"Bugün için sözcükleri taze tutmak istiyorum/ silahların başında işbırakımına gidileceği gün için/ sözcükler meçhul kalsın istiyorum, o işten kazanılan ekmeğin/ küfleneceği gün için, yeryüzünde büyük kapılardan/ dilsiz bir kalabalığın çıkacağı gün için./ O anarşist gün için vermek istiyorum kavgamı/ beyinlerde ve yüreklerde düzenin kurulacağı/ herkesin kötülüğe olan katkısından yakınacağı..."
Avusturyalı şair ve yazar Ingeborg Bachmann, 1973'te Roma'daki evinde çıkan yangında ağır yaralanarak hayatını kaybettiğinde, geriye 2400 sayfalık yarım kalmış metin bırakmıştı. Avusturya Ulusal Kitaplığı'nda bulunan ve yüzlerce Alman filolog tarafından incelenen metinlerden biri de Bertha von Suttner'in savaş karşıtı romanı "Silahlar İnsin"in başlığını taşıyan bu şiirdi. Yaşamı boyunca savaş karşıtlığını savunan, insanın incinmişliğinden dem vuran Ingeborg Bachmann; ölümünden 32 yıl sonra ülkemize konuk oldu. "Bir Usta Bir Dünya" konsepti ve "Savaşa Karşı Yazmak / Ingeborg Bahchmann 1926-1973" başlığıyla Yapı Kredi Kültür Merkezi Sermet Çifter Salonu'nda açılan sergi, yukarıdaki şiir gibi yayınlanmamış metinlerin yanı sıra, şairin annesi Olga Bachmann'ın muhafaza ettiği günceden parçaları ve aile albümünden fotoğrafları içeriyor. 2003'ten bu yana birçok Avrupa başkentini dolaşan sergi, hem şairi yeniden edebiyatın gündemine taşıyor hem de Bachmann'ın hatırasından yola çıkarak savaş karşıtlığı; yok edilen, incitilen insanlık onuru üzerine düşünmemizi sağlıyor. Yazarın politik angajmanı ile savaşa ve yıkıma karşı yılmak bilmez yazma eylemi üzerinde odaklanan proje, onun dünyasına ve yapıtlarına geniş bir pencere açıyor.
Savaş, 1926'da Avusturya'nın Klagenfurt kentinde doğan Bachmann'ın hayatına ve sanatına çok erken girmiş. Şair, "Bütün çocukluğumu yıkmış olan çok belli bir an var. Hitler'in birliklerinin Klafenfurt'a girişi. O denli korkunç bir olaydı ki bu, anılarım o günle birlikte başladı: Belki daha sonra asla yaşamadığım şiddette, çok erken gelmiş bir acıyla... Duyumsanabilen o korkunç vahşilik, haykırmalar, marşlar ve yürüyüşler -ölüm karşısında duyduğum ilk korku- o zaman uyandı." diyor Gerda Bödefeld ile yaptığı bir söyleşide (24 Aralık 1971). Serginin küratörü Helga Pocheim'in vurguladığı gibi Bachmann, savaşın kurbanı olmadığı, kendi etinde bir savaş yaşamadığı halde empati kurarak yazıyor yıkımı. "Savaş ilan edilmiyor artık / sürdürülüyor. İnanılmaz olan / Sıradanlığa dönüştü...." derken, günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası olan ve insanların iç dünyalarını yıkan bir savaştan bahsediyor. Bu olumsuz vurgulara rağmen Rilke'nin "İnsan dilemeyi elden bırakmamalı" öğüdünü tutarak umuda sarılıyor. "Gerçekte inandığım bir şey var ve ben buna 'bir gün gelecek' diyorum. Ve özlemini çektiğim şey, bir gün gelecek. Evet, belki de gelmeyecek, çünkü onu hep yıktılar, binlerce yıldır yıktılar. Gelmeyecek ama, ben yine de inanıyorum geleceğine. Çünkü eğer inanmazsam yazamam." diyor, ölümünden birkaç ay önce, 1973 haziranında, kendisiyle ilgili bir film yapan Gerda Haller'e. Savaş karşıtlığı, bir tema değil Bachmann'da, bütün yaşamının anlamı adeta. Bu yüzden, kendi sesi ve görüntüsüyle izleme imkanı bulduğumuz 24 dakikalık belgeselde onun, "Faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz, terörle de başlamaz. Faşizm, insanlar arasındaki ilişkide başlar, iki insan arasındaki ilişkide...ve ben hep anlatmak istedim ki savaş ve barış yoktur, hep savaş vardır." demesine şaşırmamak gerek.
Bir sergi, bütün bu yorumları nasıl iletebilir? Yazarın daktilosu ya da bir tutam saçı gibi otantik objelere gerek duymuyor; ama yoğunluk ve duygusallıktan da feragat etmiyor sergi. Yedi kronolojik grup; biyografi, zamansal arkaplan ve eserleri somut olarak algılanabilir biçimde birbirine bağlarken bunu sadece fotoğraflar ve metinlerle başarmış. Ziyaretçilere durmak, okumak, izlemek ve Bachmann'ın sesine kulak vermek düşüyor sadece. Bunun için, 9 Ocak'a kadar vakit var.
'Bachmann güçlü bir kadın'
Serginin küratörü Alman dilbilimci Helga Pocheim, Bachmann'ı şöyle anlatıyor: "Bachmann'ın bazı ifadelerinden, içindeki diğer kişiyle savaş halinde olduğu çıkarılabilir. Savaş sonrası yıkıntıların sürdüğü bir ülkede insanlar savaş kelimesini bile duymak istemezken, Bachmann'ın savaş sözcükleri içsel savaşa yorulmaya çalışılmış. O, savaşı teorik ya da literal yazmıyor sadece. Siyasal olarak aktif, siyasi angajmanın içinde, yok ediciliğe karşı. Kırılmış, mahvolmuş biri değil. Ortalama olmayan ve huzuru seçmeyen bir insan o. Akıl, kalp ve kadın birleşince zor ve çelişkili olmaktan başka çaresi olmuyor insanın."
Ingeborg Bachmann'ın Türkçe'deki eserleri
Toplu Şiirler, YKY
Otuzuncu Yaş, YKY
Malina, YKY
Radyo Oyunları, YKY
Frankfurt Dersleri, Bağlam Yayınları
Rengin Ege
14 Aralık 2005/Zaman
14 Aralık 2005 Çarşamba
10 Aralık 2005 Cumartesi
'Bizi yalnız mizah ayakta tutar!'
"Hey, biraz buraya bakar mısınız; durup beni dinler misiniz? Söyleyecek şeylerim var.
Ben çok önemli bir şeyin görgü tanığıyım, hayatın!" diye sesleniyor dünyanın yaşayan en önemli ressamları arasında gösterilen Antonio Segui. 1934'te Arjantin Córdoba'da doğan ve 1963'ten beri Paris'te yaşayan Segui, 11 Aralık'a kadar sürecek Artİstanbul'un en dikkat çekici isimlerinden biri. Sanatçı, 6 eseriyle fuarda, 13 eseriyle de Nişantaşı Dirimart'ta karşılıyor sanatseverleri. Hayatta kalmanın tek yolunun mizah duygusundan ve kendi kendini alaya almaktan geçtiğini fark eden ressama göre bu, yaşamda ve sanatta "... bizi kurtaracak tek şey". Antonio Segui'nin eserlerine bir bütün olarak baktığınızda kim bilir neler bulacaksınız? Birbirine benzeyen köşeli ve ifadesiz yüzlü insancıklar, acele içinde koşturadursun, farklı görüntülerin bir şartla, samimi olmak şartıyla, çekici olduğunu hatırlayacaksınız bu üretim karmaşası içinde. Pop-art'ın üst sıralarında yerini almış olan Segui, genel geçer kuralları kabullenmeyerek hayal gücünü ve kendisi için resim yapma keyfi anlamına gelen 'özgürlüğü' seçmiş. Tuvalin dört kenarının sınırları içinde oluşturduğu dünyada, hareketler asılı ve donuk olsa da insan figürleri, hapsedilmiş balıklar misali amaçsızca telaşlı ve kıpırtılı. İlk başta gülümseten, insanı neşelendiren eserler, aslında tuzaklarla ve tehlikelerle dolu. Dikkatli bakıldığında bir kâbusu andırdığı bile söylenebilir. Antonio Segui ile yolda, bir yere geç kalmış koşuştururken değil; ama galeride karşılaştık, söyleştik...
İstanbul'a ilk gelişiniz mi?
Evet, ve sadece iki günüm var. Yaşıyor olursam ikinci bir şansım daha olur bakarsın.
Resim ve plastik sanatlar açısından çok hareketli bir zamanda geldiniz İstanbul'a. Picasso (Sakıp Sabancı Müzesi), Jean Dubuffet (Pera Müzesi) hatta Louise Bourgeois'u (İstanbul Modern) görebilirsiniz.
Yok, sergileri değil, İstanbul'u görmek istiyorum. Picasso'yu da, eserlerini de görmüştüm zaten. Jean Dubuffet arkadaşımdı. Aynı galerilerde çalışmıştık Paris'te. Uzun zamandır tanıyorum ve bütün eserlerini biliyorum. O çok iyidir, sen görmediysen gidip gör. Bana gelince nereye gitmemi önerirsin. Boğaz'dan başka, orayı dün gece gördüm.
Eserlerinize, figürlerinize, insancıklarınıza gelelim... Çizgi film izliyormuş gibi bir hisse kapılıyor insan ilk anda, eğlenceli; ama bakmayı sürdürünce kafamız karışıyor...
Her zaman demişimdir, benim çalışmalarım çocukluğumun yansıması; imajlar çocukluğumdan geliyor. Bazen numaralar koyarım hatta. İnsan yaşlandıkça çocuklaşır ya... Bu figürler, çevresiyle anlaşmazlık halinde, uyumsuz; fakat modern şehir yaşamına esir olmuş insanlar olarak yorumlanabilir. Eğlenceye gelince, oyunu seviyorum. Oyun oynayan; ama oyunu ciddiye alan biriyim. Önce kendimi sonra başkalarını neşelendireyim, diyorum. Umutsuzca kaçan karakterler, tüketim toplumu ve anlamsızca süren günlük hayat... Ne yapıyoruz, kalabalıktayız, amaçsızca gidip geliyoruz.
Eserlerinizde bir karmaşa, bir telaş, bir korku var. Neden insanlar sanki hep geç kalmış bir yerlere?
Çünkü yaşam böyle. Benim, senin yaşamın böyle. İletişim kurmuyoruz. Akıp geçiyoruz her şeyin yanından öylece. Bakmıyoruz. Makine gibi, robot gibi yaşıyoruz. Ben yolcuyum. Yoldan geçenleri izlerim. Güzel bir film izler gibi, Vittorio de Sica'nın Miracle a Milan'ını izler gibi.
Neden figürlerden çok azı kadın?
Dedim ya, çocukluk yıllarımdan esinleniyorum, benim çocukluğumda kadınlar fazla dışarı çıkmazdı. Şehirler, sokaklar erkeklerden oluşurdu. Resimlerde gördüğün tek tük kadın figürleri de risk almayı sevenler, gizlice kaçıp çıkanlar.
Jülide Karahan
10 Aralık 2005/Zaman
Ben çok önemli bir şeyin görgü tanığıyım, hayatın!" diye sesleniyor dünyanın yaşayan en önemli ressamları arasında gösterilen Antonio Segui. 1934'te Arjantin Córdoba'da doğan ve 1963'ten beri Paris'te yaşayan Segui, 11 Aralık'a kadar sürecek Artİstanbul'un en dikkat çekici isimlerinden biri. Sanatçı, 6 eseriyle fuarda, 13 eseriyle de Nişantaşı Dirimart'ta karşılıyor sanatseverleri. Hayatta kalmanın tek yolunun mizah duygusundan ve kendi kendini alaya almaktan geçtiğini fark eden ressama göre bu, yaşamda ve sanatta "... bizi kurtaracak tek şey". Antonio Segui'nin eserlerine bir bütün olarak baktığınızda kim bilir neler bulacaksınız? Birbirine benzeyen köşeli ve ifadesiz yüzlü insancıklar, acele içinde koşturadursun, farklı görüntülerin bir şartla, samimi olmak şartıyla, çekici olduğunu hatırlayacaksınız bu üretim karmaşası içinde. Pop-art'ın üst sıralarında yerini almış olan Segui, genel geçer kuralları kabullenmeyerek hayal gücünü ve kendisi için resim yapma keyfi anlamına gelen 'özgürlüğü' seçmiş. Tuvalin dört kenarının sınırları içinde oluşturduğu dünyada, hareketler asılı ve donuk olsa da insan figürleri, hapsedilmiş balıklar misali amaçsızca telaşlı ve kıpırtılı. İlk başta gülümseten, insanı neşelendiren eserler, aslında tuzaklarla ve tehlikelerle dolu. Dikkatli bakıldığında bir kâbusu andırdığı bile söylenebilir. Antonio Segui ile yolda, bir yere geç kalmış koşuştururken değil; ama galeride karşılaştık, söyleştik...
İstanbul'a ilk gelişiniz mi?
Evet, ve sadece iki günüm var. Yaşıyor olursam ikinci bir şansım daha olur bakarsın.
Resim ve plastik sanatlar açısından çok hareketli bir zamanda geldiniz İstanbul'a. Picasso (Sakıp Sabancı Müzesi), Jean Dubuffet (Pera Müzesi) hatta Louise Bourgeois'u (İstanbul Modern) görebilirsiniz.
Yok, sergileri değil, İstanbul'u görmek istiyorum. Picasso'yu da, eserlerini de görmüştüm zaten. Jean Dubuffet arkadaşımdı. Aynı galerilerde çalışmıştık Paris'te. Uzun zamandır tanıyorum ve bütün eserlerini biliyorum. O çok iyidir, sen görmediysen gidip gör. Bana gelince nereye gitmemi önerirsin. Boğaz'dan başka, orayı dün gece gördüm.
Eserlerinize, figürlerinize, insancıklarınıza gelelim... Çizgi film izliyormuş gibi bir hisse kapılıyor insan ilk anda, eğlenceli; ama bakmayı sürdürünce kafamız karışıyor...
Her zaman demişimdir, benim çalışmalarım çocukluğumun yansıması; imajlar çocukluğumdan geliyor. Bazen numaralar koyarım hatta. İnsan yaşlandıkça çocuklaşır ya... Bu figürler, çevresiyle anlaşmazlık halinde, uyumsuz; fakat modern şehir yaşamına esir olmuş insanlar olarak yorumlanabilir. Eğlenceye gelince, oyunu seviyorum. Oyun oynayan; ama oyunu ciddiye alan biriyim. Önce kendimi sonra başkalarını neşelendireyim, diyorum. Umutsuzca kaçan karakterler, tüketim toplumu ve anlamsızca süren günlük hayat... Ne yapıyoruz, kalabalıktayız, amaçsızca gidip geliyoruz.
Eserlerinizde bir karmaşa, bir telaş, bir korku var. Neden insanlar sanki hep geç kalmış bir yerlere?
Çünkü yaşam böyle. Benim, senin yaşamın böyle. İletişim kurmuyoruz. Akıp geçiyoruz her şeyin yanından öylece. Bakmıyoruz. Makine gibi, robot gibi yaşıyoruz. Ben yolcuyum. Yoldan geçenleri izlerim. Güzel bir film izler gibi, Vittorio de Sica'nın Miracle a Milan'ını izler gibi.
Neden figürlerden çok azı kadın?
Dedim ya, çocukluk yıllarımdan esinleniyorum, benim çocukluğumda kadınlar fazla dışarı çıkmazdı. Şehirler, sokaklar erkeklerden oluşurdu. Resimlerde gördüğün tek tük kadın figürleri de risk almayı sevenler, gizlice kaçıp çıkanlar.
Jülide Karahan
10 Aralık 2005/Zaman
24 Kasım 2005 Perşembe
'Picasso, dünyaya bakışımı değiştirdi'
Yağmurlu bir İstanbul sabahında, bu saatlerde dışarı çıkmaya alışık olmayan pek çok insan, Picasso'nun eserlerini görecek olmanın heyecanıyla düşmüştü yollara.
"Picasso İstanbul'da" sergisi, kapılarını bugün halka açıyor olsa da, dün gün boyu önemli konukları ağırladı. Aralarında iş, sanat, basın, spor ve siyaset dünyasından pek çok kimsenin bulunduğu tanınmış isimler, Picasso'nun eserlerini ilk günden görmenin ayrıcalığına ermek için yağmur çamur demeden çıkıp gelmişti. Konukları 'bir düğün sahibi telaşı ve mutluluğu içindeki' Güler Sabancı ve Müze Müdürü Nazan Ölçer karşıladı. Sakıp Sabancı Müzesi'nin giriş salonunda sergiyi gezmeyi bekleyen mahmur gözler, birbirini selamlayadururken biz, Picasso'nun fotoğrafını çekmiş Ara Güler Usta'nın gelmesini bekledik iki kat heyecanla. Çünkü sergiyi onunla gezmeyi planlamıştık. Usta gelip de sergiyi gezmeye başladığımızda duvardaki bibliyografiden çok daha fazlasını öğrendik. "Ben pek anlayamadım bu işleri." diyen dostlarına, "Ben de anlamıyorum, zararı yok. Anlamadığımız için mühim zaten. Herkes anlasa bu kadar mühim olmazdı." diyen Ara Güler; "anlamadıklarını" anlattı bize. "Picasso'ya klasik bir soru sorulmaz; 'Sanat hakkında ne düşünüyorsunuz?' gibi büyük bir laf edilmez." diye söze başlayan Güler'e, 4 gün şatosunda kaldığı, iltifatına mazhar olduğu ve pek çok unutulmaz fotoğrafını çektiği Picasso'yu sorduk. Üstelik oldukça klasik bir soruyla başlayarak...
Picasso kimdir sizin için?
Ben, bir sürü önemli adamın fotoğrafını çektim. Konuştuğum en mühim insan, yaşadığım en ayrıcalıklı 4 gündü onunla geçen zamanım. Beni aydınlattı. Birçok şeyin farkında değildim. Ya da farkındaydım; ama bir insanın bu kadar rahat olması olacak şey değil. Kati surette hiçbir şey umurunda değil adamın. Beğenilsin beğenilmesin, bakılsın bakılmasın, umurunda değil. Ben çizerim, diyor; isteyen bakar istemeyen bakmaz diyor. Böyle bir adamdı, aşmıştı her şeyi. Hiçbir titre dayanmadan meşhur olmuş bir adamdır Picasso; bir köylü çocuğudur. Bir dünyayı yıkıp yerine yeni bir perspektif getirdi. Sadece resim çizmeyle sınırlayamayız onun insanlığa katkılarını. Yeni bir felsefe; görsel olarak insanlığa yeni bir bakış kazandırdı. Bir fotoğraf makinesiyle ne yapsanız bunlar kopyadır. Tabiatı, ağacı, vapuru çizmek de röprodüksiyon sayılır. Hayatın röprodüksiyonudur bunlar. Hayatı tuvale geçirmeyi yıktı o, kafasının içindeki dünyayı aktardı. İnsan beynini yıktı. Bilinen, alışılan her şeyi sıfırladı.
1971 yılında, Picasso'nun evinde, dört günlük bir fotoğraf çalışması yaptınız. İlk karşılaşmanız nasıl oldu?
Arkadaşı Albert Skira götürdü beni Picasso'ya. Cenevre'de Skira yayınevi patronu. Picasso kabul etti dedi. 90 yaşındaydı. Tarih 20 Nisan 1971 Salı. Onda 90 yıllık bir birikim bende bir Leica. Bir dünya kapandı, bir dünya açlıdı. Cannes'ın 9 km. kuzeyinde tepelerin arasına sıkışmış bir şatosu vardı. Şatosunda, kapıda karşılaştık. "Şimdi en çok korktuğum yere, dişçiye gidiyorum, birazdan geleceğim sen burada otur bekle." dedi. Biz misafire diyebilir miyiz böyle. Beni takacağı yoktu tabii.
Dünyasının kapılarını araladı mı size?
Sevdi galiba beni. "Niye bu kadar çok çekiyorsun resmimi? Ben de senin bir resmini yapayım bari." dedi. Dünyanın en büyük ressamı, beni çizecek, düşünebiliyor musunuz? 90 yaşındaydı. Unutur şimdi, dedim. Hemen kağıt bulmak lazımdı. Kocaman odada boş bir kağıt arıyorum, bulamıyorum. Kağıt bulamazsam çizemeyecek, belki de sonra unutacak. Baktım, köşede yığınla kitap var. Dedim, kitapların birinci sayfası boş olur. Çizdireyim, orayı keserim... Kitaplardan birini aldım ve verdim eline. Başladı çizmeye. Sen Cezanne'e benziyorsun dedi, beni çizeceğine kafasındaki Cezanne'i çizdi. Altına da "Ara Güller'e..." deyip imzaladı.
Nerede şimdi o resim?
Evde, evimde. İmzaladı, tarih attı. Kitaba baktım. Kitap da antika. Kitaptan sadece 50 tane basılmış. Norman Grantz diye bir koleksiyoncunun Picasso'dan satın aldığı resimleri içeren bir kitap. Kitaba bir şey olmasın diye kesemedim de. Kaldı mı resim içerde! Felaket bir olay... Ne yaptım? Reprodüksiyon yaptırdım. Duvarda asılan reprodüksiyondur. Çalmak isteyen onu çalar. Orijinali kitabın içinde. Kitap da sarılı sarmalı evde.
İlk ne zaman 'Ben Picasso'yu çekmeliyim' dediniz?
Ben herkesi çekmek istiyordum. Bir gün jeton düştü. 'Lüzumsuz politikacıları çekeceğime mühim adamları çekeyim.' dedim. Peşlerine düştüm. Bazılarını çektim, bazılarını çekemedim.
O dört günden sonra kendisiyle başka diyoloğunuz oldu mu?
Çektiğim resimleri götürdüm. Bir kez daha görüştük.
Yıllar sonra Picasso ile İstanbul'da yeniden karşılaşmak nasıl bir duygu?
Hiçbir şey hissetmedim. Sen ne diyorsun? Biz, bunlar gibi yüzlerce tabloyu, onun şatosunda kitap için resim çekerken elden geçirdik. Bu fenadır, bunu çekmeyelim dediği şey, 400 bin dolardır.
Yani buradakiler, denizde bir damla mı?
Ben, bütün Picasso'ları görmüşümdür. 1956'da, Louvre'da açılan retrospektif sergiyi gezdim. Ama ondan sonra da yaptı bir sürü. Hiç temposu düşmedi Picasso'nun; her zaman aynı kalitede eserler verdi. O kadar çok resim yapmış ki, retrospektif sergisini yapmak için şehir kurmak lazım. Mesela 'Ütü yapan kadın'; siyah beyazdır, karakalemdir. Sonradan onun renklisini yapmış. Eskiz yapardı çok fazla. Bir desen çizer, değiştirir, değiştirir... Eşek çiziyorum diye başlar, bir kule çizer. Sanat tarihçilerinin de pek aklı ermez bu modern sanata.
Sizin kafanızdaki kalıpları kıran bir etkisi oldu mu Picasso'nun?
Ben yeniden forme oldum onu tanıdıktan sonra. Hiçbir şeyi takmaz oldum. Eskiden ben de normal, klasik düşünen biriydim. Adamın rahatlığı beni mahvetti. Kimseye aldırmıyor. On tane tablosunu satsa Beyoğlu'nun yarısı eder.
Jülide Karahan
24 Kasım 2005/Zaman
"Picasso İstanbul'da" sergisi, kapılarını bugün halka açıyor olsa da, dün gün boyu önemli konukları ağırladı. Aralarında iş, sanat, basın, spor ve siyaset dünyasından pek çok kimsenin bulunduğu tanınmış isimler, Picasso'nun eserlerini ilk günden görmenin ayrıcalığına ermek için yağmur çamur demeden çıkıp gelmişti. Konukları 'bir düğün sahibi telaşı ve mutluluğu içindeki' Güler Sabancı ve Müze Müdürü Nazan Ölçer karşıladı. Sakıp Sabancı Müzesi'nin giriş salonunda sergiyi gezmeyi bekleyen mahmur gözler, birbirini selamlayadururken biz, Picasso'nun fotoğrafını çekmiş Ara Güler Usta'nın gelmesini bekledik iki kat heyecanla. Çünkü sergiyi onunla gezmeyi planlamıştık. Usta gelip de sergiyi gezmeye başladığımızda duvardaki bibliyografiden çok daha fazlasını öğrendik. "Ben pek anlayamadım bu işleri." diyen dostlarına, "Ben de anlamıyorum, zararı yok. Anlamadığımız için mühim zaten. Herkes anlasa bu kadar mühim olmazdı." diyen Ara Güler; "anlamadıklarını" anlattı bize. "Picasso'ya klasik bir soru sorulmaz; 'Sanat hakkında ne düşünüyorsunuz?' gibi büyük bir laf edilmez." diye söze başlayan Güler'e, 4 gün şatosunda kaldığı, iltifatına mazhar olduğu ve pek çok unutulmaz fotoğrafını çektiği Picasso'yu sorduk. Üstelik oldukça klasik bir soruyla başlayarak...
Picasso kimdir sizin için?
Ben, bir sürü önemli adamın fotoğrafını çektim. Konuştuğum en mühim insan, yaşadığım en ayrıcalıklı 4 gündü onunla geçen zamanım. Beni aydınlattı. Birçok şeyin farkında değildim. Ya da farkındaydım; ama bir insanın bu kadar rahat olması olacak şey değil. Kati surette hiçbir şey umurunda değil adamın. Beğenilsin beğenilmesin, bakılsın bakılmasın, umurunda değil. Ben çizerim, diyor; isteyen bakar istemeyen bakmaz diyor. Böyle bir adamdı, aşmıştı her şeyi. Hiçbir titre dayanmadan meşhur olmuş bir adamdır Picasso; bir köylü çocuğudur. Bir dünyayı yıkıp yerine yeni bir perspektif getirdi. Sadece resim çizmeyle sınırlayamayız onun insanlığa katkılarını. Yeni bir felsefe; görsel olarak insanlığa yeni bir bakış kazandırdı. Bir fotoğraf makinesiyle ne yapsanız bunlar kopyadır. Tabiatı, ağacı, vapuru çizmek de röprodüksiyon sayılır. Hayatın röprodüksiyonudur bunlar. Hayatı tuvale geçirmeyi yıktı o, kafasının içindeki dünyayı aktardı. İnsan beynini yıktı. Bilinen, alışılan her şeyi sıfırladı.
1971 yılında, Picasso'nun evinde, dört günlük bir fotoğraf çalışması yaptınız. İlk karşılaşmanız nasıl oldu?
Arkadaşı Albert Skira götürdü beni Picasso'ya. Cenevre'de Skira yayınevi patronu. Picasso kabul etti dedi. 90 yaşındaydı. Tarih 20 Nisan 1971 Salı. Onda 90 yıllık bir birikim bende bir Leica. Bir dünya kapandı, bir dünya açlıdı. Cannes'ın 9 km. kuzeyinde tepelerin arasına sıkışmış bir şatosu vardı. Şatosunda, kapıda karşılaştık. "Şimdi en çok korktuğum yere, dişçiye gidiyorum, birazdan geleceğim sen burada otur bekle." dedi. Biz misafire diyebilir miyiz böyle. Beni takacağı yoktu tabii.
Dünyasının kapılarını araladı mı size?
Sevdi galiba beni. "Niye bu kadar çok çekiyorsun resmimi? Ben de senin bir resmini yapayım bari." dedi. Dünyanın en büyük ressamı, beni çizecek, düşünebiliyor musunuz? 90 yaşındaydı. Unutur şimdi, dedim. Hemen kağıt bulmak lazımdı. Kocaman odada boş bir kağıt arıyorum, bulamıyorum. Kağıt bulamazsam çizemeyecek, belki de sonra unutacak. Baktım, köşede yığınla kitap var. Dedim, kitapların birinci sayfası boş olur. Çizdireyim, orayı keserim... Kitaplardan birini aldım ve verdim eline. Başladı çizmeye. Sen Cezanne'e benziyorsun dedi, beni çizeceğine kafasındaki Cezanne'i çizdi. Altına da "Ara Güller'e..." deyip imzaladı.
Nerede şimdi o resim?
Evde, evimde. İmzaladı, tarih attı. Kitaba baktım. Kitap da antika. Kitaptan sadece 50 tane basılmış. Norman Grantz diye bir koleksiyoncunun Picasso'dan satın aldığı resimleri içeren bir kitap. Kitaba bir şey olmasın diye kesemedim de. Kaldı mı resim içerde! Felaket bir olay... Ne yaptım? Reprodüksiyon yaptırdım. Duvarda asılan reprodüksiyondur. Çalmak isteyen onu çalar. Orijinali kitabın içinde. Kitap da sarılı sarmalı evde.
İlk ne zaman 'Ben Picasso'yu çekmeliyim' dediniz?
Ben herkesi çekmek istiyordum. Bir gün jeton düştü. 'Lüzumsuz politikacıları çekeceğime mühim adamları çekeyim.' dedim. Peşlerine düştüm. Bazılarını çektim, bazılarını çekemedim.
O dört günden sonra kendisiyle başka diyoloğunuz oldu mu?
Çektiğim resimleri götürdüm. Bir kez daha görüştük.
Yıllar sonra Picasso ile İstanbul'da yeniden karşılaşmak nasıl bir duygu?
Hiçbir şey hissetmedim. Sen ne diyorsun? Biz, bunlar gibi yüzlerce tabloyu, onun şatosunda kitap için resim çekerken elden geçirdik. Bu fenadır, bunu çekmeyelim dediği şey, 400 bin dolardır.
Yani buradakiler, denizde bir damla mı?
Ben, bütün Picasso'ları görmüşümdür. 1956'da, Louvre'da açılan retrospektif sergiyi gezdim. Ama ondan sonra da yaptı bir sürü. Hiç temposu düşmedi Picasso'nun; her zaman aynı kalitede eserler verdi. O kadar çok resim yapmış ki, retrospektif sergisini yapmak için şehir kurmak lazım. Mesela 'Ütü yapan kadın'; siyah beyazdır, karakalemdir. Sonradan onun renklisini yapmış. Eskiz yapardı çok fazla. Bir desen çizer, değiştirir, değiştirir... Eşek çiziyorum diye başlar, bir kule çizer. Sanat tarihçilerinin de pek aklı ermez bu modern sanata.
Sizin kafanızdaki kalıpları kıran bir etkisi oldu mu Picasso'nun?
Ben yeniden forme oldum onu tanıdıktan sonra. Hiçbir şeyi takmaz oldum. Eskiden ben de normal, klasik düşünen biriydim. Adamın rahatlığı beni mahvetti. Kimseye aldırmıyor. On tane tablosunu satsa Beyoğlu'nun yarısı eder.
Jülide Karahan
24 Kasım 2005/Zaman
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)