1 Ağustos 2008 Cuma

İstanbul’un Modern Müzeleri

İstanbul sanat ortamının talihi döndü, yazgısı değişti. Bu dönüş ve değişim tam olarak ne zaman başladı; kestirmek zor, lakin son üç beş senedir olay ayyuka çıktı. Bunda, birbiri ardına açılan modern sanat müzelerinin epey payı var. Küratör Beral Madra’nın 1980’lerin Türkiye sanat ortamını tanımlarken kullandığı “Devletin her türlü olanaktan yoksun bıraktığı, yılda bir iki resim bile satın alamayan, dahası binasının onarımını yap­tıramayan üç müze…” ifadesi çok gerilerde kaldı. Müzelerimiz neredeyse dünya sanatıyla yarış halinde şimdi.

Müze deyince, tarihin ağırlığı altında ezilen tozlu binalar gelirdi eskiden aklımıza. Ve bu binalar bize sadece tarihi anlatmak içindi. Şimdiki zamanın üretimiyle yoktu hiçbir ilgileri. Geçmişe doğru gittiğimizde Türkiye’de müze olarak tasarlanan ilk yapının 1891’de inşa edilen şimdiki İstanbul Arkeoloji Müzesi olduğunu görüyoruz. O zamanlar hemen karşısındaki Güzel Sanatlar Akademisi ve yanı başındaki kütüphanesiyle saltanatsız ama gururlu bir müzeydi o. Tıpkı, dünyadaki ilk müze sayılan İskenderiye Müzesi (MÖ 4. yüzyıl) gibi... Topkapı, Dolmabahçe, Türk İslam Eserleri gibi müzelerimiz de öyle.

Bize tarihi anlatan bu müzeler eskidi ve tozlandı mı şimdi? Elbette hayır. Onlar her zamanki haşmetleriyle durdukları yerde. Ama artık gündemi takip eden müzeler kuruldu ülkemizde. Hem de dünya sanat gündemini. Son on yıldır dünyanın pek çok yerinde turistlerin aklına tarihin ağırlığı altında ezilmiş, eski ve muhteşem binalar değil; en yeni mimarlık fikirlerinden doğmuş, garip ve kışkırtıcı yapılar geliyor. Koleksiyonlarında öyle benzersiz tarihi eserler barındırmak zorunda değil bu müzeler. Mimarileri, özel efektleri, süreli sergileri ve sundukları kültürel eğlenceler de bir o kadar önemli.

Londra’ya giden her turist nasıl Tate Modern’i, İspanya ’ya giden de Bilbao’daki Guggenheim Müzesi’ni görmeden dönmüyorsa; İstanbul’un da görülmeden dönülmeyecek sanat müzeleri mevcut. O müzelerin, ki bir elin parmağınca henüz sayıları, hünerleri boylarını kat be kat aştı. Hem bizi, hem de turistleri kendilerine çektiler ve hatta yeni yaşam alanlarımıza dönüştüler. “Öyleyse akşamüstü falanca müzede buluşuyoruz...” gibi cümleler bile kurmaya başladık. Büyük ve seyirlik sanat müzelerimizin modernlikleri; mimari, konfor, koleksiyon ve sergilerinden menkul. Sürekli sergileri bir yana, süreli sergileriyle de öne çıkıyorlar üstelik. Buradan hareketle İstanbul’un modern müzeleri kimler ve neler yapıyorlar bir göz atalım istedik...

Kapısından kuyruk eksilmeyen müze

2002’de açılan Sakıp Sabancı Müzesi (SSM), modern müzelerimizin en bilineni. Rahmetli Sakıp Sabancı, müzenin açılışında, yurtdışındaki toplantılarda önemli kimselerin birbirlerine hep “Sende neler var?” diye sorup; “Bende Picasso, Matisse ve Miro var.” gibi cevaplar verdiklerini anlatmış ve eklemişti: “Biz o zaman kalıyorduk böyle mahçup mahçup. Anladık ki bu işlere önem verilmeli...”. Verildi de. Hem de epey. Picasso ve Rodin sergileriyle İstanbul trafiğini kilitleyen SSM için; sanatseverler Erzurum’dan trenlerle, Ankara’dan otobüslerle geldiler şehre. Müze Müdürü Nazan Ölçer’e göre “Dünya sanat haritası İstanbul’dan geçer oldu.” hatta. 250 binden fazla kişinin gezdiği ‘Picasso İstanbul’da sergisi boyunca müzenin kapısından kuyruk eksik olmadı hiç.

Geçmiş sergileri daha fazla anlatıp da görmeyenlerin moralini bozmayalım ve önümüze bakalım. SSM, şu sıralar hummalı bir çalışma içinde. Çünkü 20. yüzyılın en önemli sanatçılarından, sürrealizm akımının temsilcisi Salvador Dali’yi ağırlayacak önümüzdeki günlerde. 20 Eylül’de açılacak sergi; 270 kadar yağlıboya tablo, çizim ve grafiğin yanı sıra el yazmaları, fotoğraflar ve çeşitli dokümanlarla zenginleşerek kapsamlı bir retrospektife dönüşecek. Bu evrensel ve provokatif sanatçının düşünceleri, saplantıları, ikonografisi ve sürreel dünyasının kapıları 2009 Ocak’ına dek açık kalacak.

İsmi ve cismiyle modern müze

2004’ün son günlerinde dönemin başbakanı tarafından alelacele açılan İstanbul Modern, yılda hiç olmazsa iki ulusal ve iki uluslararası sergi, üç de fotoğraf sergisi ağırlayarak dünya sanat gündeminden hiç düşmedi. 3.5 senede 28 sergi; dile kolay. Pek çok kimse için buluşma noktası olan İstanbul Modern’in küçük de olsa bir kütüphanesi ve epey pahalı da olsa deniz manzaralı bir de cafesi var.

Müzenin şu günlerde ağırladığı sergilere gelince… Üst kat tamamıyla Türkiye coğrafyasının 100 yıllık sanat serüvenine odaklanmış durumda. ‘Modern Deneyimler’ başlığı altındaki koridora girdiğimizde Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti’nde, 19. yüzyıldan 1940’lı yılların sonlarına dek, resim sanatının zamandizinsel gelişimini izleyebiliyoruz.

‘Bireysel İzlenimler’de ise sanatçı odaları üzerinden ortak bir tarihin kişisel deneyimler ile nasıl örtüşüp ayrılabileceğine tanık oluyoruz ki, bu kısım sanat tarihinin aynı zamanda modern bireyin tarihi olduğunu hatırlatması bakımından önemli. Modern sanatı, sanatçılar üzerinden geçirdiği değişimi takip ederek izlemenin başkaca pek yolu da yok zaten.

Müzenin alt katında 10 Ağustos’a dek Tasarım Kentleri sergisi görülebilir. Dünya tasarım anlayışını değiştiren önemli sanatçıların yapıtlarını biraraya getiren sergi; mimariden endüstriyel ürünlere, mobilyadan grafik tasarıma, modadan otomotive geniş bir yelpazede. Müzenin küçük fotoğraf galerisini de unutmamalı. Galeride ‘İğne Deliği Fotoğrafları’ başlıklı bir sergi var şu günlerde. Gepegenç fotoğrafçıların iğneyle kuyu kazar gibi konserve kutusuna ya da cezveye açtıkları delikten sızan ışıkla, ‘camera obscura' ilkesiyle çektikleri fotoğraflar, herkesi fotoğrafçı olmaya çağıracak türden.

İspanyol ressam Miro’dan renk defilesi

Akıllarımıza Osman Hamdi’nin Kaplumbağa Terbiyecisi’ne ödediği rekor fiyatla kazınan Pera Müzesi, 2005 Haziran’ında kapılarını İstanbullulara açtığında bir sanat mabedi olacağının sinyallerini vermişti aslında. Suna ve İnan Kıraç Vakfı tarafından desteklenen müzenin az ilerisindeki İstanbul Araştırmaları Enstitüsü ile kütüphane eksiğini de gideren Pera Müzesi, beş ayrı kata ve bir o kadar ayrı sergiye sahip.

Kalıcı koleksiyonlarını 1 ve 2. katlarda sergileyen müzenin 4 ve 5. katlarında şu sıralar delişmen İspanyol ressam Joan Miro’nun düş dünyası var. Gerçeküstücü soyut ressam Miro ile buluşmak için tarihi bir fırsat olan sergi, Maeght Koleksiyonu’ndan gelen 120 parçadan oluşuyor. Yapıtlarının sırrını ve uçarı hayal gücünü en başından kendini doğaya bırakarak elde eden ressam, haklı ve mütevazı olarak “Bizim şansımız Picasso’dan sonra doğmak demiş ve eklemiş zamanında: “Son tablolarımı yıldırım çarpmışçasına, dış dünyadan bütünüyle koparak tasarladım. Bu, resim değil. Ama bu da, hiç mi hiç umurumda değil.”

Akademiyi ‘feci bir yeteneksizlik ve beceriksizlik’ sergileyerek yarım bırakan Miro, pek çok kimseye göre renkçiymiş ama biçime gelince beş para etmezmiş. Pera Müzesi’ndeki sergide, sanatçının tüm renkleriyle karşılaşmak için son tarih 31 Ağustos 2008. Elinizi çabuk tutmalı ve sergiye gitmişken müzenin alt katlarındaki Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri, Kütahya Çini ve Seramikleri ile üç yüzü aşkın tablodan oluşan Oryantalist Resim Koleksiyonu’nun bir parçasını da görmelisiniz tabii ki.

Santralistanbul, Rahmi Koç ve Proje 4L Elgiz...

Geçtiğimiz Eylül’de açılan Santralistanbul; mimarisi, cesareti ve şimdiye kadar ağırladığı sergilerle aynı minvalde bir müze. Santralistanbul’un enerjisi bir başka. İstanbul’un eski elektrik santrali ne de olsa. Eyüp’te olması sebebiyle gidiş zor gelebilir ama müzeye AKM’nin önünden düzenli servisler var. Bilgi Üniversitesi’nin kimi bölümleri, Enerji Müzesi ve Sanat Müzesi aynı bahçenin, daha doğrusu kampüsün içinde. Bu sebeple müzenin etrafı sürekli gençlerle çevrili. Santralistanbul’un açılış sergisi ‘Modern ve Ötesi’, ne yazık ki geçtiğimiz günlerde sona erdi. Türk modern sanatının öyküsü olarak sunulan sergi, her şeye ve onca tartışmaya rağmen görülseydi iyiydi. Ama artık geçti. Yeni sergilere kısmet...

Haliç’in kıyısına kurulmuş bir başka modern müzemiz de Rahmi Koç. Kendini Türkiye’deki ulaşım, endüstri ve iletişimin tarihine adayan Rahmi Koç Müzesi, gramofon iğnesinden gerçek boyutlarda gemilere ve uçaklara kadar uzanan binlerce objeyi içeriyor.

Proje 4L Elgiz Güncel Sanat Müzesi, 2001 yılında kurulmasına rağmen hala fazla tanınmıyor. Halbuki müze, 2005’ten beri Elgiz Koleksiyonunu kalıcı olarak sergilemekte. Koleksiyon da her geçen gün değerli ve güncel eserlerle zenginleşiyor elbette. Yolunuz Levent’e düştüğünde uğrarsanız neler kaçırdığınızı göreceksiniz.

Lafı fazla uzatmaya lüzum yok: İstanbul’un modern müzeleri; sergi, kütüphane, katalog ve cafeleriyle tam teşekküllü şekilde ziyarete bekliyor sanatseveri.

KUTU: Önce müze, sonra cafe... Yoksa tam tersi mi?

Modern müzeler hayatımıza iyiden iyiye girdi. Bir öğle sonrası kendimizi bir kattan diğerine, bir salondan öbürüne koşuştururken buluyoruz. Soluklanmak, aldığımız katolog ve broşürleri karıştırmak, eğer varsa, yanımızdakiyle sanatsal meseleleri tartışmak neredeyse bir ihtiyaç. Hal böyle olunca müzelerdeki cafelere talep arttı. Ya da tam tersi. Öyle güzel müze cafeler var ki; sergi gezmek, cafede oturup keyif yapmanın bahanesi...

İstanbul Modern Cafe, manzarası sebebiyle tam bahanelik. Hele de önüne bir vapur demirlememişse... Salon ve terasta oturanlar Boğaz’da gelip giden gemileri, Ayasofya’yı, Topkapı Sarayı’nı, Üsküdar’ı ve Kızkulesi’ni seyredebiliyor. SSM’deki Müzedechanga da boğaziçine bakan cafelerden. Cilasız meşeden yapılmış ahşap mobilyalarıyla kimlik sahibi bir mekan Müzedechanga. Rahmi Koç Müzesi’ndeki Halat ise Haliç’in kıpırtılı sularına bakıyor. Santralistanbul’daki Otto, mimarisi ve sıradışı dekoruyla epeydir herkesin dilinde zaten. Menüsünde de aynı deneysellik sürüyor üstelik. Elgiz Güncel Sanat Müzesi’nin cafesinin de Otto’dan kalır yanı yok. Pera Müzesi’nin ise girişte solda gayet ciddi ve ağırbaşlı bir cafesi mevcut. Binanın eskiden otel olduğunu ele veren bir cafe bu.


Deniz Ilgın

Raillife/ Ağustos 2008

12 Temmuz 2008 Cumartesi

Aşk yaş haddinden emekli olmaz

Etilerdeki Emekli Sandığı Dinlenme ve Bakım Evi ‘nde yaşayan Gülay Aygen ve Mahmut Merdan bugün evleniyor. 73 yaşındaki Mahmut Bey görür görmez çok beğendiği 65 yaşındaki Gülay Hanım’a ettiği dualar neticesinde kavuştuğunu düşünüyor. Bu enteresan aşk hikayesine biz şahit olduk, siz de olun istedik...

Aşk gökten zembille iner, evet. Yeri ve zamanı hiç mühim değil. Ve de yaşı... Yaş haddinden emekli olmaya hiç niyeti olmayan aşk, Etiler’deki Emekli Sandığı Dinlenme ve Bakım Evi’nin B Blok’una indi geçtiğimiz günlerde. 73 yaşındaki Mahmut Merdan ile 65’indeki Gülay Aygen’in üzerine. İki ay önce nişanlanan çiftin nikâhı bugün saat 14.00’te tanıştıkları o yerde…

Hikâye şöyle: Mahmut Bey B Blok’a gelir gelmez fark etmiş Gülay Hanım’ı. İzlemiş bir müddet uzaktan. Özgüvenin karneyle verildiği zamanlarda yetişmiş olsa da, toplamış cesaretini ve 85 yaşındaki bir ortak arkadaşa açmış derdini; "Ben Gülay Hanım’la evlenmek istiyorum. Bir konuşsanız…" şeklinde gayet de ciddi ciddi. Ortak arkadaş, ki Gülen ismi, "Kabul edeceğini sanmam Mahmut Bey’ciğim." demiş ve eklemiş: "Zira Gülay, bu yaşına dek hiç evlenmedi…"

Gülay Hanım’ın ilk tepkisi zaten dünden belli: "Bu yaştan sonra mı, yok artık daha neler…" Mahmut Bey ise üç vakti camide kılan ve umudunu duaya bağlayan bir hacı. Gönülden isterse olacağından emin, bir daha gitmiş ortak arkadaşa ve demiş ki: "Dua ettim ben, bir kez daha söyleseniz, bir daha düşünse Gülay Hanım…" Ortak arkadaş bakmış bu iş uzayacak, kendi zaten 85’inde "İyisi mi siz kendiniz söyleyin Mahmut Bey..." diyerek onları bir araya getirmiş ve kenara çekilmiş.

Televizyon odasında tanışmışlar. Mahmut Bey kendini anlatmış ilkin: "Emekli edebiyat öğretmeniyim. Çok şükür iyi durumum. Çocukların başları bağlı. Hanım vefat etti 10 sene önce. Evlenmek filan da yoktu öyle niyetimde. Fakat sizi görünce nasıl desem tuhaf işte… Sanırım âşık oldum ben size."

Gülay Hanım ne desin bunun üzerine? Bebek yoluna inip yürümüşler beraberce. Gün güne eklenmiş böyle böyle. Bakmışlar ki pek seviyorlar yürümeyi. Öyle hemen değil ama yürüyüşler yaparken ikna olmuş Gülay Hanım. Mahmut Bey’in duası kapıların açık olduğu bir ana denk gelmiş olmalı...

***

65 yaşına kadar hiç evlenmedi

Gülay Hanım, tam bir İstanbul Hanımefendisi. Üstelik güzelinden. Tatbiki Güzel Sanatlar Seramik mezunu. Bahariye’deki küçük atölyesinde sipariş, sergi, kurs diye çalışmış tam 30 sene. Çok isteyeni olmuş elbette. Özellikle gençliğinde. Neden evlenmediğine gelince, ilk başta idealistlikten. Seramik yapayım, bir yerlere geleyim, kariyer filan derken geçmiş ilk gençlik. Sonra ailevi sorumluluklar yüklenmiş üzerine. Babası vefat edip de annesi hastalanınca evin yükü ona kalmış. Ardından ağabeyinin hastalığı gelmiş, o vakitten sonra da niyetlenmemiş pek bir şeye.

Gökten zembille inen aşka gelince… Gençliğinde inmemiş Gülay Hanım’ın üzerine. Ufak tefek sempati duydukları, takıldıkları olmuş ama sayılmazmış onlar da. Cesaret edememiş hiç evlenmeye. Bir de tabii etraftaki şanssız evlilik ve telef olan çocukları gördükçe… Pişman olmuş mu peki? Özellikle 30’undan sonra geç kalmışlığın hüznü çökmüş mü üzerine? Yok, ağaçlara çaput bile bağlamamış hiç ömründe. Farkında olmadan güvenmiş hayata. Hayat da yaşamadığı hiçbir şeyi çelme yapıp takmamış onun ayağına. Yalnız ve güzel yaşayıp gelmiş bugünlere.

"Şimdi peki…" diye başlayan açık uçlu sorumuzu "Pek âşık değilim. Bir de ben biraz tutucuyum. Öyle âşık filan olmuyorum." şeklinde cevaplıyor Gülay Hanım. Arkadan gelen ‘ama’nın peşine de "Mahmut Bey iyi niyetli bir insan. Kötü laf hiç çıkmıyor ağzından. Sakin ve terbiyeli. İçime sindi. Mutluyum. Ne bileyim…" gibi cümleleri takıyor.

Bir iki ‘ama’ da bizden… Ama sanki Alice Harikalar Diyarında Gülay Hanım. Evlenmek için şart koştuğu kalbindeki huzuru 65 yaşında bulmuş hatta. Ve kendisi her ne kadar "Aşk sayılmaz pek benimkisi" dese de, Mahmut Bey’i anlatırken hızlı hızlı kırpışan kirpikleri ele veriyor olan biteni.

Mahmut Bey’inse kirpiklerini izlemeye lüzum yok, her şey zaten dilinde. Onun cümleleri hiç ‘ama’sız haliyle: "Aklımda izdivaç yoktu, bugüne kadar düşünmemiştim bile. Gülay Hanım’ı görünce ise nasıl desem… İkinci bahar gibi. Bir de o çok mükemmel biri. Kıymetini bilmeli."

Mahmut Bey, Bolu doğumlu 73 yaşında emekli bir edebiyat öğretmeni. Üç kızı, bir oğlu ve bir sürü torunu var. Çocuklar ve torunlar da pek sevmişler Gülay Hanım’ı. Hatta torunlar ‘Gülay anneanne’ diye peşinde. Hal böyle olunca kuyumcudan alyansları almışlar hemen. Mayıs sonunda kendi aralarında bir de küçük nişan yapmışlar.

İkisi de birer maaşından olacak

Arkadaş, akraba, eş, dost pek sevinçli. Yalnız "ne gerek vardı?" diyen de çok. Şöyle ki, ikisinin de maaşları kesilecek şimdi. Biri baba maaşından, biri de eş maaşından olacak. "Nikâh yapmayabilirdik; ama evlenmeden birlikte yaşamak da pek ters geldi bize." diyor Gülay Hanım. Mahmut Bey de ekliyor: "Devleti dolandırmak yakışır mı bize? Haram zati." Şimdiden sonra iki kişilik hayatlarında şekere tansiyonu, tansiyona guatrı, ona da bel fıtığını ekleyip yaşayıp gidecekler tıngır mıngır. Bugün saat 14.00’te Etiler’deki dinlenme evinde kıyılacak nikâhları. Biz istedik ki şöyle gelin damat pozu versinler. Ama giymediler kıyafetlerini. Uğursuzluk sayılırmış, neme lazım. Fakat nikâha geleceklere hatırlatalım, çiçeği, bu yazıyı yazana atacak gelin hanım.

Deniz Ilgın

12 Temmuz 2008/Zaman Cumaertesi

5 Temmuz 2008 Cumartesi

Bienal’in idaresi hep gençlere emanet

Uluslararası İstanbul Bienali’nin genç direktörü Çelenk Bafra ayrıldı, yerine bir başka genç isim Bige Örer geldi. Güncel sanat ortamında kiritik bir görevi üstlenen bu iki ‘yönetici’ ‘nereden gelip’, ‘nereye gidiyor’ diye araştırdık.

İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın düzenlediği festivaller arasında belki de uluslararası alanda en çok ilgi çekeni İstanbul Bienali. Malum, Bienal’i her defasında uluslararası alanda tanınmış bir küratör hazırlıyor. Küratör etkinliğin sanat yönetimini üstlenirken idari sorumluluk tüm diğer festivallerde olduğu gibi direktörün omuzlarında. Bienal direktörünün görevi; bienallerin sürekliliğini ve kurumsallığını sağlamak, küratörlere projesini gerçekleştirecek imkanlar sunmak ve tabii bütçeyi yönetmek. Bugüne kadar üç direktör değiştirdi Bienal. Fulya Erdemci, Emre Baykal ve Çelenk Bafra.

Direktör, sonra küratör

Bafra’nın yerine bu görevi geçtiğimiz günlerde genç bir isim Bige Örer üstlendi. Fulya Erdemci ve Emre Baykal, Bienal’den ayrıldıktan sonra güncel sanat ortamında bağımsız küratörler olarak çalışmalarını sürdüler. Bu bir gelenkse güncel sanat ortamı iki önemli aktör daha kazandı diye düşünerek, giden ve gelen direktörlerle konuştuk. Nereden gelip, nereye gittiklerini anlatalım istedik.

***

Bige Örer, ‘nereden geliyor?’

‘Büyüyünce festivalci olucam’

Bige Örer, daha önce sinema festivali ve Bienal için çalışmış.

Yeni bienal direktörünün Bige Örer olduğu haberini, kültür sanat sayfalarında okuduk geçtiğimiz günlerde. O da okudu, zira ziyaretine gittiğimizde bir sürü gazete kupürü duruyordu derli toplu masasında. 1977 doğumlu Örer’in Marmara Üniversitesi Fransızca Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi mezunu olduğunu ve birinci yüksek lisansını Toulouse Üniversitesi’nde İletişim Yönetimi üzerine, ikincisini de Toulouse Mirail Üniversitesi’nde Sosyoloji bölümünde yaptığını o kupürlerden biliyorduk zaten. Ya dahası?

Dahası, ilk gençliğe kadar uzanan bir süreç. O zamandan beri sıradan bir sanat izleyicisi sayılmazmış Örer. Söz konusu olan ‘Büyüyünce ne olacaksın?’ sorusuna verilen ‘yönetmen ya da festivalci’ cevabı... Hocalarının ‘elle tutulur bir bölümde okuma’ konusundaki ısrarıyla kendini, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetiminde bulmuş gerçi.

İlk hedef sinema

Radyo-Televizyon Bölümü, üniversite tercih formunun alt sıralarında tarihin tozlu sayfalarına karışıp giderken o, Prof. Dr. Füsun Üstel’den aldığı ‘Kültür Politikaları’ dersiyle avutmuş kendini. Türkiye kültür-sanat hayatının problemlerini inceleyen kapsamlı araştırmalarını asla tamamlayamamış olsalar da sınıfça, pek çoğu, ki biri Özlem Ece, bu alandaki aktörler arasında yerlerini çoktan aldı bile.

Bu yer alma süreci Örer için biraz karışık işlemiş aslında. Yönetmenlikle yola çıkıp, pek çok müzik enstrümanını denedikten ve metal alerjisini fark ettikten sonra plastik sanatlara çevirmiş rotasını. Bienalle ilk tanışma ise 1995’te Rene Block küratörlüğündeki 4. Bienal ile... Anlamaya çalıştığı bu farklı dünya hoşuna gitmiş olmalı ki, sonrasında kaçırmamış hiçbir bienali.

2000’de mezun olup iki ayrı yüksek lisansı arka arkaya yapan Örer, işte tam o vakit durup soluklanmış. Nerede çalışabilirim dediğinde sadece İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı (İKSV) gelmiş aklına. 2003 başında bienale başvursa da, film festivali bünyesinde başlamış işe. Vakıfla ilk tanışması da yıllar yıllar önce film festivaliyle değil miydi zaten? Orta birden itibaren her nisan; broşürlerin çıkışını bekleyip rezervasyon kartonları doldur, sonra okul kırma planlarıyla uğraşıp 30 kadar filmi öğrenci bütçene sığdır; günün birinde hayat seni festivalin içine atıversin. Kaderin cilvesi işte...

Bir de fedakarlık tabii. Çünkü Örer; şu kadar maaş, bu kadar izin gibi hesapları bir kenara itip işten ne denli keyif aldığını düşünmüş sadece. Festivalin ardından bienalde video işlerinin koordinasyonunu yaptıktan sonra, pek çok dönemsel vakıf çalışanı gibi o da temelli kalmış İKSV’de. Sponsorluk departmanındaki görevini, bienalin uluslararası ilişkiler koordinasyonunu sağlamak izlemiş.

Artık direktör; dört bir yanını kavramsal çerçeve, mekansal çalışmalar, küratörlerin araştırma gezileri, sanatçı seçilmesi için geziler, organizasyon ve programlama sarmış. Ama hiç şikayetçi değil o, hatta şanslı sayıyor kendini. Yönetmen değilse de ‘festivalci’ olduğu için...

***

Çelenk Bafra, ‘nereye gidiyor?’

‘Plan yok, okumaya devam’

Bafra, Fransa’daki sergilerin koordinatörü oldu.

Yolu 2001’de, henüz üniversite öğrencisiyken İKSV ile kesişen Çelenk Bafra’yı 2004’ten bu yana bienal direktörü olarak tanıyorduk. Şimdiki görevi, Fransa’da Türkiye mevsiminin güncel sanat etkinliklerinin artistik koordinasyonunu yürütmek, yarı zamanlı olarak.

Bir cümleye ‘yarı zamanlı’ ifadesi dahilse eğer; cümlenin öznesi, başka şeylere zaman ayırmak istiyordur genelde. Bu defa da öyle. Bafra, kendisi istemiş direktörlüğü bırakmayı. ‘Çünkü’sü şöyle: “Daha artistik kararlar alabileceğim ve bu kadar yoğun çalışmayacağım, kendi projelerimi yapabileceğim, eğitimime devam edebileceğim zaman ve imkana ihtiyacım var.” 30 gibi gencecik bir yaşta, dört yıl bienal direktörlüğü yapmış biri Çelenk Bafra, ama öyle 5 yıllık, 10 yıllık kalkınma planları yapan biri değil... Yapmaya da yok hiç niyeti. Hatta bu yaklaşıma da biraz tepkili: “İnsan işten ayrılınca illa daha iyi bir planı ve alternatifi mi olmalı? Ah şu kapitalist toplum...”

O malum ‘çünkü’ cümlesinde geçen artistik kararlar alma meselesinin üzerine gidip, selefleri Fulya Erdemci ve Emre Baykal’ın küratörlükle yola devam ettiklerini hatırlattığımızda “Küçük küçük bir takım projeler yapabilirim ve hatta yapacağım. Bunlara birisi, sonradan küratörlük der; o ayrı. Ama bence küratörlük için erken...” diyor Bafra. Hayatını küratör olarak sürdürmektense öncelikle okuma, araştırma ve eğitimine devam etmek istiyor. Sonrası bir sürü belki... Belki yurtdışına gider, belki okuma ve araştırmalarla yetinir, belki güncel sanat ve kültür alanında başka projeler geliştirir... Kesin olan tek şey daha az yoğunluk istediği.

Fransa’da Türkiye mevsimi Temmuz 2009’dan Mart 2010’a kadar sürecek. Bu süreçte Centre Pompidio’da Türkiyeli bir video programı ile Paris Güzel Sanatlar Akademisi’nde Türkiyeli bir sergi olacak. Sadece İstanbul’dan değil, Türkiye’nin pek çok kentinden projeler taşımak istiyor dünyaya Bafra...

Sanatla haşır neşir

Gelecek güzel ve belirsiz olsa da geçmiş net. Çelenk Bafra, Galatasaray Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler 2002 mezunu ve sanatsever bir ailenin mensubu. Küçüklüğünden beri sergilere ve sanat eserlerine aşina. Eğitimi boyunca sanat siyaset ilişkisine yoğunlaşmış hatta. Plastik sanatlar hep varmış aklında. O dönemde sanat yönetimi diye bir bölüm olsaymış ona girermiş belki.

Bafra’nın bienalle ilk karşılaşması ise 1995’te, Rene Block’un Orient-ation temalı sergisiyle. O günlerde Fluxus sergisinden çok etkilenmiş ve hatta ‘güncel sanat diye bir şey varmış, ne kadar farklıymış’ diye anlatmış arkadaşlarına heyecanla. Bir de araştırmalar yapmaya başlamış kendince. O günkü araştırmaların bienal direktörlüğüne giden yolda etkisi olsa gerek. Şimdiden sonra, Bafra yine araştırmalara dalacağına göre, gelecekte daha büyük ‘belki’lerle çıkabilir karşımıza. Belki...

Jülide Karahan

5 Temmuz 2008/Radikal