İstanbul’u vizörden keşfetmenin püf noktalarını; yıllardır bu şehri fotoğraflayan İzzet Keribar, Merih Akoğul, Arif Aşçı, İbrahim Zaman ve Timurtaş Onan gibi usta fotoğrafçılara sorduk. İstanbul’a gelmişken fotoğraflamadan dönülmeyecek yerler, şehrin bir haftalık fotoğraf rotası, kimselerin bilmediği köşeler, belli başlı görüntüler için en uygun saat ve açılar… Işığınız bol olsun!
İZZET KERİBAR: İLLA Kİ ŞEHİR HATLARI
İstanbul’a bir iki günlüğüne gelenler klasik rotadan uzaklaşamaz. Topkapı Müzesi, Sultanahmet, Ayasofya ve Yerebatan Sarnıcı… Bunlar zaten bir gün sürer; ikinci günün yarısı da Kapalı Çarşı, Mısır Çarşısı ve Eminönü civarında geçer. Öğleden sonra Ortaköy Meydanı, akşamüstü ise Galata Kulesi ve günbatımı…
Bir hafta olunca iş değişir. Yukarıdakiler tadına varılarak gezilir. Gidilecek diğer yerler ise şöyledir: Eyüp ve civarı (sabah da akşam da şahane), Balat ve Rum Okulu civarı, Edirnekapı’da Kariye ile Çarşamba… (Fethiye Camii’nin yanındaki şapelde bulunan eşsiz mozaikler atlanmamalı) Haliç’in çeşitli iskelelerinden kalkan ve Üsküdar’a uğrayan ufak gemileri bilhassa öneririm. (Özellikle güneşli günlerin sabah saatlerinde) Bir sabahı Kuzguncuk ve Beylerbeyi’ne ayırmalı; Beylerbeyi İskelesi yanındaki restoranlarda öğle yemeğiyle birlikte… Sabah saatlerinde Avrupa, akşam saatlerinde Asya Yakası’nın ışık aldığını göz önünde bulundurarak Boğaziçi turu yapmalı.
Sonra adalarda bir gün: Tüm adalar güzel ama turistler için en ilginci Büyükada. Kabataş’tan kalkan Şehir Hatları Vapurları’yla (Deniz Otobüsü değil) gitmeli ve kısmen at arabasıyla kısmen yürüyerek tur yapmalı. (Küçük tur yeterli) Eski konak ve at arabalarını görüntüledikten sonra deniz kıyısındaki restoranlarda yemek iyi gider.
Beyoğlu’nda Tünel’den Taksim’e boydan boya yürümek, ara sokaklara girmek ve akşam yemeğini ya Nevizade Sokağı ya Çiçek Pasajı ya da Cezayir Sokağı’nda yemek iyi fikir. Fotoğraf için en güzel vakit ışıkların yanmaya başladığı akşam saatleridir. Programa Çemberlitaş Nargile Kahvesi’ni de eklemek isterim. Özellikle öğleden sonra dolup taşan kahve, mimarisi ve dokusuyla bir harika.
Kimselerin bilmediği yerler pek kalmadı ama fotoğrafçı yetenekli ve meraklıysa, Tarlabaşı’nın arka sokakları ya da Samatya’daki tren yoluna paralel eski evlerde şahane kareler çekebilir. Havanın kapalı olması bu gibi yerlerde avantaj sağlar çünkü sert gölgeler fotoğrafların algılanmasını zorlaştırır.
MERİH AKOĞUL: BEKLENMEDİK ANLARIN MAHARETİ
İstanbul, iki kıtayı birleştirmenin yanında, tarifsiz bir karmaşayı da bünyesinde barındırıyor. Rota neresi olursa olsun, bu karmaşanın içinden beklenmedik anlarda inanılmaz fotoğraflar çıkarmak mümkün. Farklı mevsimler ve günün değişik saatlerinde bu mekânlarda bulunmak farklı fotoğraflar çekmek anlamına gelir.
Önereceğim ilk rota Yenikapı, Kumkapı, Sultanahmet, Cağaloğlu, Eminönü, Galata Köprüsü, Karaköy, Salıpazarı ve Beşiktaş üzerinden Rumeli Kavağı’na kadar giden yol… Haliç’in çevresi, Karaköy, Galata, Beyoğlu ve İstiklal Caddesi üzerinden Taksim de mükemmel bir fotoğraf rotasıdır. Bu rotalar, mümkünse, hiç bir araç kullanmadan yürüyerek tamamlanmalıdır.
ARİF AŞÇI: HERKES KENDİ MACERASINI ARAR
İki günlüğüne İstanbul'a gelmiş bir fotoğraf meraklısı için, Ayasofya ve Sultan Ahmet Meydanı dışında; Eminönü’nde akşamüzeri, Galata Köprüsü’nde günbatımı ve Tarihi Yarımada silueti ilk fotoğraflar olacaktır. Galata Köprüsü’nün Eminönü yakasındaki balık ekmekçiler ile Perşembe Pazarı yakasındaki Karaköy balıkçıları mutlaka fotoğraflanmalıdır. Akşamın belli bir saatinde balıkçılar balık artıklarını sandıklar içinde köprünün hemen kenarına koyar; binlerce martı çığlık çığlığa bu artıklara üşüşür… Balıkçıların tenteleri üzerinde bekleyen martılara kediler eşlik eder. Ayrıca suya dökülen balık parçaları için martılarla karabataklar adeta bir meydan savaşı verir. Dünyanın hiçbir yerinde olmayan bu görüntüler için akşam saatlerinde Galata Köprüsü civarında olmak gerekir.
Bir haftanız varsa bunlara ek olarak; Beyazıt Meydanı, Sahaflar Çarşısı, Kapalı Çarşı, Mahmutpaşa'dan Tahtakale’ye inen yokuş, Haliç kıyısı, Fener, Balat, Eyüp ve Ayvansaray… Üsküdar Meydanı, Camisi, iskele ve çarşısı; öğle yemeğiyle birlikte bir güne değer. Beşiktaş, Ortaköy, Arnavutköy, Bebek ve Rumelihisarı; İstinye Koyu’na kadar başka bir günü hak eder. Boğaz turu mutlaka yapılmalı. Her gün 10.35'te Eminönü’nden kalkan bir vapur var. Bir buçuk saatte Anadolu Kavağı’na ulaşıyor; öğle yemeğinden sonra geri dönüyor. Karaköy'den Galata Kuledibi’ne, Galip Dede Yokuşu’ndan Tünel'e ve İstiklal Caddesi’nden Taksim Meydanı’na kadarki yol, Balık Pazarı’nda yemek dâhil, bir güne değer. Bir gün daha varsa; Fatih Camii, Süleymaniye ve Zeyrek (Kariye Müzesi dâhil) harika bir yürüyüş güzergâhıdır. Kariye yakınlarında şık lokantalar var ama benim tercihim Süleymaniye önündeki kuru fasulyeciler. (Turşu ve pilav unutulmamalı)
İnsan hikâyesi için önereceklerim; Rumeli Kavağı’ndaki midyecilerin çevresi, tekne tamircileri, Sirkeci - Halkalı Banliyö treni hattındaki Menekşe İstasyonu’ndaki balıkçı kahveleri, Büyük Valide Han civarındaki bazı atölye ve avlular, Yedikule'den Ayvansaray'a kadarki bütün sur dibi. Ayrıca Beykoz'da Dalyan kurulmuşsa bir kayık kiralayıp (saati 5 – 10 lira) dalyancılarla su üzerinde sohbet edilebilir. İstanbul bunun gibi yüzlerce hikâyeye sahip, herkes kendi macerasını arayabilir.
İBRAHİM ZAMAN: SİLUET ÇEKİMLERİ İÇİN…
Siluet için Moda, Harem, Üsküdar, Anadolu Hisarı, Haliç, Pier Loti, Ulus Parkı, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü üzerindeki Teknik Üniversite Sosyal Tesisleri, Ortaköy, Hidiv Kasrı, Galata Kulesi, Tepebaşı ve Eminönü Köprüsü… Bahsi geçen yerler gündoğumundan saat 11.00'e ve saat 15.00’ten 18.00'e kadar normal çekimler için; saat 18.00’den 20.30’a kadar ise siluet çekimleri için uygundur. Siluet çekimlerinde Moda, Harem, Üsküdar, Hidiv Kasrı (avlusundan Avrupa yakası ve tarihi yarımadaya bakışlar) çok güzel sonuçlar verecektir. Pek kimselerin bilmediği ama çok güzel kareler veren yerler ise Yeşilköy Çarşamba Pazarı, Kadıköy Salıpazarı ve Beyazıt Bitpazarı’dır.
TİMURTAŞ ONAN: FOTOĞRAFIN AFRODİZYAK ROTASI
İstanbul’un fotoğraflanması gereken yerleri; Tarihi Yarımada, Haliç ve eski adı Pera olan Beyoğlu’dur. Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı, Tokatlıyan Han, Narmanlı Yurdu, Hazopulo Geçidi, St. Antoine Kilisesi ve Suriye Pasajı gibi anılarla dolu mekânlar önemlidir. Ön planda Taksim -Tünel arası işleyen tarihi tramvay ile arka planda Beyoğlu dokusu her turistin evine götürmek istediği görüntülerdendir. Beyoğlu’nun alt kısmında Galata kulesi, Azapkapı ve Tophane arasında kalan bölge harika mimarisiyle (Doğan Apartmanı ile Rum, Gürcü ve Ermeni kiliseleri) fotoğraflanmaya değer. Galata kulesine günün ilk saatleri ile akşamüzeri gün batmadan bir saat kadar önce çıkıp panorama çekebilirsiniz.
Tarihi Yarımada ve Haliç başlı başına bir olay. Haliç boyunda ön planda tekneler, arkada Galata özellikle günün ilk ışıklarında çok güzel görüntüler verir. Fener ve Balat bölgesinde, çok kültürlülükten kaynaklanan farklı mimari yapılar ile Anadolu’dan göç etmiş Türk halkının mahalle yaşantısını görüntüleyebilirsiniz. Tarihi Yarımada’da turistik yerlerin dışındaki ara sokaklar; mesela Vefa ve çevresi ile Samatya ve Kadırga gibi semtler hikâye arayanlar için bulunmaz nimettir. Galata ve Unkapanı köprüleri; balık tutanları, martıları, İstanbul’u hayranlıkla seyreden insanları, tarihi fon ve genel planlarıyla bir fotoğrafçı için özellikle akşamüzeri vazgeçilmezdir.
Boğaziçi; yalıları, kasırları, çay bahçeleri ve tekneleriyle muhteşem manzaralar çekebileceğiniz bir bölge. Benim en sevdiğim şey Beylerbeyi ve Çengelköy’de kayıkçılarla tanışıp onları fotoğraflamak ya da küçük vapur iskelelerinde konuşlanıp deniz ve tarihi doku arka planlı insan manzaraları çekmek. Manzara çalışanlar için sabahın ilk ışıkları ve gün batımı uygundur. Ortaköy veya Beykoz sırtlarından yapılacak çekimler köprüyle birlikte iyi görüntüler verir. Gün batımı deyince Kız Kulesi’ni de unutmamalı…
Fotoğrafın afrodizyağı olan rota içinse Unkapanı’ndan geçip Zeyrek Camii ve çevresinden başlayarak Cibali, Fener ve Balat üzerinden Eyüp’e uzanmak gerekir. İnsan hikâyeleri, manzaralar, belgesel kareler… Hepsi günün her saatinde farklı ışıklarda çekilebilir.
JÜLİDE KARAHAN
SKYLIFE/TEMMUZ
28 Temmuz 2010 Çarşamba
Bir Bahane Daha
İstanbul’da yaşıyor ve biraz da fotoğrafla ilgileniyorsanız Balat vazgeçilmez mekânınızdır. Her okul, her ders, her kurs en azından bir kez olsun Balat’a götürür öğrencilerini. Top peşinde koşan çocukları, evinin kapısı önünde çekirdek çitleyen teyzeleri, pencereden sarkıp çamaşır asan genç kızları çekinmeden fotoğraflayabilirsiniz orada. Kimse ses etmez size, dahası herkes gülümser objektife. Hele akşamüstü çöktüğünde eski semtin dar sokaklarına öyle bir ışık düşer ki… Ders olmasa bile yarın yine gidersiniz.
Yakın zamana kadar kendi haline terk edilmiş bir yerdi Balat. Altın boynuz Haliç’in güney kıyılarında Fener ile Ayvansaray arasında… Son yıllarda gerçekleşen restorasyon çalışmalarıyla pek çok kültür sanat mekânına kucak açıyor şimdi semt. Bunlardan biri de geçen ay kapılarını açan Balat Kültür Evi. Türkiye Soroptimist Kulüpleri Federasyonu’nun (İş ve Meslek Kadınları Derneği); İstanbul Valiliği, İl Özel İdaresi Genel Sekreterliği ve Fatih Belediyesi desteğiyle hayata geçirdiği mekân, semt sakinlerine ve ziyaretçilerine pek çok etkinlik yanı sıra uygulamalı eğitim hizmetleri de sunuyor.
JÜLİDE KARAHAN
SKYLIFE/TEMMUZ
Yakın zamana kadar kendi haline terk edilmiş bir yerdi Balat. Altın boynuz Haliç’in güney kıyılarında Fener ile Ayvansaray arasında… Son yıllarda gerçekleşen restorasyon çalışmalarıyla pek çok kültür sanat mekânına kucak açıyor şimdi semt. Bunlardan biri de geçen ay kapılarını açan Balat Kültür Evi. Türkiye Soroptimist Kulüpleri Federasyonu’nun (İş ve Meslek Kadınları Derneği); İstanbul Valiliği, İl Özel İdaresi Genel Sekreterliği ve Fatih Belediyesi desteğiyle hayata geçirdiği mekân, semt sakinlerine ve ziyaretçilerine pek çok etkinlik yanı sıra uygulamalı eğitim hizmetleri de sunuyor.
JÜLİDE KARAHAN
SKYLIFE/TEMMUZ
SERAMİKTEN BAKIRA, MERMERDEN CAMA
Denizli'nin Tavas ilçesinin Medet köyünde yaşayan sırsız seramik ustası Necip Savcı’yı tanıyanlar bilir. Usta; derme çatma köy evinde yumurta kabuğu inceliğindeki çömlek, sürahi, vazo ve testilerini üretir. Tornanın başına oturur, pedalına basar, dönen hamuru uzatır, kısaltır, ne yaparsa yapar ve incecik hale getirir. Ardından yere, bin bir desenli eski kilimlerine oturur ve kili kille karıştırıp, toprağı toprakla boyar. Yaptıklarının üzerlerine desenler çizer sonra, ama ne desenler… Tarihten süzülmüş türlü hayatlar, en çok da Hititler. Bu ritüelin ardından başta oğlu olmak üzere aile fertlerinin de desteğiyle fırına dizer eserlerini. Hatta şimdilerde biraz rahatsız olduğundan daha çok yardım alıyor oğlundan.
Fırından çıkanlara gelince işte orada durmalı. Ya yolu Tavas’a düşürüp görmeli onları ya da Türkiye’nin çeşitli müzelerini dolaşıp müze mağazalarının raflarına daha dikkatli bakmalı. Çünkü o raflarda Necip Savcı’nın çömlek, sürahi, vazo ve testileri yanı sıra Türkiye’nin dört bir yanında kendi yağıyla kavrulan nice ustanın el emeği göz nuru var.
DİYAR DİYAR GEZMEDEN
Türkiye’de 3000 kadar geleneksel el sanatları ustası bulunuyor. Ama onların el emeği göz nurlarına ulaşmak pek kolay değil. Her şeyden önce diyar diyar gezmek gerekiyor. Sonunda bu işi birileri yaptı: Bilkent Kültür Girişimi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı Döner Sermaye İşletmesi Merkez Müdürlüğü. Proje şöyle: Türkiye’nin kültürel değerlerini yerli ve yabancı turistlere tanıtmak amacıyla 2010 yılı sonuna kadar 19 ilde, 55 müzede; 62’si müze mağazası, 33’ü müze kahvesi olmak üzere toplam 95 mağaza açmak ve oralarda geleneksel el sanatları ustalarının eserlerine yer vermek.
İlk mağaza Topkapı Sarayı’nda Kasım ayında açıldı. Onu Ayasofya, Türk İslam Eserleri Müzesi, Kariye ve Efes Müzesi izledi. Şimdiye dek hizmete giren 30 müze mağazasında; seramikten bakıra, camdan dokumaya geleneksel Türk el sanatı ürünleri yanı sıra; çeşitli yayınlar, replikalar ve bulundukları müzelerdeki eserlerden esinlenen tasarımlar yer alıyor. Müze deneyimini bütünleyen tasarımlar arasında; saray koleksiyonlarından ilhamlı cam eşyalar, minyatürlerdekilere benzer tesbihler, kaftanlardan esinli çantalar, mozaiklerle bir örnek yelpazeler var. Biri mutlaka ilginizi çekecek…
JÜLİDE KARAHAN
SKYLIFE/TEMMUZ
Fırından çıkanlara gelince işte orada durmalı. Ya yolu Tavas’a düşürüp görmeli onları ya da Türkiye’nin çeşitli müzelerini dolaşıp müze mağazalarının raflarına daha dikkatli bakmalı. Çünkü o raflarda Necip Savcı’nın çömlek, sürahi, vazo ve testileri yanı sıra Türkiye’nin dört bir yanında kendi yağıyla kavrulan nice ustanın el emeği göz nuru var.
DİYAR DİYAR GEZMEDEN
Türkiye’de 3000 kadar geleneksel el sanatları ustası bulunuyor. Ama onların el emeği göz nurlarına ulaşmak pek kolay değil. Her şeyden önce diyar diyar gezmek gerekiyor. Sonunda bu işi birileri yaptı: Bilkent Kültür Girişimi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı Döner Sermaye İşletmesi Merkez Müdürlüğü. Proje şöyle: Türkiye’nin kültürel değerlerini yerli ve yabancı turistlere tanıtmak amacıyla 2010 yılı sonuna kadar 19 ilde, 55 müzede; 62’si müze mağazası, 33’ü müze kahvesi olmak üzere toplam 95 mağaza açmak ve oralarda geleneksel el sanatları ustalarının eserlerine yer vermek.
İlk mağaza Topkapı Sarayı’nda Kasım ayında açıldı. Onu Ayasofya, Türk İslam Eserleri Müzesi, Kariye ve Efes Müzesi izledi. Şimdiye dek hizmete giren 30 müze mağazasında; seramikten bakıra, camdan dokumaya geleneksel Türk el sanatı ürünleri yanı sıra; çeşitli yayınlar, replikalar ve bulundukları müzelerdeki eserlerden esinlenen tasarımlar yer alıyor. Müze deneyimini bütünleyen tasarımlar arasında; saray koleksiyonlarından ilhamlı cam eşyalar, minyatürlerdekilere benzer tesbihler, kaftanlardan esinli çantalar, mozaiklerle bir örnek yelpazeler var. Biri mutlaka ilginizi çekecek…
JÜLİDE KARAHAN
SKYLIFE/TEMMUZ
Kaydol:
Yorumlar (Atom)