Gelecek, geldi, geliyor... derken, 'Picasso İstanbul'da' sergisini nihayet dünya gözüyle gördük. Emirgan'daki Sakıp Sabancı Müzesi, diğer adıyla Atlı Köşk, yarından itibaren ziyaretçilerini ağırlamaya başlayacak.
Dün, Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı, müzenin müdürü Dr. Nazan Ölçer, küratörler Picasso'nun torunu Bernard Ruiz-Picasso ve eşi Almine Ruiz Picasso ile Images Modernes temsilcisi Marta-Volga Guezala, yerli ve yabancı basın mensuplarına sergiyi gezdirdi. Picasso sergisini bir dönüm noktası olarak gören Güler Sabancı, "Türkiye Avrupa'nın bir parçasıdır. Bu kapasitede bir müzemiz vardır. İlk 6 haftanın çocuk programlarının dolmuş olması, öğrenmek isteyen genç kitlenin olduğuna da işaret ediyor." dedi. Türkiye'nin bu sergi ile dünya sanat takvimine girdiğini belirten Nazan Ölçer ise; "Bu, sizi bir anda o dünyanın parçası haline getirir. Fransa'da şu var, Barselona'da bu var, İstanbul'da da artık Picasso sergisi var." sözleriyle anlattı heyecanını. Türkiye'de bir ilk olarak değerlendirilen sergi; Picasso'nun (1881-1973) 51 yağlıboya, 47 çizim, 13 seramik, 12 heykel, 8 gravür, 2 taşbaskı ve 2 duvar halısından oluşan ve sanatçının tüm dönemlerini kapsayan 135 parçalık bir koleksiyon sunuyor. Picasso'nun bir avuç cümleyle özetlenemeyecek yoğunluktaki 92 yıllık yaşamından kesitler içeren sergide, 'La Vie'yi, 'Guernica'yı, 'Avignon'lu Kadınlar'ı görmek mümkün olmasa da ustanın sanatının bütün dönemlerinin gözlerimizin önünden geçecek olması ve içlerinden 10 tanesinin ilk kez kamuoyuyla paylaşılması söz konusu. Girişte Picasso'nun çocuk, genç ve orta yaşlı halinden fotoğraf kareleri ve fotoğraflara eşlik eden yaşam öyküsü karşılıyor sanatseverleri. Ferit Edgü'nün yazdığı metni Müşfik Kenter'in sesinden dinleyerek 1899 tarihli kurşunkalem otoportre ile başlayan yolculuk, ressamın ilk aşkı Fernande'nin başı ile devam ediyor. "Benim arayışlarımdan söz ediyorlar, ben aramam ki... Bulurum." diyor usta. Aramak ve bulmak için 26 Mart'a kadar vaktiniz var. Bu ayrıcalığa ermek için yetişkinler 10 YTL, öğrenciler 3 YTL'yi gözden çıkaracak.
'Dedemin eserleri İstanbul'a gelerek değer kazandı'
Dedenizin eserlerini İstanbul'a getirmek için nasıl ikna oldunuz?
Dedemin eserlerinin sergilere katılması için çalışmalar yapıyordum. İlk başta zorlandım. Sanatı anlamam adım adım gerçekleşen bir süreçti. Bu sergide iyi bir ekiple çalıştık. Beni ilk başta şüpheye düşüren birçok şey vardı; ama serginin değerini anladığımda, eğitime katkısını fark ettiğimde bütün tereddütlerim silindi. Eserler de İstanbul'a bu müzeye gelerek değer kazandı aslında. Eğitim programlarını da devreye sokarak modern sanata katkı yapılacağı için beni çok heyecanlandırdı. Dedem daha iyi anlaşılacak. Koleksiyonumu sunmaktan mutluyum. Bir risk yoktu. Teknik ve güvenlik altyapısı sağlandı. Türk medeniyet ve kültürünün ne kadar gelişmiş ve köklü olduğunu biliyoruz. İstanbul'a gelince de buna yakından şahit olduk. Kültür seviyesi olarak Avrupa'nın herhangi bir şehrinden farkı yok İstanbul'un.
Sergi, Tokyo ya da New York'taki bir Picasso hayranını buraya çekebilir mi?
Buraya bu sergiyi görmeye gelecek ve bütün dünyada konuşacak pek çok insan olacak. Bu sergi Picasso'nun yaratıcılık gücünü kronolojik olarak keşfetmemizi sağlayacak. Karşılaştırma imkanı sunan çalışmalar var. Picasso'nun hiç görülmemiş eserlerinin sergileniyor olması; dünya basını, dünya sanat çevresi açısından çok önemli. Yaratıcılığı ve üretimde izlediği yol görülebilir. Birçok alanda ürün vermiş olması ayrıca önemli ve bu sergide bunun örnekleriyle karşılaşmak mümkün.
Diğer Picasso sergilerinden farkı ne?
Her sergi başka bir yalınlık sunuyor. Ama bu kez Türk toplumu için farklı bir şeyler sunmasına, bütün dönemleri kapsamasına özen gösterdik. Bir bütünlük olsun, üretim aşamalarına tanıklık etsin diye. Eserleri seçerken bir konsept belirledik. Amacımız, dedemin sanat yaşamının, üretim sürecinin aşamalarını sunmaktı. Kronolojik bir yaklaşımla tarihsel gelişimi ve değişik malzemeler kullanmasını göstermek istedik. Picasso ilk kez İstanbul'da sergileniyor. Biz genel bir perspektif vermenin, bütün dönemlerinden örnekler sunmanın daha iyi olacağını düşündük. Sadece resim değil, heykel, gravür, seramik gibi eserler de var sergide. 14 yaşında çizdiği bir kadın portresini de 80 yaşındaki portresini de görmek mümkün. Bütün yaşamı boyunca çalışmış ve üretmiş bir adamın eserlerinin gelişimi ve değişimi var sergide.
'Bu sergiyi gezenler, farklı bir Picasso tanıyacak'
Biz burada Picasso'yu bütün yönleriyle görebilecek miyiz?
Bütün önemli periyotlarından eserler var diyebilirim kabaca. Picasso'nun gelişimini görebiliriz. Ama o kadar uzun yaşadı, o kadar çok eser üretti ve o kadar farklı teknikler kullandı ki, hepsini birden sunabilmek için bunun 10 katı büyüklükte bir sergi lazım. Her şeyi kapsaması gerçekten çok zor. Ama genel anlamda ve genel konularda bütün dönemler var denebilir. Karşılaştırma imkanı sunan çalışmalar var.
Sergide çok fazla eskiz var. Bu, eserlerin aile koleksiyonundan gelmesinden mi yoksa mali sebeplerden mi?
Sergi, Bernard'ın koleksiyonuna dayanıyor daha çok. O, Picasso'nun tek resmi varisi. Bernard çok geniş bir koleksiyona sahip. Türkiye, ilk kez Picasso'ya ev sahibi oluyor. Dolayısıyla sanatçının çalışma şekline, gelişmesine şahitlik eden eserler olması sanatseverler için büyük bir şans. Sergide başyapıtlar yok, ilk başta hayal kırıklığı yaratabilir bu. Ama Picasso'yu keşfetme imkanına sahip izleyiciler. Farklı bir Picasso'yla tanışacak, ezbere örneklerin dışına çıkacaklar. Serginin en güzel tarafı, çok bilinmeyenlerin de burada olması. Herkesçe bilinen, koleksiyoncu koleksiyoncu dolaşan, milyon dolarlık eserler metalaştı artık. Bu serginin güzelliği, aileden gelmesi ve taze, yeni çalışmalardan oluşması. Yeni tartışmalara, değerlendirmelere kapı açacaklar. Diğer yandan sigortalarken tabii ki eskizler daha az maliyetlidir.
İlk kez gün yüzüne çıkacak eserlerden söz ediliyor, sizin de görmedikleriniz var mı?
Benim de görmediğim parçalar var. Ölümünden önce sergilemiş de olabilir. O kadar çok eseri var ki, sayılamaz. Bir yerlerde gizlenmiş olanlar, hediye edilmiş olanlar vardır. Üretmek için yaşayan biriydi o.
Sizce bu sergiyi farklı kılan ne?
Kimse birçok kez gördüğü eserleri görmeye gelmez; ama bunları görmek için herkesin geleceğine eminim. Kitaplarda da yer almayan birçok çalışma var burada. Klasik tarza da rastlıyoruz. Burada Picasso'nun farklı araç ve malzemelerle ürettiği yapıtları sergileniyor. İzleyiciler kitaplarda bulamadıkları bir Picasso ile karşılaşma şansı bulacaklar.
Jülide Karahan
23 Kasım 2005/Zaman
23 Kasım 2005 Çarşamba
10 Ekim 2005 Pazartesi
'Romanlarım şekerli tarih kitapları gibi'
Maceracı okurların yolunu sıkça kesen ve onları çöllere, balta girmemiş ormanlara ve uçsuz bucaksız okyanuslara sürükleyen Wilbur Smith, "TÜYAP Kitap Fuarı'nda en uzun imza kuyruğu kimindi?" sorusunun cevabıydı ilk iki gün boyunca.
72 yaşındaki yazar için, Altın Kitaplar standı önünde bekleşen ve 29 kitapla dolu çuvallarına 30'uncusu "Güneşin Zaferi"ni de dahil etmenin sevincini yaşayan okurlar, bir edebiyat kardeşliği örneği sergiledi. Türkiye'nin değişik kentlerinden gelen kitap kurtları, sanki yıllardır tanışıyormuşçasına sohbetlere daldı. İçlerinde Afrika'ya gidip kitaplarda anlatılan yerleri görenler tabii ki en popüler simalardı. Hayranlarının kıskanç bakışları altında bir köşede sohbet imkanı bulduğumuz Wilbur Smith, bu kez bize kahramanlarının hikayeleri yerine kendi serüvenini anlattı.
1933'te Zambiya'da doğan Smith, İngiliz asıllı olmasına rağmen anne sütü ile birlikte "Zambezi Suyu" içtiğinden kopamamış bu topraklardan. 26 dile çevrilmiş ve tüm dünyada 100 milyondan fazla satış rakamına ulaşmış ulaşmasına; ama ilk kitabını yayınlatıncaya kadar 15 kez reddedilmiş. Babasının gazeteci olma hevesini kursağında bırakması ve ilk gençlik yıllarını muhasebecilik yaparak geçirmesine rağmen kalem, peşini bırakmamış. "Yazmasam kaşınıyordum ve bu kaşıntı ancak kalemle geçiyordu." diyen Smith, otuz bir yaşında yazdığı "Bencil" ile iki hafta içinde hayatını değiştirmiş.
"Ben omlet pişiren bir aşçıyım"
Daha çok Courtney ve Ballantyne serileriyle tanınan yazar, bu karakter isimleri için "Büyükbabamın ismi James Courtney Smith'ti. Ballantyne ise ilk âşık olduğum kız, yani Sally Ballantyne'den geliyor." diyor. Bir kitaptaki ana karakterleri bir önceki kitaptaki çocuk ve bebeklerden seçen yazar, zaman zaman başa dönüp baktığını itiraf ediyor. Afrika'yı ve Zambezi Irmağı'nı okuruna tarihî gerçekler ışığında anlatan Smith, tarihin insanlığı biçimlendiren olgu, kurgunun ise tatlandırıcı olduğu görüşünde. Romanlarını "üzerine şeker serpilmiş tarih kitapları" diye tanımlıyor yazar. 'Kurgu nerede başlıyor, gerçek nerede bitiyor?'
dediğimizde "Gerçekler yumurtanın sarısı, kurgu ise akı. Ben omlet pişiren bir aşçıyım. Pişirdiğimde karışıyor ve gerçekle kurgu ayrılmıyor birbirinden. Ortaya çıkan yemek nasıl, önemli olan bu." diyor.
30 kitap babası olan Smith, bir kitabın 9 aylık doğum sürecini şöyle anlatıyor: "Beynimdeki çipi bilgisayara takmadan birkaç ay önce hikâyeler filizleniyor. Dünyayı unutmaya başlıyorum. Yazmaya geçince ağır bir yükü santim santim itiyorum. Eşik geçilince karakterler beni sürüklüyor ki, en zevkli tarafı burası. Artık disiplin gerekiyor, sosyal hayatım duruyor. Sabah gün doğarken yazmaya oturuyorum ve eşimin tüm şikayetlerini duymazdan gelerek yazıyorum. Sonra birden kesilip 'kitabı bitiremeyeceğim' sanıyorum. Aklım kelimelerle dolmuş oluyor, bırakıp gidiyorum. Geri döndüğümde taşlar yerine oturuyor. Çok şükür, Afrika insana sabretmeyi öğretiyor."
Okurun beklentileri onu hiç endişelendirmiyor. "Bir yazarın yapabileceği en tehlikeli hata, okurlarının ondan ne beklediğini düşünmesidir." diyen Smith, milyonlarca insanın ne istediğini, ne beklediğini bilmeden ve bilmeye çalışmadan, içinden geldiği gibi yazıyor. Serüveninin en tatlı anını sorduğumuzda ise bize şu hikayeyi anlatıyor: "İlk yıllarda İngiltere'deki büyük kitapevlerine gidiyor, kitaplarımı arka raflardan alıp en çok satanların önüne diziyordum. Bir gün yakalandım. Yayınevime beni şikayet ettiler. Daha sonraki yıllarda yakalandığım kitapçının vitrininde ismimi ışıklar içinde gördüğüm an benim için dönüm noktasıydı."
'Afrika'yı köle ticaretinden Mandela'nın sonuna kadar yazdınız, Courtney kronolojisi tamamlandı herhalde.' dediğimizde "Olur mu daha kuzenler, torunlar var. Onlarla ömrümün sonuna kadar meşgul olacağım." diye paylıyor bizi. Bir sonraki kitap, yine Mısır üzerine mi olacak?' diye ipucu almaya çalışıyoruz; ama nafile, ser verip sır vermiyor. "Yazacaklarım bitecek sanıyorsanız yanılıyorsunuz. 'The End' ancak tabutumda yazacak." sözleriyle de okurlarının gönlüne su serpiyor.
Jülide Karahan
10 Ekim 2005/Zaman
72 yaşındaki yazar için, Altın Kitaplar standı önünde bekleşen ve 29 kitapla dolu çuvallarına 30'uncusu "Güneşin Zaferi"ni de dahil etmenin sevincini yaşayan okurlar, bir edebiyat kardeşliği örneği sergiledi. Türkiye'nin değişik kentlerinden gelen kitap kurtları, sanki yıllardır tanışıyormuşçasına sohbetlere daldı. İçlerinde Afrika'ya gidip kitaplarda anlatılan yerleri görenler tabii ki en popüler simalardı. Hayranlarının kıskanç bakışları altında bir köşede sohbet imkanı bulduğumuz Wilbur Smith, bu kez bize kahramanlarının hikayeleri yerine kendi serüvenini anlattı.
1933'te Zambiya'da doğan Smith, İngiliz asıllı olmasına rağmen anne sütü ile birlikte "Zambezi Suyu" içtiğinden kopamamış bu topraklardan. 26 dile çevrilmiş ve tüm dünyada 100 milyondan fazla satış rakamına ulaşmış ulaşmasına; ama ilk kitabını yayınlatıncaya kadar 15 kez reddedilmiş. Babasının gazeteci olma hevesini kursağında bırakması ve ilk gençlik yıllarını muhasebecilik yaparak geçirmesine rağmen kalem, peşini bırakmamış. "Yazmasam kaşınıyordum ve bu kaşıntı ancak kalemle geçiyordu." diyen Smith, otuz bir yaşında yazdığı "Bencil" ile iki hafta içinde hayatını değiştirmiş.
"Ben omlet pişiren bir aşçıyım"
Daha çok Courtney ve Ballantyne serileriyle tanınan yazar, bu karakter isimleri için "Büyükbabamın ismi James Courtney Smith'ti. Ballantyne ise ilk âşık olduğum kız, yani Sally Ballantyne'den geliyor." diyor. Bir kitaptaki ana karakterleri bir önceki kitaptaki çocuk ve bebeklerden seçen yazar, zaman zaman başa dönüp baktığını itiraf ediyor. Afrika'yı ve Zambezi Irmağı'nı okuruna tarihî gerçekler ışığında anlatan Smith, tarihin insanlığı biçimlendiren olgu, kurgunun ise tatlandırıcı olduğu görüşünde. Romanlarını "üzerine şeker serpilmiş tarih kitapları" diye tanımlıyor yazar. 'Kurgu nerede başlıyor, gerçek nerede bitiyor?'
dediğimizde "Gerçekler yumurtanın sarısı, kurgu ise akı. Ben omlet pişiren bir aşçıyım. Pişirdiğimde karışıyor ve gerçekle kurgu ayrılmıyor birbirinden. Ortaya çıkan yemek nasıl, önemli olan bu." diyor.
30 kitap babası olan Smith, bir kitabın 9 aylık doğum sürecini şöyle anlatıyor: "Beynimdeki çipi bilgisayara takmadan birkaç ay önce hikâyeler filizleniyor. Dünyayı unutmaya başlıyorum. Yazmaya geçince ağır bir yükü santim santim itiyorum. Eşik geçilince karakterler beni sürüklüyor ki, en zevkli tarafı burası. Artık disiplin gerekiyor, sosyal hayatım duruyor. Sabah gün doğarken yazmaya oturuyorum ve eşimin tüm şikayetlerini duymazdan gelerek yazıyorum. Sonra birden kesilip 'kitabı bitiremeyeceğim' sanıyorum. Aklım kelimelerle dolmuş oluyor, bırakıp gidiyorum. Geri döndüğümde taşlar yerine oturuyor. Çok şükür, Afrika insana sabretmeyi öğretiyor."
Okurun beklentileri onu hiç endişelendirmiyor. "Bir yazarın yapabileceği en tehlikeli hata, okurlarının ondan ne beklediğini düşünmesidir." diyen Smith, milyonlarca insanın ne istediğini, ne beklediğini bilmeden ve bilmeye çalışmadan, içinden geldiği gibi yazıyor. Serüveninin en tatlı anını sorduğumuzda ise bize şu hikayeyi anlatıyor: "İlk yıllarda İngiltere'deki büyük kitapevlerine gidiyor, kitaplarımı arka raflardan alıp en çok satanların önüne diziyordum. Bir gün yakalandım. Yayınevime beni şikayet ettiler. Daha sonraki yıllarda yakalandığım kitapçının vitrininde ismimi ışıklar içinde gördüğüm an benim için dönüm noktasıydı."
'Afrika'yı köle ticaretinden Mandela'nın sonuna kadar yazdınız, Courtney kronolojisi tamamlandı herhalde.' dediğimizde "Olur mu daha kuzenler, torunlar var. Onlarla ömrümün sonuna kadar meşgul olacağım." diye paylıyor bizi. Bir sonraki kitap, yine Mısır üzerine mi olacak?' diye ipucu almaya çalışıyoruz; ama nafile, ser verip sır vermiyor. "Yazacaklarım bitecek sanıyorsanız yanılıyorsunuz. 'The End' ancak tabutumda yazacak." sözleriyle de okurlarının gönlüne su serpiyor.
Jülide Karahan
10 Ekim 2005/Zaman
30 Eylül 2005 Cuma
Müziği görün, mekânı dinleyin!
"Artık dinleyici, edilgin bir konumda 'izleyen' kişi değil, müziği anlamlandıran etkin bir aktör..." İstiklal Caddesi'nde, akıp giden kalabalıklar içinde siyah bir vitrin camı üzerindeki bu cümle, bir dakikanızı rica ediyor.
Kapıdan geçtiğinizde, 10 ayrı kulaklık, 10 ayrı video görüntüsü ve 10 ayrı hikâye karşılıyor sizi. Olayın "Sesmekân: Çağdaş Müzikte Mekânsal Çalışmalar" isimli bir müzik sergisi olduğunu anladığınızda, kulaklıkları çoktan takmış oluyorsunuz başınıza. Artık bildiğiniz doğrular doğru olmaktan, duyduğunuz müzikse müzik olmaktan çok uzak kalıyor. Yani bunca yıl muhatap olduğunuz müziğin bir boyutu hep eksik kalmış, o büyülendiğiniz sesler meğer çokça indirgenmiş örneklerden ibaretmiş. Sözü geçen mekân, Garanti Galeri. Duyulan sesler ise 20. yüzyılın önde gelen bestecilerinden Varèse, Xenakis, Stockhausen, Boulez, Nono, Cage, Brümmer, Schaeffer ve Arel'in besteleri.
Küratörlüğünü Aykut Köksal'ın yaptığı "Sesmekân: Çağdaş Müzikte Mekânsal Çalışmalar" sergisinde, 1950 sonrası mekânsal müzik üretiminden seçilen besteler; çizim, metin ve video kayıtları eşliğinde sunuluyor. Biz Türklerin aslında basit anlamıyla köy düğünlerinden ve Ramazan ayında sahur vakti sokakları gümbürdeten davulculardan aşina olduğu 'mekan ile müziğin iç içeliği', bu sergide akademik bir yüzle karşımıza çıkıyor. Türkiye'de ilk kez izleyicinin karşısına çıkan bu bilgi birikiminin bütün meselesi, müziğin mekânsallık özelliğini kullanan ve bunun üzerine giden müzik yapıtları. Aykut Köksal, 20. yüzyıl müziğinin temel sorunsallarından birinin dinleyici ile ilişkiyi yitirmesi olduğu görüşünden yola çıkıyor. Bu sorunun nedenini ise gelişen kayıt teknolojilerinin dinleti imkânlarını dinleyicinin kendi yerine taşıması, yüzyıllar boyu bir sahnenin içine kapanan müziğin bu kez de plaklarda tutsak kalması olarak açıklıyor.
1950 sonrası mekânsal müzik üretiminin en önemli özelliği, dinleyiciyle doğrudan ilişkinin yeniden kurulması olmuş. Yani müziğin olmazsa olmaz iki öğesi müzisyen ve dinleyici yeniden aynı yerde -müziğin üretildiği yerde- bir araya gelmiş. Müziğin hem zamansal hem de mekânsal oluşunu, "Aynı anda iki kelimeyi okuyamayız; ama aynı anda iki sesi duyabiliriz." diyerek örnekleyen Köksal, sesin mekan içindeki yerinin keşfedilmemiş önemine vurgu yapıyor.
Serginin hikâyesi aslında biraz da verilmek istenen algı ile mekânsal yerleşimin bu algı üzerindeki etkisiyle ilintili. "Bunlar biçim oyunları değil, müziğin anlatmak istediğiyle alakalı." diyerek bu yalın hikâyeyi destekleyen küratör, "Bestecinin müzikten umduğu özel algıyı, CD'den dinlerken asla fark edemeyiz." diyor. Paul Valery'nin "Eupalinos ve Öteki Söyleşimler" kitabında Sokrates'in sorduğu "Görkemli bir şölene katıldığında, bir şölende yerini aldığında, orkestranın salonu sesler ve hayaletlerle doldurduğunu saptamadın mı? Önceki mekânın yerini anlaşılır ve değişken bir mekânın aldığını, daha doğrusu zamanın kendisinin seni her yandan çevrelediğini fark etmedin mi?" sorularına da cevap arıyor bu sergi.
Tasarımını Bülent Erkmen'in, koordinatörlüğünü Pelin Derviş'in gerçekleştirdiği sergiye, önümüzdeki günlerde bir konser ve atölye çalışması da eşlik edecek. Türk bestecilerin mekânsal müzik üretimine yer vereceği konser 26 Ekim'de İstanbul Teknik Üniversitesi Maçka G Anfisi'nde. 4 besteci ve 8 mimarın katılacağı workshop ise 14-15 Ekim'de Osmanlı Bankası Müzesi'nde gerçekleşecek. Sergi, 28 Ekim'e kadar gezilebilir.
Müzikte farklı denemeler
Garanti Galeri'de dinlenebilecek mekansal müzik örnekleri arasında John Cage'in 103 çalgının orkestra şefi olmadan seslendirdiği 90 dakikalık yapıtı, Karlheinz Stockhausen'in 108 çalgıcıdan oluşan büyük bir orkestrayı üç topluluğa bölüp her topluluğu da ayrı bir şefin yönetimine verdiği ve sesin dinleyicilerin çevresinde, farklı yönlerde hareket ettiği yapıtı ilgi çekenler arasında. Centre Georges Pompidou'nun açılışı dolayısıyla gerçekleştirilen Xenakis'in kendi tasarladığı strüktürün içinde, ışık ve müziği birleştiren kapsamlı çalışması "Diatope" ve Pierre Boulez'in canlı elektronik sisteminin kullanıldığı "Répons"u da dinlemeye, dinlemenin ötesinde algılanmaya değer.
Jülide Karahan
30 Eylül 2005/Zaman
Kapıdan geçtiğinizde, 10 ayrı kulaklık, 10 ayrı video görüntüsü ve 10 ayrı hikâye karşılıyor sizi. Olayın "Sesmekân: Çağdaş Müzikte Mekânsal Çalışmalar" isimli bir müzik sergisi olduğunu anladığınızda, kulaklıkları çoktan takmış oluyorsunuz başınıza. Artık bildiğiniz doğrular doğru olmaktan, duyduğunuz müzikse müzik olmaktan çok uzak kalıyor. Yani bunca yıl muhatap olduğunuz müziğin bir boyutu hep eksik kalmış, o büyülendiğiniz sesler meğer çokça indirgenmiş örneklerden ibaretmiş. Sözü geçen mekân, Garanti Galeri. Duyulan sesler ise 20. yüzyılın önde gelen bestecilerinden Varèse, Xenakis, Stockhausen, Boulez, Nono, Cage, Brümmer, Schaeffer ve Arel'in besteleri.
Küratörlüğünü Aykut Köksal'ın yaptığı "Sesmekân: Çağdaş Müzikte Mekânsal Çalışmalar" sergisinde, 1950 sonrası mekânsal müzik üretiminden seçilen besteler; çizim, metin ve video kayıtları eşliğinde sunuluyor. Biz Türklerin aslında basit anlamıyla köy düğünlerinden ve Ramazan ayında sahur vakti sokakları gümbürdeten davulculardan aşina olduğu 'mekan ile müziğin iç içeliği', bu sergide akademik bir yüzle karşımıza çıkıyor. Türkiye'de ilk kez izleyicinin karşısına çıkan bu bilgi birikiminin bütün meselesi, müziğin mekânsallık özelliğini kullanan ve bunun üzerine giden müzik yapıtları. Aykut Köksal, 20. yüzyıl müziğinin temel sorunsallarından birinin dinleyici ile ilişkiyi yitirmesi olduğu görüşünden yola çıkıyor. Bu sorunun nedenini ise gelişen kayıt teknolojilerinin dinleti imkânlarını dinleyicinin kendi yerine taşıması, yüzyıllar boyu bir sahnenin içine kapanan müziğin bu kez de plaklarda tutsak kalması olarak açıklıyor.
1950 sonrası mekânsal müzik üretiminin en önemli özelliği, dinleyiciyle doğrudan ilişkinin yeniden kurulması olmuş. Yani müziğin olmazsa olmaz iki öğesi müzisyen ve dinleyici yeniden aynı yerde -müziğin üretildiği yerde- bir araya gelmiş. Müziğin hem zamansal hem de mekânsal oluşunu, "Aynı anda iki kelimeyi okuyamayız; ama aynı anda iki sesi duyabiliriz." diyerek örnekleyen Köksal, sesin mekan içindeki yerinin keşfedilmemiş önemine vurgu yapıyor.
Serginin hikâyesi aslında biraz da verilmek istenen algı ile mekânsal yerleşimin bu algı üzerindeki etkisiyle ilintili. "Bunlar biçim oyunları değil, müziğin anlatmak istediğiyle alakalı." diyerek bu yalın hikâyeyi destekleyen küratör, "Bestecinin müzikten umduğu özel algıyı, CD'den dinlerken asla fark edemeyiz." diyor. Paul Valery'nin "Eupalinos ve Öteki Söyleşimler" kitabında Sokrates'in sorduğu "Görkemli bir şölene katıldığında, bir şölende yerini aldığında, orkestranın salonu sesler ve hayaletlerle doldurduğunu saptamadın mı? Önceki mekânın yerini anlaşılır ve değişken bir mekânın aldığını, daha doğrusu zamanın kendisinin seni her yandan çevrelediğini fark etmedin mi?" sorularına da cevap arıyor bu sergi.
Tasarımını Bülent Erkmen'in, koordinatörlüğünü Pelin Derviş'in gerçekleştirdiği sergiye, önümüzdeki günlerde bir konser ve atölye çalışması da eşlik edecek. Türk bestecilerin mekânsal müzik üretimine yer vereceği konser 26 Ekim'de İstanbul Teknik Üniversitesi Maçka G Anfisi'nde. 4 besteci ve 8 mimarın katılacağı workshop ise 14-15 Ekim'de Osmanlı Bankası Müzesi'nde gerçekleşecek. Sergi, 28 Ekim'e kadar gezilebilir.
Müzikte farklı denemeler
Garanti Galeri'de dinlenebilecek mekansal müzik örnekleri arasında John Cage'in 103 çalgının orkestra şefi olmadan seslendirdiği 90 dakikalık yapıtı, Karlheinz Stockhausen'in 108 çalgıcıdan oluşan büyük bir orkestrayı üç topluluğa bölüp her topluluğu da ayrı bir şefin yönetimine verdiği ve sesin dinleyicilerin çevresinde, farklı yönlerde hareket ettiği yapıtı ilgi çekenler arasında. Centre Georges Pompidou'nun açılışı dolayısıyla gerçekleştirilen Xenakis'in kendi tasarladığı strüktürün içinde, ışık ve müziği birleştiren kapsamlı çalışması "Diatope" ve Pierre Boulez'in canlı elektronik sisteminin kullanıldığı "Répons"u da dinlemeye, dinlemenin ötesinde algılanmaya değer.
Jülide Karahan
30 Eylül 2005/Zaman
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)