Bir paragraf, bilemediniz bir sayfa yeter bir romanın Selim İleri'nin yıllanmış daktilosundan çıktığını anlamaya. Sayfalara sinen hüzünden midir bilinmez; ama o sanki hep aynı öyküyü anlatır okuruna. Yazarın son romanında ne günümüzün mutsuz insanları, ne yakın geçmişin yarı kurgu yarı gerçek mutsuz insanları var bu defa.
Yine geçmiş, yine okumalardan beslenmiş ve yine mutsuz biri; ama yepyeni bir roman dili ve biçimiyle... Bizans tarihinin en acımasız imparatoriçelerinden İrene'nin alev gibi saran hikâyesini anlatıyor İleri, 'Hepsi Alev'de.
"Dünyaya bakışımın, ömrümün belli bir noktasından sonra vardığım birtakım fikirlerimin sözcüsü İrene." diyen yazar, imparatoriçenin 8. yüzyıldan kalan çığlığını duyuruyor okura. Yıllar öncesinden günümüze ulaşan bu çığlık, şimdi gerçek olmuş kehanetlerini de beraberinde getiriyor ayrıca. İrene'nin dedikleri bir bir çıkıyor: "Askerî zaferin üstünlüğü çağların tutkusu olacak. İnsanlık, çağımdan da geriye gidecek; insanın insana kötülüğü büsbütün artacak. Yüksek Sanat kimseyi kurtarmayacak. Doğu ve Batı daha binlerce yıl birleşmeyecek."
İrene'nin Prinkopo'daki (Büyükada) ara sürgünlüğü döneminde kendi kendine yaptığı hesaplaşmalar üzerine kurulan romanda; onun tutkularına, hırslarına, hayallerine, pişmanlıklarına ve kaybedişlerine şahit oluyoruz. Atinalı fakir bir aileye mensup olmasına rağmen önce imparatorun eşi, sonra da bizzat imparator olan İrene, Ortodoks kilisesinin tasviri yasakladığı bir dönemde sanatseverliği ve kendi oğlunun gözlerine mil çektirecek denli acımasızlığıyla hatırlanıyor tarihin sayfalarınca. Sonraki yüzyıllarda 'azize' ilan edilen imparatoriçenin son sözleri duyduklarımız. Zira, Lesbos'da (Midilli) intiharı andırır bir içekapanışla ölene kadar konuşmuyor bir daha.
Neden illa İrene?
"Sizi tarihin o sayfasına götüren nedir?" sorusuna "O çıktı benim karşıma. Hesapsız, birdenbire. Osmanlı tarihiyle, IV. Murat'la ilgili bir roman yazmaya uğraşırken Bizans tarihine de bakmam gerekti. Başka bir şey arıyordum aslında. Açar açmaz İrene'i gördüm." cevabını veriyor İleri. "Kadınlar hep böyledir, birdenbire çıkarlar, ama hepsi roman kahramanı olmaz." hatırlatmasını yapıp "Neden illa o?" dediğimizde, "Bu güzel bir soru, ama yazar da bilmiyor cevabını. İnanın o bana kendini yazdırdı." oluyor aldığımız, alacağımız cevap.
Aslında tüm insanlığın, tüm zamanların meselesi, imparatoriçenin idealleriyle zaafları arasında kalması. "Selim İleri'nin de idealleriyle zaafları çatışıyor mu böylesine; yoksa İrene'nin dediği gibi 'ruh soyunmamalı, kapalı mı kalmalı?'" "Çatışmalarım oluyor elbet benim de. Yalnız bütün bu hesaplaşmalar için birtakım yoksunluklardan kurtulmuş olmak gerek." diyor ve ekliyor İleri: "İnsanlar ekmek kavgası içinde durup da kendi kendilerini bu denli sorgulayamaz."
Yüksek sanat ülküsünü topluma anlatamayınca çaresiz kalıyor İrene, yazarının toplumsal sorunlar karşısında çaresiz kalmış nice kahramanı gibi. "Niye mutsuz, niye çelişkiler içindeler hep? Sizin mutsuzluğunuzdan, sizin çelişkilerinizden mi besleniyor karakterleriniz?" dediğimizde "Çok ilginç bir şey bu!" irkintisinin ardından geçmişe giderek açıklamaya uğraşıyor İleri, belki de kendine açıklamakta bile zorlandığı şeyleri: "Yıllar önce bir film izlemiştim. Bitmeyen Aşk'tı adı. Robert De Niro ile Meryl Streep'in oynadığı. Bir yılbaşı günü tanışan mutsuz bir adam ile mutsuz bir kadının aşklarına dair. İlişki noktalanmış ama filmin sonunda yine bir yılbaşı günü ikisi de aynı kitapçıya gitmişti birbirlerinden habersiz. Birbirlerini düşünerek bakıyorlardı kitaplara. Biri bir uçta, öteki diğer. Karşılaşma olasılıkları çok düşük. Seyirci olarak birbirlerini görmelerini istemiştim bütün kalbimle. Ha gördüler, ha görecekler derken gördüler, film mutlu bitti Allah'tan. Üzerimden büyük bir yük kalkmış, mutlu olmuştum. Ama o filmin senaryosunu ben yazsaydım mutsuz bitirirdim, karşılaşmalarına izin vermezdim illa ki."
'Hepsi Alev'de İrene'nin ağzından 'Mutluluğun sanatı yoktur. Sanat mutsuzluktur.' diyen yazara, "Sanat eseri mutlu olursa değeri mi kaybolacak, öyle mi hissediyorsunuz?" sorusunu yönelttiğimizde aldığımız cevap şaşırtmıyor bizi: "Biraz öyle galiba. Sanat eseri mutluysa hafiflermiş, sonu mutlu olursa değerinden kaybedermiş gibi geliyor bana. Seyirci olarak tüm kalbimle mutlu sonu istesem de her ne kadar..."
Doğu ve Batı birleşseydi...
İktidar ve sanatla eğrilen kitabın sonlarında yaşam derdindeki ahalinin sanata önem vermeyeceğini, sanatın onları kurtaramayacağını fark eden İrene, 'Neydi daima yoksulluğa sebep?' diye düşünüyor ve kendine yeni bir ülkü belirliyor: Doğu ile Batı'nın birleşmesi. "İrene, Büyük İskender, Fatih... İktidar hırsının gerisinde yeryüzünü değiştirme, var olan dünyayı başka bir dünya haline getirme arzusu var hepsinin yüreğinde." diyen İleri, imparatoriçenin çağını aşarak bize ulaşan çığlığının son sesini onun eski püskü kelimeleriyle şöyle iletiyor: "Doğu ve Batı birleşseydi, belki insanın insana zulmü sona erebilirdi... Bu birleşme, bu kardeşlik... Son umudumdu... Doğu'yu Doğu'ya, Batı'yı Batı'ya bırakıyorum, düşmanlıkları bilendikçe bilensin."
Jülide Karahan
20 Ocak 2007/Zaman
20 Ocak 2007 Cumartesi
13 Ocak 2007 Cumartesi
Edebiyatı seviyorsunuz peki bunları biliyor musunuz?
Ece Ayhan’ın şiiri üzerine niye üç sözlük yazıldığını, Selim İleri’nin neden cumartesi günlerini sevmediğini, Attilâ İlhan’ın Pia’sının kim olduğunu, Fahriye Abla şiirindeki Fahriye’nin neden bir Erzincanlı’ya vardığını biliyor musunuz? Bilmiyorsanız, okuyun, ve edebiyat sohbetlerine bir sıfır önde başlayın.
Şairlerin ekmek yediği ama fırıncıların şiir okumadığı (H. Avni Dede) bir ülkede “Edebiyat karın doyurmaz, çay içirir” denmez de ne denir? Samsun 19 Mayıs Üniversitesi’nden Sıdık Akbayır, farklı zamanlarda, farklı dergilerde daha çok da Yolcu’da Portreler başlığı altında yayımlanan yazılarını genişleterek kitaplaştırdı. Bu cümleyi de kitabına isim yaparak edebiyattan çay içenleri bir bir anlattı. Ortaya pek çok kişinin bilmediği ayrıntılar çıktı.
Mesela, birkaçı dışında şiiri ortalama okurun algılama düzeyinin üzerinde olduğu için şiiri üstüne sözlük hem de üç ayrı sözlük- hazırlanan tek bir şairimiz var: Ece Ayhan. Hüznün en çok yakıştığı edebiyatçı Selim İleri, uzunca bir süre cumartesi günlerinden nefret eder. Edebiyat dergilerine ve gazetelere boş yere gönderilen öyküler, yazılar, romanlar tozlu arşivlerde unutulsa da sonunda elbet çıkacaktır İleri’nin kitabı. Hocası Vedat Günyol ve arkadaşı Naci Çelik yardım eder, ‘Cumartesi Yalnızlığı’ yayımlanır sonunda. Fethi Naci’ninse vasiyeti vardır; ‘Fethi Naci Eleştiri Armağanı’ gibi şeyler yapılmasın ardımdan diye…
“Saçlarına yıldız düşmüş koparma anne” dizesinin sahibi 46 yaşındaki Nevzat Çelik’i ölmüş bilir pek çok kişi. Hatta Beyoğlu’nda bir anketçiyi inandıramayınca kimliğini gösterir Çelik. Sonra anketçinin “Adam abartmış, kimlik bile çıkarmış.” dediğini duyar. Attilâ İlhan’ın başı bereli, yağmurluklu bir genç kızı anlattığı Pia şiirindeki gizemli dilber Pia, Pakistan Havayolları’dır aslında. İstanbul’da bir belediye otobüsü yolculuğunda yazılan şiirin ismini Mecidiyeköy’den Taksim’e giderken gördüğü bir tabeladan almış İlhan. Pia’nın açılımı Pakistan International Airlines yani Uluslararası Pakistan Hava Yolları. Ahmet Muhip Dıranas’ın Fahriye Abla’sının niçin bir Erzincanlı’ya vardığına gelince; delikanlı sözcüğüne kafiye bulma zorunluluğundan. Şiirin yazıldığı yıllarda Adıyaman diye bir il olmadığına göre ancak bir Vanlı’ya varabilirdi Fahriye Abla, o da Vanlı’nın başına iki heceli bir sıfat bulmak şartıyla. Dıranas sıfatlarla uğraşmaktansa bir Erzincanlı’ya verivermiş Fahriye Abla’yı. İlk ödülünü Cevdet Bey ve Oğulları ile alan Orhan Pamuk, ödül alan romanları basacağına dair söz veren Karacan Yayınları’na mahkeme kararıyla bastırır bu kitabı.
Yıldız Ecevit’in Oğuz Atay’la ilgili kitabında “Bu kitabın Oğuz Atay’ı benim kimliğimden süzülüp gelen bir Oğuz Atay: Benim Oğuz Atay’ım. Sonra, kim, gerçeği katışıksız aktardım diyebilir ki…” cümlelerinden hareketle “Benim Cemal Süreyya’m, benim Ece Ayhan’ım” diyor Akbayır. Metinleri, uzun bir sürece yayılan okuma, araştırma, inceleme, biriktirme ve sınıflandırma edimlerinin ardından kurgularken anekdot ve ayrıntılara kendi bakışını, yorumunu ve üslubunu katan Akbayır, iki binden fazla kaynağı taramış bu çalışma için. “Otuz iki kısım tekmili birden” başlığındaki edebiyatçı isimlerinin arasına, sinemanın 7 kötü adamının portresini özür niyetine, üç kartpostalına hayranlığını bir kez daha dile getirme gayesiyle (Türkan Şoray, Arzu Okay, Müjde Ar), sahneden perdeye geçen iki ismi de sayıyı 32’ye tamamlamak bahanesiyle dâhil etmiş kitabına. Verilen sinema arasından sonra sanat edebiyat dünyasının çokça konuştuğu ama yazılmayan kimi inceliklerine dönen Akbayır, bunları da “edebiyat yazılı yoklama soruları” başlığıyla sunuyor okura.
NECATİGİL’İN KÜLLERİ. SÜREYA’NIN Y’Sİ, KARAKOÇ’UN İLK VE TEK OYUNU
Cemal Süreya: Nüfus cüzdanındaki adı Cemalettin Seber’dir. Başlarda Cemal Süreyya yazar. Eskişehir Vergi Dairesi’nde çalışan Üvercinka adını verdiği güvercin salınışlı sevgilisiyle girdiği iddiada kaybeder ikinci ‘y’ harfini. O günden sonra da bir daha hiç kullanmaz.
Behçet Necatigil: Şiir yazarken sigarayı sigaraya ekler. İçtiği sigaraların kül ve izmaritlerini, şiir çalıştığı kâğıtları külah yaparak onların içine koyar. Bazen de şiir çalışmasını kesmemek için o kül ve izmarit dolu külahları çöpe atmaz. Ölümünden sonra odasındaki dağınıklık düzenlenirken kitaplığının arkasında kül ve izmarit dolu pek çok külah bulunur. Notlarını da Birinci paketlerinin üzerine alır.
Vedat Günyol: Adil İzci onun evinin kapısına iliştirdiği bir notu saklar. Notta, “Dostlar! Elektrik kesik. Kapıyı kıyasıya vurun. İçeriki odadayım. Sesinizi duyuramazsanız, lütfen bahçe kapısından geçerek pencerelerimi tıkırdatın. Sesinizi yine duyuramazsanız, balkona girip en iç odanın penceresine el atın. Gerekirse camı çerçeveyi alın aşağı. Çünkü evdeyim. Geri dönmenizi istemem, görüşme ortamını, olanağını hiçe indirerek. Merhaba! V.G” ifadeleri yazılı.
Sezai Karakoç: Sadece kendi kitaplarının basıldığı Diriliş Yayınları’nın Sultanahmet’teki sekiz metrekarelik ahşap odasında günün her saati konuklarını kabul eder. Sobanın üzerinde sürekli ıhlamur kaynar. Düşüncesini de öfkesini de hemen ortaya koyar. Cemal Süreya 1950’li yıllarda onun bir hilesini yakalar: “Necip Fazıl kendisinden borç ister, o da her seferinde cebindeki parayı son kuruşuna kadar verirdi. Sonunda kendisi aç kalırdı. Buna bir çare düşündü. Marmara Kıraathanesi’ne giderken özellikle de ay başlarında yanında daha az para taşıyordu. Az dedim ya o kadar da az değil. Maaşının yarısı kadar. Sanırım, Karakoç’un hayatındaki tek oyun budur.”
İlhan Berk: Ankara’da apartmanların zilini çalıp karşısına güzel bir kız ya da kadın çıktığında “Ünlü şair İlhan Berk burada mı oturuyor?” diyerek kendi reklâmını yapar. İstanbul’da Bebek tramvayında kitap okuyan bir gence de “Şair İlhan Berk’i tanıyor musun?” diye sorar. Genç, tanımadığını söyler. Bunun üzerine gence, İlhan Berk’i uzun uzun anlattıktan sonra bir de şiirini okur. Hicri takvimi miladi takvime çevirmeyi beceremediği için uzun süre iki yıllık hatayla kendini 1916 doğumlu sanır. 1918 doğumlu olduğunu Cemal Süreya bulur.
Jülide Karahan
13 Ocak 2007/Zaman Cumaertesi
Şairlerin ekmek yediği ama fırıncıların şiir okumadığı (H. Avni Dede) bir ülkede “Edebiyat karın doyurmaz, çay içirir” denmez de ne denir? Samsun 19 Mayıs Üniversitesi’nden Sıdık Akbayır, farklı zamanlarda, farklı dergilerde daha çok da Yolcu’da Portreler başlığı altında yayımlanan yazılarını genişleterek kitaplaştırdı. Bu cümleyi de kitabına isim yaparak edebiyattan çay içenleri bir bir anlattı. Ortaya pek çok kişinin bilmediği ayrıntılar çıktı.
Mesela, birkaçı dışında şiiri ortalama okurun algılama düzeyinin üzerinde olduğu için şiiri üstüne sözlük hem de üç ayrı sözlük- hazırlanan tek bir şairimiz var: Ece Ayhan. Hüznün en çok yakıştığı edebiyatçı Selim İleri, uzunca bir süre cumartesi günlerinden nefret eder. Edebiyat dergilerine ve gazetelere boş yere gönderilen öyküler, yazılar, romanlar tozlu arşivlerde unutulsa da sonunda elbet çıkacaktır İleri’nin kitabı. Hocası Vedat Günyol ve arkadaşı Naci Çelik yardım eder, ‘Cumartesi Yalnızlığı’ yayımlanır sonunda. Fethi Naci’ninse vasiyeti vardır; ‘Fethi Naci Eleştiri Armağanı’ gibi şeyler yapılmasın ardımdan diye…
“Saçlarına yıldız düşmüş koparma anne” dizesinin sahibi 46 yaşındaki Nevzat Çelik’i ölmüş bilir pek çok kişi. Hatta Beyoğlu’nda bir anketçiyi inandıramayınca kimliğini gösterir Çelik. Sonra anketçinin “Adam abartmış, kimlik bile çıkarmış.” dediğini duyar. Attilâ İlhan’ın başı bereli, yağmurluklu bir genç kızı anlattığı Pia şiirindeki gizemli dilber Pia, Pakistan Havayolları’dır aslında. İstanbul’da bir belediye otobüsü yolculuğunda yazılan şiirin ismini Mecidiyeköy’den Taksim’e giderken gördüğü bir tabeladan almış İlhan. Pia’nın açılımı Pakistan International Airlines yani Uluslararası Pakistan Hava Yolları. Ahmet Muhip Dıranas’ın Fahriye Abla’sının niçin bir Erzincanlı’ya vardığına gelince; delikanlı sözcüğüne kafiye bulma zorunluluğundan. Şiirin yazıldığı yıllarda Adıyaman diye bir il olmadığına göre ancak bir Vanlı’ya varabilirdi Fahriye Abla, o da Vanlı’nın başına iki heceli bir sıfat bulmak şartıyla. Dıranas sıfatlarla uğraşmaktansa bir Erzincanlı’ya verivermiş Fahriye Abla’yı. İlk ödülünü Cevdet Bey ve Oğulları ile alan Orhan Pamuk, ödül alan romanları basacağına dair söz veren Karacan Yayınları’na mahkeme kararıyla bastırır bu kitabı.
Yıldız Ecevit’in Oğuz Atay’la ilgili kitabında “Bu kitabın Oğuz Atay’ı benim kimliğimden süzülüp gelen bir Oğuz Atay: Benim Oğuz Atay’ım. Sonra, kim, gerçeği katışıksız aktardım diyebilir ki…” cümlelerinden hareketle “Benim Cemal Süreyya’m, benim Ece Ayhan’ım” diyor Akbayır. Metinleri, uzun bir sürece yayılan okuma, araştırma, inceleme, biriktirme ve sınıflandırma edimlerinin ardından kurgularken anekdot ve ayrıntılara kendi bakışını, yorumunu ve üslubunu katan Akbayır, iki binden fazla kaynağı taramış bu çalışma için. “Otuz iki kısım tekmili birden” başlığındaki edebiyatçı isimlerinin arasına, sinemanın 7 kötü adamının portresini özür niyetine, üç kartpostalına hayranlığını bir kez daha dile getirme gayesiyle (Türkan Şoray, Arzu Okay, Müjde Ar), sahneden perdeye geçen iki ismi de sayıyı 32’ye tamamlamak bahanesiyle dâhil etmiş kitabına. Verilen sinema arasından sonra sanat edebiyat dünyasının çokça konuştuğu ama yazılmayan kimi inceliklerine dönen Akbayır, bunları da “edebiyat yazılı yoklama soruları” başlığıyla sunuyor okura.
NECATİGİL’İN KÜLLERİ. SÜREYA’NIN Y’Sİ, KARAKOÇ’UN İLK VE TEK OYUNU
Cemal Süreya: Nüfus cüzdanındaki adı Cemalettin Seber’dir. Başlarda Cemal Süreyya yazar. Eskişehir Vergi Dairesi’nde çalışan Üvercinka adını verdiği güvercin salınışlı sevgilisiyle girdiği iddiada kaybeder ikinci ‘y’ harfini. O günden sonra da bir daha hiç kullanmaz.
Behçet Necatigil: Şiir yazarken sigarayı sigaraya ekler. İçtiği sigaraların kül ve izmaritlerini, şiir çalıştığı kâğıtları külah yaparak onların içine koyar. Bazen de şiir çalışmasını kesmemek için o kül ve izmarit dolu külahları çöpe atmaz. Ölümünden sonra odasındaki dağınıklık düzenlenirken kitaplığının arkasında kül ve izmarit dolu pek çok külah bulunur. Notlarını da Birinci paketlerinin üzerine alır.
Vedat Günyol: Adil İzci onun evinin kapısına iliştirdiği bir notu saklar. Notta, “Dostlar! Elektrik kesik. Kapıyı kıyasıya vurun. İçeriki odadayım. Sesinizi duyuramazsanız, lütfen bahçe kapısından geçerek pencerelerimi tıkırdatın. Sesinizi yine duyuramazsanız, balkona girip en iç odanın penceresine el atın. Gerekirse camı çerçeveyi alın aşağı. Çünkü evdeyim. Geri dönmenizi istemem, görüşme ortamını, olanağını hiçe indirerek. Merhaba! V.G” ifadeleri yazılı.
Sezai Karakoç: Sadece kendi kitaplarının basıldığı Diriliş Yayınları’nın Sultanahmet’teki sekiz metrekarelik ahşap odasında günün her saati konuklarını kabul eder. Sobanın üzerinde sürekli ıhlamur kaynar. Düşüncesini de öfkesini de hemen ortaya koyar. Cemal Süreya 1950’li yıllarda onun bir hilesini yakalar: “Necip Fazıl kendisinden borç ister, o da her seferinde cebindeki parayı son kuruşuna kadar verirdi. Sonunda kendisi aç kalırdı. Buna bir çare düşündü. Marmara Kıraathanesi’ne giderken özellikle de ay başlarında yanında daha az para taşıyordu. Az dedim ya o kadar da az değil. Maaşının yarısı kadar. Sanırım, Karakoç’un hayatındaki tek oyun budur.”
İlhan Berk: Ankara’da apartmanların zilini çalıp karşısına güzel bir kız ya da kadın çıktığında “Ünlü şair İlhan Berk burada mı oturuyor?” diyerek kendi reklâmını yapar. İstanbul’da Bebek tramvayında kitap okuyan bir gence de “Şair İlhan Berk’i tanıyor musun?” diye sorar. Genç, tanımadığını söyler. Bunun üzerine gence, İlhan Berk’i uzun uzun anlattıktan sonra bir de şiirini okur. Hicri takvimi miladi takvime çevirmeyi beceremediği için uzun süre iki yıllık hatayla kendini 1916 doğumlu sanır. 1918 doğumlu olduğunu Cemal Süreya bulur.
Jülide Karahan
13 Ocak 2007/Zaman Cumaertesi
6 Aralık 2006 Çarşamba
[Yıldıray Şahinler] Hepimiz birer barut fıçısıyız
İstanbul Şehir Tiyatroları'nda sezonun en iddialı yapımı, Makedon yazar Dejan Dukovski'nin 'Barut Fıçısı' adlı oyunu. Yugoslavya'da sahnelendikten sonra küçük bir dünya turu atan oyunda iç savaş yok, etkileri var.
11 kısa sahneden oluşan Barut Fıçısı, Balkanlar üzerinden tüm dünyayı anlatıyor. Herkesin birbirini tanıdığı, yolların bir biçimde kesiştiği, yıllık dostlukların düşman kesildiği bir coğrafya, adeta bir barut fıçısı Balkanlar. 1969 doğumlu Dukovski'nin metnini Türkiye'ye getirip çeviren ve seyirciyle buluşturan Yıldıray Şahinler, "Söyleyecek sözüm var elbet. O yüzden bu oyunu seçtim. Oyun, Balkanlar'ın bir köşesinde geçiyor, iç savaş sonrasını anlatıyor; ama asıl derdimiz bu şehri, bu ülkeyi konuşmak." diyor. Şahinler ile 'Barut Fıçısı' etrafında söyleştik.
Oyunun çevirmeni, yönetmeni ve oyuncularından birisiniz. Barut Fıçısı'nın peşine neden düştünüz?
Evet, çok istedim Türkiye'de sahnelenmesini. Barut Fıçısı'nın filmini gördüm ilkin. 35. Antalya Film Festivali'nde ödül almıştı. Öyküsü çok doğru ve etkileyiciydi. Aradan yıllar geçti. Bir gün birkaç Sırp arkadaşla Kaş'taydık; muhabbet dönüp dolaşıp Barut Fıçısı'na geldi. Aslında metnin bir tiyatro oyunu olarak yazıldığını öğrendim. Araştırmaya başladım. Bir oyunun turnesi için Bosna'ya gittik. Sonra Belgrad'a geçtim. Sonunda elimde bir İngilizce bir Makedonca metinle döndüm. Bilge Emin, Makedonca'dan çevirdi, ben İngilizceden... Şehir Tiyatrosu'na önerdim. Tabii bütün bunlar çok uzun bir süreçte gerçekleşti.
Sadece metin güzel ve hikâye etkileyici diye mi seçtiniz bu oyunu? Yoksa bu ülkeye, bu şehre söylemek istediğiniz özel bir şeyler mi var?
Ben, o 'güzel' kelimesini plastik sanatlardaki gibi görmüyorum tiyatroda. Güzel metin, güzel oyun yok. Anlatabilecek bir şeyi varsa ve onu anlatabiliyorsa iyidir oyun. Özellikle anlattıkları bizim de yaşadıklarımızsa... Barut Fıçısı, bu şehirde oynanmalıydı. Derdimiz var, gerginiz, hepimiz birer barut fıçısıyız. Trafikte yanımızda giden adamın birazdan arabasından inerek bizi öldürüp öldürmeyeceğini bilmiyoruz. Bir şeyler yaşanıyor, insanlar ölüyor; ama nedenleri konuşulmuyor. Hiçbir terslik yokmuş, yaşanmamış gibi davranıyor, sonra unutup hayata kaldığı yerden devam ediyoruz. Oyunda tekrarlanan "Siz nasıl bu hale geldiniz evladım?" sözü, birbirimize sorduğumuz; ama kendimize sormadığımız bir soru. Bu hale nasıl geldiğimizi bilmiyor, konuşmuyor, tartışmıyoruz. Hatta neden bu kadar gergin olduğumuzu hatırlamıyoruz bile.
2005-2006 sezonunda da Balkan kökenli iki oyun izlemiştik. Matei Visniev'in 'Savaş ve Kadın'ı ile Nesrin Kazankaya'nın 'Dobrinja'da Düğün'ü. Balkan oyunlarını kendimize yakın mı buluyoruz?
Evet. Ben iki Balkan oyunu daha çevirdim mesela. Arkadaşlar, 'sen bir maden buldun, boyuna kazıyorsun' diyor. Biz çok yakınız birbirimize, aynı tepkileri veriyoruz. Batılı yazarların oyunlarında aynı yakınlığı, aynı özdeşliği bulamıyorum ben. Asıl sorunumuz kendi oyun yazarımızı üretememek aslında. Oyun yazarına ihtiyacımız var, metin sıkıntısı çekiyoruz. Devşirme metinlerle idare ediyoruz. Ben, Balkan metinlerini görünce Türk yazar bulmuş gibi seviniyorum. Balkanlar bize göre Batı, Avrupa'ya göre Doğu. Dukovski de, "Biz Avrupa'nın en doğusu değil, Asya'nın en batısındayız." diyor.
Barut Fıçısı'nda kendinize de rol vermenizin sebebi ne?
Benim derdim oyunu yönetmek ya da oynamak değildi. Barut Fıçısı'nın bu şehirde, bu ülkede oynanması gerektiğine inandım, neresinde duracağımı bilmiyordum. Andreja karakterinin hayata karşı duruşu rahmetli babama çok benziyor. Memleketin asıl meselesinin, insanların tepkisizliği olduğunu söylerdi babam da... Bir borç gibi bu karakteri oynamak istedim.
Arkadaşlar '1 YTL'lik adamsınız' diye dalga geçiyor
"1 YTL'ye tiyatro bileti, bana çok doğru gelmiyor. 1 liralık adam oldunuz diye dalga geçiyor arkadaşlar. Bedava olsaydı, siz zaten vergilerinizle ödüyorsunuz denseydi keşke. Biletler zaten pahalı değildi. İki ay sonra göreceğiz sonucu. Fiyatlar normale dönünce insanların ayakları tiyatroya alışmış olursa yanıldığımı kabul ederim. Şimdiki durumsa korkulduğu gibi değil. İzleyici profilinde çok fazla değişiklik yok, tinerci çocuklar falan gelmiyor. Tüm biletler bittiği için salona ek sandalyeler konuyor."
Jülide Karahan
06 Aralık 2006/Zaman
11 kısa sahneden oluşan Barut Fıçısı, Balkanlar üzerinden tüm dünyayı anlatıyor. Herkesin birbirini tanıdığı, yolların bir biçimde kesiştiği, yıllık dostlukların düşman kesildiği bir coğrafya, adeta bir barut fıçısı Balkanlar. 1969 doğumlu Dukovski'nin metnini Türkiye'ye getirip çeviren ve seyirciyle buluşturan Yıldıray Şahinler, "Söyleyecek sözüm var elbet. O yüzden bu oyunu seçtim. Oyun, Balkanlar'ın bir köşesinde geçiyor, iç savaş sonrasını anlatıyor; ama asıl derdimiz bu şehri, bu ülkeyi konuşmak." diyor. Şahinler ile 'Barut Fıçısı' etrafında söyleştik.
Oyunun çevirmeni, yönetmeni ve oyuncularından birisiniz. Barut Fıçısı'nın peşine neden düştünüz?
Evet, çok istedim Türkiye'de sahnelenmesini. Barut Fıçısı'nın filmini gördüm ilkin. 35. Antalya Film Festivali'nde ödül almıştı. Öyküsü çok doğru ve etkileyiciydi. Aradan yıllar geçti. Bir gün birkaç Sırp arkadaşla Kaş'taydık; muhabbet dönüp dolaşıp Barut Fıçısı'na geldi. Aslında metnin bir tiyatro oyunu olarak yazıldığını öğrendim. Araştırmaya başladım. Bir oyunun turnesi için Bosna'ya gittik. Sonra Belgrad'a geçtim. Sonunda elimde bir İngilizce bir Makedonca metinle döndüm. Bilge Emin, Makedonca'dan çevirdi, ben İngilizceden... Şehir Tiyatrosu'na önerdim. Tabii bütün bunlar çok uzun bir süreçte gerçekleşti.
Sadece metin güzel ve hikâye etkileyici diye mi seçtiniz bu oyunu? Yoksa bu ülkeye, bu şehre söylemek istediğiniz özel bir şeyler mi var?
Ben, o 'güzel' kelimesini plastik sanatlardaki gibi görmüyorum tiyatroda. Güzel metin, güzel oyun yok. Anlatabilecek bir şeyi varsa ve onu anlatabiliyorsa iyidir oyun. Özellikle anlattıkları bizim de yaşadıklarımızsa... Barut Fıçısı, bu şehirde oynanmalıydı. Derdimiz var, gerginiz, hepimiz birer barut fıçısıyız. Trafikte yanımızda giden adamın birazdan arabasından inerek bizi öldürüp öldürmeyeceğini bilmiyoruz. Bir şeyler yaşanıyor, insanlar ölüyor; ama nedenleri konuşulmuyor. Hiçbir terslik yokmuş, yaşanmamış gibi davranıyor, sonra unutup hayata kaldığı yerden devam ediyoruz. Oyunda tekrarlanan "Siz nasıl bu hale geldiniz evladım?" sözü, birbirimize sorduğumuz; ama kendimize sormadığımız bir soru. Bu hale nasıl geldiğimizi bilmiyor, konuşmuyor, tartışmıyoruz. Hatta neden bu kadar gergin olduğumuzu hatırlamıyoruz bile.
2005-2006 sezonunda da Balkan kökenli iki oyun izlemiştik. Matei Visniev'in 'Savaş ve Kadın'ı ile Nesrin Kazankaya'nın 'Dobrinja'da Düğün'ü. Balkan oyunlarını kendimize yakın mı buluyoruz?
Evet. Ben iki Balkan oyunu daha çevirdim mesela. Arkadaşlar, 'sen bir maden buldun, boyuna kazıyorsun' diyor. Biz çok yakınız birbirimize, aynı tepkileri veriyoruz. Batılı yazarların oyunlarında aynı yakınlığı, aynı özdeşliği bulamıyorum ben. Asıl sorunumuz kendi oyun yazarımızı üretememek aslında. Oyun yazarına ihtiyacımız var, metin sıkıntısı çekiyoruz. Devşirme metinlerle idare ediyoruz. Ben, Balkan metinlerini görünce Türk yazar bulmuş gibi seviniyorum. Balkanlar bize göre Batı, Avrupa'ya göre Doğu. Dukovski de, "Biz Avrupa'nın en doğusu değil, Asya'nın en batısındayız." diyor.
Barut Fıçısı'nda kendinize de rol vermenizin sebebi ne?
Benim derdim oyunu yönetmek ya da oynamak değildi. Barut Fıçısı'nın bu şehirde, bu ülkede oynanması gerektiğine inandım, neresinde duracağımı bilmiyordum. Andreja karakterinin hayata karşı duruşu rahmetli babama çok benziyor. Memleketin asıl meselesinin, insanların tepkisizliği olduğunu söylerdi babam da... Bir borç gibi bu karakteri oynamak istedim.
Arkadaşlar '1 YTL'lik adamsınız' diye dalga geçiyor
"1 YTL'ye tiyatro bileti, bana çok doğru gelmiyor. 1 liralık adam oldunuz diye dalga geçiyor arkadaşlar. Bedava olsaydı, siz zaten vergilerinizle ödüyorsunuz denseydi keşke. Biletler zaten pahalı değildi. İki ay sonra göreceğiz sonucu. Fiyatlar normale dönünce insanların ayakları tiyatroya alışmış olursa yanıldığımı kabul ederim. Şimdiki durumsa korkulduğu gibi değil. İzleyici profilinde çok fazla değişiklik yok, tinerci çocuklar falan gelmiyor. Tüm biletler bittiği için salona ek sandalyeler konuyor."
Jülide Karahan
06 Aralık 2006/Zaman
Etiketler:
Barut Fıçısı,
Dukovski,
Yıldıray Şahiner
Kaydol:
Yorumlar (Atom)