eleştirel bir dille irdeleyen Blum, "Atatürk'ün hayatı kesin çizgilerle defalarca yazılmıştı. Bu beni rahatsız etti. 'Tarih nasıl yazıldı, kim yazdı, bilinenler yeterli mi?' sorularına cevap ararken yeni araştırmaların yolunu açacağımı da düşündüm." diye söze başlıyor. "Cumhuriyet dönemi reformlarında etkisi olmuş bu kadının varlığına inanmayanlar olabilir, çünkü doğru kabul edilenler sadece yazılanlar." diyen sanatçı, çelişkide kalanları araştırmaya davet ediyor. "Doğru ya da değil, neye göre karar veriyoruz? Tarih, mutlak doğru gibi anlatılır; ama aynı zamanda üzerinde oynanan, ekleme ve çıkarma yapılan bir şeydir. Safiye, hiç tanınmadı çünkü Atatürk ve çevresindekiler yaşananları gizlemeyi bildiler." diyerek kurgusunu sonuna kadar sahiplenen sanatçı, sergideki mektuplardan birine atıf yaparak İsmet İnönü'nün bile bu ilişkiden haberi olmadığını söylüyor.
Böyle bir müze ev oluşturma fikri, kurgunun bir parçası olarak, Behar'ın mimar torunu Melih Tütüncü ile geçtiğimiz yıl Şikago'da tanışan Blum'un Türkiye tarihini araştırmaya başlamasıyla şekillenmiş. 2005'in Mart ayında İstanbul'a gelen sanatçı, Behar'ın terk edilmiş ve kullanılamayacak durumda olan evini bulmuş; ama Galatasaray'daki dairede bunu gerçekleştirmek mümkün olmayınca mekân olarak orayı andıran Deniz Palas Apartmanı'nda karar kılınmış. İstanbul ve Şikago'daki dairelerden toplanan eşyaların yanında torundan alınan belge, fotoğraf ve günlüklerden oluşacak müze, Melih Tütüncü ile yapılan ve anneannesini anlattığı söyleşinin videosunu da içeriyor. Belgelerin içinde Atatürk'ün Behar'a 1911, 1923 ve 1932'de yazdığı mektupların yanı sıra çevirisi yapılmış bir Nazım Hikmet kitabı da var. (Memleketimden insan manzaraları). İnsan Michael Blum'u dinleyip projesinin ayrıntılarına vakıf olunca olup bitenin gerçekliğine inanmaya başlıyor. Bakalım bienal başlayıp sergi gezildiğinde izleyiciler, tarihçiler ve eleştirmenler bu işe ne diyecek?
Fotoğrafçılık ve tarih okudu
1966 Kudüs doğumlu Michael Blum, Fransa'da Ecole Nationale de la Photographie okulunda aldığı fotoğrafçılık eğitimine Paris Üniversitesi'ndeki tarih bölümünde devam etti. Fransa, Hollanda, İngiltere, Kanada ve Brezilya başta olmak üzere çok sayıda ülkede çeşitli kişisel ve karma sergiler açan; 'Homo Oeconomicus' ve 'potlatch.doc' adlı kitapları bulunan Blum'un, çeşitli çağdaş sanat müzelerinde de eserleri bulunuyor. Sanatçı 9. Uluslararası İstanbul Bienali'nin davetlisi olarak Türkiye'ye geldi.
Jülide Karahan
05 Eylül 2005/Zaman
Marx'ı, Proudhon'u, Lenin'i tanıyan ve sosyalist yazarlardan çok etkilenen Behar, gençliğinde Mustafa Kemal'le tanışarak onunla uzun süreli bir aşk yaşar. Cumhuriyet'in kurulduğu yıllarda Şikago'ya taşınmasına rağmen İstanbul ile bağlarını koparmayan genç kadın, Atatürk'le mektuplaşmaya devam eder. Paşanın ölümünden sonra İstanbul'daki evini kapatarak Türkiye ile olan tüm ilişkisini kesen Behar, 1965'te Şikago'da ölür.
Bu hikâye, Avusturyalı sanatçı Michael Blum'un 9. Uluslararası İstanbul Bienali için hazırladığı "The House of Safiye Behar/Safiye Behar'ın Evi"nin bir parçası, hatta kendisi. Tarihin tozlu sayfaları arasında yakalanan boşluklar üzerine kurulan, birinci elden; ama yine kurgu bir kaynaktan beslenen anlatı; İstanbullu sanatseverleri ezberlerinin dışına çıkmaya davet ediyor. Troçki'nin Meksika'daki, Freud'un Viyana'daki ya da Marx'ın Trier'deki, "dönemine şahitlik etmiş olandan turistiğe dönüşmüş" evleriyle benzerlikler taşıyacak müze ev, 16 Eylül'den itibaren bienal mekânlarından biri olan Deniz Palas Apartmanı'nda gezilebilecek.
'Araştırmalara kapı açmak istedim'
Blum'un bienal için tasarladığı işi, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş dönemine farklı bir açıdan bakılmasını amaçlıyor. Sanatçı, tarihin "kesin, doğru ve değişmeyen olduğu" görüşüne sorularla yaklaşırken izleyiciyi de sorgulamaya davet ediyor. Tarih ile kültür üretimini mizahi ve eleştirel bir dille irdeleyen Blum, "Atatürk'ün hayatı kesin çizgilerle defalarca yazılmıştı. Bu beni rahatsız etti. 'Tarih nasıl yazıldı, kim yazdı, bilinenler yeterli mi?' sorularına cevap ararken yeni araştırmaların yolunu açacağımı da düşündüm." diye söze başlıyor. "Cumhuriyet dönemi reformlarında etkisi olmuş bu kadının varlığına inanmayanlar olabilir, çünkü doğru kabul edilenler sadece yazılanlar." diyen sanatçı, çelişkide kalanları araştırmaya davet ediyor. "Doğru ya da değil, neye göre karar veriyoruz? Tarih, mutlak doğru gibi anlatılır; ama aynı zamanda üzerinde oynanan, ekleme ve çıkarma yapılan bir şeydir. Safiye, hiç tanınmadı çünkü Atatürk ve çevresindekiler yaşananları gizlemeyi bildiler." diyerek kurgusunu sonuna kadar sahiplenen sanatçı, sergideki mektuplardan birine atıf yaparak İsmet İnönü'nün bile bu ilişkiden haberi olmadığını söylüyor.
Böyle bir müze ev oluşturma fikri, kurgunun bir parçası olarak, Behar'ın mimar torunu Melih Tütüncü ile geçtiğimiz yıl Şikago'da tanışan Blum'un Türkiye tarihini araştırmaya başlamasıyla şekillenmiş. 2005'in Mart ayında İstanbul'a gelen sanatçı, Behar'ın terk edilmiş ve kullanılamayacak durumda olan evini bulmuş; ama Galatasaray'daki dairede bunu gerçekleştirmek mümkün olmayınca mekân olarak orayı andıran Deniz Palas Apartmanı'nda karar kılınmış. İstanbul ve Şikago'daki dairelerden toplanan eşyaların yanında torundan alınan belge, fotoğraf ve günlüklerden oluşacak müze, Melih Tütüncü ile yapılan ve anneannesini anlattığı söyleşinin videosunu da içeriyor. Belgelerin içinde Atatürk'ün Behar'a 1911, 1923 ve 1932'de yazdığı mektupların yanı sıra çevirisi yapılmış bir Nazım Hikmet kitabı da var. (Memleketimden insan manzaraları). İnsan Michael Blum'u dinleyip projesinin ayrıntılarına vakıf olunca olup bitenin gerçekliğine inanmaya başlıyor. Bakalım bienal başlayıp sergi gezildiğinde izleyiciler, tarihçiler ve eleştirmenler bu işe ne diyecek?
Fotoğrafçılık ve tarih okudu
1966 Kudüs doğumlu Michael Blum, Fransa'da Ecole Nationale de la Photographie okulunda aldığı fotoğrafçılık eğitimine Paris Üniversitesi'ndeki tarih bölümünde devam etti. Fransa, Hollanda, İngiltere, Kanada ve Brezilya başta olmak üzere çok sayıda ülkede çeşitli kişisel ve karma sergiler açan; 'Homo Oeconomicus' ve 'potlatch.doc' adlı kitapları bulunan Blum'un, çeşitli çağdaş sanat müzelerinde de eserleri bulunuyor. Sanatçı 9. Uluslararası İstanbul Bienali'nin davetlisi olarak Türkiye'ye geldi.
Jülide Karahan
05 Eylül 2005/Zaman
13 Ağustos 2005 Cumartesi
'Artık bir sahnemiz bile yok!'
"Türkiye'ye gelmemize birkaç gün kala, 30 Temmuz'da Bağdat'ta tiyatro binamızın yakınında bir bomba patladı. 'Güle Güle Godot'nun son provasını yeni bitirmiştik. Artık bir sahnemiz yok; ama devam edeceğiz tiyatro yapmaya. Varlığımızın başka bir sebebi yok çünkü..."
Bu sözler, Irak Devlet Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmeni Abdul Hafez Abdullah'a ait. II. Uluslararası Mekan Tiyatro Festivali için İstanbul'a otobüsle ancak üç günde gelebilen topluluk, 15 Ağustos Pazartesi günü Tarihi Galata Köprüsü'nde sahneleyeceği "Güle Güle Godot" isimli oyunla ülkelerinde yaşanan insanlık dramını ve umudun kısık sesini duyurmaya çalışacak. 1968 yılında kurulan ve bugüne kadar 209 oyun sergileyen topluluğun 5 ayrı sahnesinden sadece biri günümüze kadar gelebilmiş. Ülkenin yaşadığı iki savaş, onların dört sahnesini yerle bir etmiş. Son kaleleri de geçtiğimiz günlerde bir bombalı saldırı sonucu büyük hasar görmüş. Topluluk, bütün bu olanlara rağmen, oyunlarını sergileyebilmek için davet edildikleri hiçbir festivali kaçırmıyor. Çünkü, kendilerine verilen her fırsat, paha biçilmez değerde onlar için. Irak Devlet Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmeni Abdul Hafez Abdullah ve oyunun yönetmeni Hatem Oda Shalash ile sürekli savaş oyunları oynanan bir ülkede tiyatroyu, yaşamı ve umutları konuştuk.
Hemen her gün bombaların patladığı, onlarca insanın öldüğü bir ülkede tiyatro yapıyorsunuz. Güvenlik gibi bir temel ihtiyaç eksikken; nasıl sanata böyle canla başla sarılabiliyorsunuz?
Tiyatro bizim var olma savaşımızın bir parçası. Saddam devrildikten sonra birbirimize daha çok yakınlaştık. Kendi yağımızla kavrularak bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Güvenlik problemlerini önemsemiyoruz. Amacımız tiyatro yapmayı sürdürmek. Biz oyunu oynadığımız sırada bir bomba patlayabilir; ama bunu düşünerek ve bekleyerek de yaşayamayız.
Halkın tiyatroya yaklaşımı nasıl? Seyirci de sizin kadar cesur mu, izlemeye geliyorlar mı?
Halk dışarı çıkmaya çekiniyor zorunlu olmadıkça. Bazen hiç seyircimiz olmuyor. Ama yazarlar, şairler, tiyatroyla ilgilenenler, entelektüel birikimlerini ülkenin geleceği için seferber etmeye hazır olanlar var. Bazen, nadir de olsa 100 kişiyi buluyor izleyici sayısı. Çok mutlu oluyoruz.
Tiyatronuz Saddam rejimine, 1991 Körfez Savaşı'na ve 2003 Irak Savaşı'na tanıklık etti. Bu süreçler sanatınızı ve oyunlarınızı nasıl etkiledi?
Yaşadıklarımız sanata yansıyor, bu kaçınılmaz. Sanatı icra etmek için politik ortamın da uygun olması gerekiyor. Ama önemli olan vazgeçmememiz. Seyircisiz, sahnesiz, parasız kaldık. Evimizden çıkamadığımız, provalara gidemediğimiz çok oldu. Bunlara aldırmadık hiç.
Beckett'in "Godot'u Beklerken" isimli oyununun ismini değiştirmiş, "Güle Güle Godot" demişsiniz. "Godot"yu, yani simgelediği "umut"u beklemekten vaz mı geçtiniz?
Hayır, umudumuzu dışarıdan gelecek bir güçte aramaktan vazgeçtik sadece. Umudun kendisi yaşamamızın da sebebi zaten. Irak halkı; küçük de olsa bir umut taşımaya devam ediyor, vazgeçmedik bekleyişten. Aslında anlatmaya çalıştığımız tam da Irak halkının bu umuda dair düşleri. Zaten karakter isimleri dışında oyunu yeniden yazdık, Irak'ın savaş sonrası toplumsal yapısına göre yeniden uyarladık.
"Godot", dışarıdan ülkeye yön veren ABD ve siz de ona "Güle güle" mi demek istiyorsunuz?
Biz, temel hak ve özgürlükleri istiyorduk, demokratik koşullarda yaşamanın özlemi içindeydik. Baskılar kolumuzu, kanadımızı kırmıştı. Değişimler, ABD'nin zorlamasıyla ve onun çıkarları doğrultusunda yapılıyor. Bundan rahatsızlık duyuyoruz, sömürülmek istemiyoruz. Keşke dış müdahaleler olmadan kendi içimizde geçirebilsek demokratikleşme sürecini. Irak'taki ABD varlığından rahatsızız. Başta söyledikleri gibi, gitmelerini bekliyoruz.
Oyunlarınızda vermeye çalıştığınız mesajın, sanatın önüne geçtiğini düşünüyor musunuz?
Sanatı politikaya alet ettiğimizi düşünüyorsanız, tam anlamıyla öyle değil. Çoğumuz güzel sanatlar fakültelerinde eğitim aldık. Şartlarımız farklı olsaydı başka konuları da taşırdık sahneye. Oynadığımız oyunlarda yoğunluklu olarak Irak toplumunun sorunlarını işliyoruz, yaşadıklarımızı bir kenara bırakamayız. Uluslararası kamuoyunda sesimizi duyurabileceğimiz umudunu da yüklüyoruz sanatın sırtına. Sivil halkın durumu, bizim dikkat çekmek istediğimiz. İnsanların duygularını, savrulmuşluklarını duyurmak niyetimiz. İnsanlara doğrudan anlatalım olanı biteni istiyoruz. Şanssız bir ülkeyiz biz. Varlıklı ve zenginiz. Ama Abbasi döneminden itibaren zulüm bitmedi hiç.
'Şimdi özgürüz; ama güvende değiliz'
"Körfez Savaşına kadar tiyatro çok iyi gidiyordu. Savaşla ve Saddam'ın başa geçmesiyle birlikte tiyatro Saddam için çalışmak zorunda kaldı. Onu pohpohlayan oyunlara izin vardı sadece. İstediğimiz oyunları oynamamız, düşündüklerimizi söylememiz söz konusu bile değildi. Çok ciddi özgürlük sorunu vardı. Hele demokrasiden söz etme olanağı kesinlikle yoktu. Tam bir astım kestim dönemiydi. Kendimizi güvende hissediyorduk, tek iyi şey buydu. Şu aşamada ekonomi daha iyiye gidiyor, düşündüklerimizi söyleyebiliyoruz. Demokratik kıpırdanmalar oluyor. Şimdi sorun ensemizdeki ölüm korkusu. Yani güvende değiliz. Özgürüz; ama provalara gelip giderken hep tedirginiz. Tercih yapmamız gerekse şimdiki dönemi yani özgürlüğü seçeriz. Bir sanatçı olarak düşündüğünü, hissettiğini anlatabilme nefes almak gibi bir şey çünkü."
Jülide Karahan
13 Ağustos 2005/Zaman
Bu sözler, Irak Devlet Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmeni Abdul Hafez Abdullah'a ait. II. Uluslararası Mekan Tiyatro Festivali için İstanbul'a otobüsle ancak üç günde gelebilen topluluk, 15 Ağustos Pazartesi günü Tarihi Galata Köprüsü'nde sahneleyeceği "Güle Güle Godot" isimli oyunla ülkelerinde yaşanan insanlık dramını ve umudun kısık sesini duyurmaya çalışacak. 1968 yılında kurulan ve bugüne kadar 209 oyun sergileyen topluluğun 5 ayrı sahnesinden sadece biri günümüze kadar gelebilmiş. Ülkenin yaşadığı iki savaş, onların dört sahnesini yerle bir etmiş. Son kaleleri de geçtiğimiz günlerde bir bombalı saldırı sonucu büyük hasar görmüş. Topluluk, bütün bu olanlara rağmen, oyunlarını sergileyebilmek için davet edildikleri hiçbir festivali kaçırmıyor. Çünkü, kendilerine verilen her fırsat, paha biçilmez değerde onlar için. Irak Devlet Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmeni Abdul Hafez Abdullah ve oyunun yönetmeni Hatem Oda Shalash ile sürekli savaş oyunları oynanan bir ülkede tiyatroyu, yaşamı ve umutları konuştuk.
Hemen her gün bombaların patladığı, onlarca insanın öldüğü bir ülkede tiyatro yapıyorsunuz. Güvenlik gibi bir temel ihtiyaç eksikken; nasıl sanata böyle canla başla sarılabiliyorsunuz?
Tiyatro bizim var olma savaşımızın bir parçası. Saddam devrildikten sonra birbirimize daha çok yakınlaştık. Kendi yağımızla kavrularak bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Güvenlik problemlerini önemsemiyoruz. Amacımız tiyatro yapmayı sürdürmek. Biz oyunu oynadığımız sırada bir bomba patlayabilir; ama bunu düşünerek ve bekleyerek de yaşayamayız.
Halkın tiyatroya yaklaşımı nasıl? Seyirci de sizin kadar cesur mu, izlemeye geliyorlar mı?
Halk dışarı çıkmaya çekiniyor zorunlu olmadıkça. Bazen hiç seyircimiz olmuyor. Ama yazarlar, şairler, tiyatroyla ilgilenenler, entelektüel birikimlerini ülkenin geleceği için seferber etmeye hazır olanlar var. Bazen, nadir de olsa 100 kişiyi buluyor izleyici sayısı. Çok mutlu oluyoruz.
Tiyatronuz Saddam rejimine, 1991 Körfez Savaşı'na ve 2003 Irak Savaşı'na tanıklık etti. Bu süreçler sanatınızı ve oyunlarınızı nasıl etkiledi?
Yaşadıklarımız sanata yansıyor, bu kaçınılmaz. Sanatı icra etmek için politik ortamın da uygun olması gerekiyor. Ama önemli olan vazgeçmememiz. Seyircisiz, sahnesiz, parasız kaldık. Evimizden çıkamadığımız, provalara gidemediğimiz çok oldu. Bunlara aldırmadık hiç.
Beckett'in "Godot'u Beklerken" isimli oyununun ismini değiştirmiş, "Güle Güle Godot" demişsiniz. "Godot"yu, yani simgelediği "umut"u beklemekten vaz mı geçtiniz?
Hayır, umudumuzu dışarıdan gelecek bir güçte aramaktan vazgeçtik sadece. Umudun kendisi yaşamamızın da sebebi zaten. Irak halkı; küçük de olsa bir umut taşımaya devam ediyor, vazgeçmedik bekleyişten. Aslında anlatmaya çalıştığımız tam da Irak halkının bu umuda dair düşleri. Zaten karakter isimleri dışında oyunu yeniden yazdık, Irak'ın savaş sonrası toplumsal yapısına göre yeniden uyarladık.
"Godot", dışarıdan ülkeye yön veren ABD ve siz de ona "Güle güle" mi demek istiyorsunuz?
Biz, temel hak ve özgürlükleri istiyorduk, demokratik koşullarda yaşamanın özlemi içindeydik. Baskılar kolumuzu, kanadımızı kırmıştı. Değişimler, ABD'nin zorlamasıyla ve onun çıkarları doğrultusunda yapılıyor. Bundan rahatsızlık duyuyoruz, sömürülmek istemiyoruz. Keşke dış müdahaleler olmadan kendi içimizde geçirebilsek demokratikleşme sürecini. Irak'taki ABD varlığından rahatsızız. Başta söyledikleri gibi, gitmelerini bekliyoruz.
Oyunlarınızda vermeye çalıştığınız mesajın, sanatın önüne geçtiğini düşünüyor musunuz?
Sanatı politikaya alet ettiğimizi düşünüyorsanız, tam anlamıyla öyle değil. Çoğumuz güzel sanatlar fakültelerinde eğitim aldık. Şartlarımız farklı olsaydı başka konuları da taşırdık sahneye. Oynadığımız oyunlarda yoğunluklu olarak Irak toplumunun sorunlarını işliyoruz, yaşadıklarımızı bir kenara bırakamayız. Uluslararası kamuoyunda sesimizi duyurabileceğimiz umudunu da yüklüyoruz sanatın sırtına. Sivil halkın durumu, bizim dikkat çekmek istediğimiz. İnsanların duygularını, savrulmuşluklarını duyurmak niyetimiz. İnsanlara doğrudan anlatalım olanı biteni istiyoruz. Şanssız bir ülkeyiz biz. Varlıklı ve zenginiz. Ama Abbasi döneminden itibaren zulüm bitmedi hiç.
'Şimdi özgürüz; ama güvende değiliz'
"Körfez Savaşına kadar tiyatro çok iyi gidiyordu. Savaşla ve Saddam'ın başa geçmesiyle birlikte tiyatro Saddam için çalışmak zorunda kaldı. Onu pohpohlayan oyunlara izin vardı sadece. İstediğimiz oyunları oynamamız, düşündüklerimizi söylememiz söz konusu bile değildi. Çok ciddi özgürlük sorunu vardı. Hele demokrasiden söz etme olanağı kesinlikle yoktu. Tam bir astım kestim dönemiydi. Kendimizi güvende hissediyorduk, tek iyi şey buydu. Şu aşamada ekonomi daha iyiye gidiyor, düşündüklerimizi söyleyebiliyoruz. Demokratik kıpırdanmalar oluyor. Şimdi sorun ensemizdeki ölüm korkusu. Yani güvende değiliz. Özgürüz; ama provalara gelip giderken hep tedirginiz. Tercih yapmamız gerekse şimdiki dönemi yani özgürlüğü seçeriz. Bir sanatçı olarak düşündüğünü, hissettiğini anlatabilme nefes almak gibi bir şey çünkü."
Jülide Karahan
13 Ağustos 2005/Zaman
Kaydol:
Yorumlar (Atom)