2 Ocak 2006 Pazartesi

'Kuleler, insanlığın içine düştüğü gurur ve yanılgıların eseri'

Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından geleneksel olarak verilen 'Kültür ve Sanat Büyük Ödülü'ne, bu yıl mimarlık dalındaki çalışmaları ile Doç. Dr. Turgut Cansever layık görüldü.

Çeşitli üniversitelerde öğretim üyeliği yapan ve mesleği ile inancını bütünleştiren 85 yaşındaki bilge mimar, ilerlemiş yaşına rağmen bildiklerini bizimle paylaşırken hâlâ kürsüde anlattığı ilk dersin heyecanını taşıyordu. Kültürel değerlerin korunması için yıllardır verdiği mücadelenin böyle bir ödülle taçlandırılmış olması, son yıllarda içini burkan birçok hadisenin acısını bir nebze olsun hafifletmişti. Bakanlığın resmî açıklamasında "Türk mimarisinin tarihsel kökleri ile bağlantılarını koparmadan çağdaş çizgiyi yakalayabilmiş ender mimarlarımızdan biri" olarak tanıtılan Cansever'in eğitimci kimliğine ve yazdığı kitaplara vurgu yapılmış olması ayrıca sevindirmişti onu. Günümüz Türk mimarisinin en büyük sorununu kültürel kirlenmeye bağlayan Cansever ile ödül sevincini paylaşırken Türk mimarisinin başına gelenler üzerine söyleştik.

Kültürel değerlere verdiğiniz önemin 'Kültür ve Sanat Büyük Ödülü' ile taçlandırılması karşısındaki hislerininizi gözlerinizdeki pırıltının dışında tanımlasak?

Tabii, Bakan ve Müsteşar Bey şahsen arayarak sevindirdi beni. Kültür meselesinin şehir ve mimariye etkisi tamamen gündem dışında tutuluyor sanıyordum. 'Demek söylediklerimizi duyanlar varmış.' dedim kendi kendime. İki asırlık bir kültürel yöneliş yanılgısının bedelini ödediğimiz şu günlerde, değerlerimizin derinliğine benden başka önem verenlerin de olduğunu gördüm.

Sözünü ettiğiniz iki asırlık kültürel yöneliş yanılgısını biraz açar mısınız?

Türkiye'deki kültürel yöneliş yanılgısı çok eskiye dayanıyor. Tanzimatçılardan daha öncelere, III. Selim dönemine. Sadelik, incelik, vakar gibi büyük asri değerlerimize, Lâle Devri ile beraber Batı'nın barok ve rokoko özentisi karışmaya başlamış. Osmanlı sanat iradesini devam ettiren Sinan'ın talebelerinin son eserlerinden sonra Fransız saray hayatının yüzeysel zevkleri ilericilik diye ülkeye geliyor. İthal edilen şeyler asri değerlerimizle kıyaslanamayacak kadar süfli halbuki. III. Selim'e kadar şehirlerimizin bir meselesi yok, ama 19. yüzyıl Osmanlı entelektüelleri doğru düşünme yeteneğini kaybediyor. Neden kaybettiklerine gelince, "Bir kavmi şerre düşmedikçe helak etmeyiz." diyen ayet-i kerimeye bakmamız gerekiyor. Versailles önemli, Topkapı önemsiz sayılıyor. Düşünce sisteminde başlayan çözülme mimariyi de çöküşe sürüklüyor.

Peki bu çöküşün önüne geçmek için ne yapılmalı?

Mimarideki yanlışların temeli, düşünce siteminin bozulmasının maddi alana yansıması. İnanç ve ahlaki değerlerin kaybı da düşünce sistemindeki bozulmanın arkasında yatan gerçek. Meselelerin tartışılmaya başlanması lazım. Soru sormaktan 'soruyu soran, cevaplayan, ümmete öğreten ve ilk üçünü takdir eden' fayda görür. Ben soruyu sormaya çalıştım. Toplumun müsaade verdiği küçücük alanda bir şeyler yapmaya çalıştım. Bayındırlık Bakanlığı kadroları ile hiç geçinemedik ya neyse...

'Kültürel kirlenme Türk mimarisinin en büyük sorunu' diyorsunuz. Teknolojinin getirdiği bir kirlenme mi bu? Yani yapılan, yapılmak istenen yeni binalar mı sorun?

Dünyada kültürel çeşitlilik kaçınılmaz. Farklı tarih ve kültürel kökenlerden gelen toplumlar farklı yaklaşımlara sahip. Ama insanın vazifesi dünyayı güzelleştirmektir. Dünyaya en büyük müdahale yapılarla olduğuna göre mimarların görevi dünyayı güzelleştirmek. Amaçların berrak bir şekilde belirtildiği çağlar kayboldu, ahlaki amaçlar unutuldu. Bizden sonra yaşayacak insanların da dünya üzerinde hakkı var. Basit konfor ve menfaat meselelerimizle gelecek nesilleri bu haklardan mahrum ediyoruz. Esas takıldığımız fikrî ve manevi engeller. Kuleler insanlığın içine düştüğü gurur, para gibi yanılgıların ürünü. Ortaçağ Avrupa'sında sadece rahipler mimarlık yapabiliyor. Yeryüzü ile oynanıyor sonuçta.

Hiç ümit yokmuş gibi konuşuyorsunuz...

Ümitsizlik, kâfire hastır. Başarı sağlayamıyorsak ya bilgimiz eksik, ya da kullanmıyoruz demektir. Bilgini tamamla, kalbini temizle, dik dur, ağır adımlarla ilerle, halk arkandan gelecektir. Mimarlara değil bütün insanlara tavsiyem bu. Varlığın yapısında çelişkiler ve çözümsüzlükler varsa onları çözmeli, açılan kapılar bizi zaten güzelliğe götürür. Problemleri çözüp İlahi iradeye teslim olmak lazım.

Üç kez Ağa Han Ödülü aldı

Ankara Türk Tarih Kurumu binası, Bodrum Ahmet Ertegün Evi yenilemesi ve Demir Turizm Kompleksi ile üç kez Ağa Han Mimarlık Ödülü'ne layık görülen Cansever'in uygulanan diğer eserleri arasında; Çengelköy Sadullah Paşa Yalısı restorasyonu, Karatepe Açık Hava Müzesi, Salacak Çürüksulu Ahmet Paşa Yalısı, Bodrum Sualtı Arkeoloji Enstitüsü ve Bağlarbaşı Türkiye Diyanet Vakfı İSAM binası yer alıyor.

Jülide Karahan

02 Ocak 2006/Zaman

31 Aralık 2005 Cumartesi

Woody Allen aslında çalamaz, onu dinlemeye değil, görmeye gelirler

"Dinlemeye değil, görmeye geldik..." Önceki akşam ünlü yönetmen Woody Allen'ın, Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'ndaki "Woody Allen and his New Orleans Jazz Band" konserine gelenlerden en çok duyduğumuz cümle buydu.

"Woody Allen'ı merak ettik, görmeye geldik. İnşallah diğer müzisyenler iyi çalıyordur." diyen dinleyicilerin yanında, "Mahsus kötü çalıyor" yorumu yapanlar da vardı. En doğal ve en dürüst davranan da Doğan Hızlan'dı galiba, "Görüp gideceğim, sonuna kadar kalmaya niyetli değilim." diyordu çünkü. Grup arkadaşlarından Jerry Zigmont da söylenenlere katılıyor ve "Woody aslında çalamaz; onu dinlemeye değil, görmeye gelirler." diye konuşuyordu.

Biletleri ilk günden tükenen konserde, Woody Allen'a banjolarda Eddy Davis, kontrbasta Conal Fowkes, davulda Robert Garcia, piyanoda Cynthia Sayer, kornoda Simon Wettenhall ve trombonda Jerry Zigmont eşlik etti. 2000'i aşkın dinleyicinin katıldığı 1,5 saatlik konser sonunda, röportaj vermeyen Allen'a nispet, arkadaşlarıyla görüştük. 9 yıldır sanatçıyla çalışan Jerry Zigmont, "O aslında çok kolay biridir. Organizasyon şirketlerine yaptığı huysuzlukların hiçbirini bize yapmaz. Sadece çalamaz, o kadar... Ama zaten konsere gelenler onu dinlemeye değil, yakından görmeye geliyorlar." derken Eddy Davis, "Beceriksiz ve yeteneksiz olduğunu kendisi de söylüyor zaten. Çok çalışıyor; ama elinden bu kadar geliyor. Notaları bilmese ve öğrenmeye hiç niyetlenmese de bize ayak uydurabiliyor." diyor. "Ne olursa olsun, bütün konserlerimiz kapalı gişe." diyen Zigmont, elbirliğiyle Allen'ın hatalarını düzelttiklerini itiraf ediyor: "Hepimiz profesyoneliz. Woody şaşırsa ya da yanlış çalsa, sesi biraz alçaltır, biz de hemen durumu toparlarız." Madem çalamıyor ve sahnede bu kadar sıkılıyor; neden çok sık turneye çıkıyorlar? Cevabı Zigmont veriyor: "Çünkü Woody, filmlerin tanıtım kampanyalarından sıkılıyor. Biz de yeni film hazır olunca yollara düşüyoruz. Bu turne de son filmi Match Point'in tanıtımı vesilesiyle."

Zamanı geçen yüzyılın başlarına, mekanı New Orleans'a ayarlayan konserin ilk dakikaları, acemice atılan kulaçlar gibi bir hava verdiyse de son 15 dakikadaki bistte Woddy Allen dahil herkes havaya girdi. Gerçi bütün bunlara rağmen sinemanın depresif adamının her hareketi alkışların kopmasına engel değildi. Allen'ın zaman zaman dalıp gitmesi, tamamen geçmişti; ama bu kez de konser bitti ve dinleyiciler damaklarında kalmış yarım bir tatla ayrıldı salondan. Katrina felaketzedeleri için çalınan şarkıların da yer aldığı konser, Allen'ın "Harikasınız. İstanbul'a tekrar gelmek istiyoruz, teşekkürler." sözleriyle sona erdi.

Jülide Karahan

31 Aralık 2005/Zaman

24 Aralık 2005 Cumartesi

Tanpınar'ın 'Saatler'i Fransızca'ya ayarlı

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın 'Saatleri Ayarlama Enstitüsü' adlı romanı, 2006'da Fransız okuruyla buluşacak.

INALCO (Doğu Dilleri ve Uygarlıkları Ulusal Enstitüsü) Türk Dili bölümünde öğretim görevlisi Timur Muhiddin, Tanpınar'ın eserini Fransızca'ya çevirdi ve Publisud Yayınevi ile anlaştı. Melih Cevdet Anday, İlhan Berk, Enis Batur, Tahsin Yücel gibi birçok Türk yazarının şiir, öykü ve romanlarını Fransızca'ya çeviren Muhiddin, Tanpınar'ın 1961'de kaleme aldığı romanla ilgili, "Çok zor bir kitaptı. Metnin dili ince alaylarla doluydu." diyor. Yıllarca İngilizce öğretmenliği yapan Muhiddin, Londra'da bir kitapçıda tesadüfen gördüğü "Türk Şiirleri Antolojisi" sayesinde tanışmış Türk edebiyatıyla. Bu hoş tesadüfle karşısında bir denizin olduğunu fark eden Muhiddin, önce Türkçe öğrenmeye sonra da çeviri yapmaya karar vermiş. Fransızca'daki Türk yazarların Nazım Hikmet ve Yaşar Kemal'le sınırlı kaldığını gören Muhiddin, bu çabasının, Türk edebiyatını tanıtmanın yanı sıra okurlara edebi lezzetten ödün vermeyen çeviriler sunmak gibi bir amacı olduğunu da belirtiyor. Çevirmen, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın pek sevdiği St. Michel ve Quartier Latin cafe'lerinde küçük hanımefendilerin ellerine ulaşmak için gün sayan romanın bahtının açık olacağından emin; "Kitap çok ilgi görecek. Tanpınar'ın eseri, hem kurgusu, hem ironisi, hem edebi dili ile bir başyapıt." diyor. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın 6 Nisan 1953'te Montparnasse Versailles Oteli'nde kaleme aldığı ve Adalet Cimcoz'a yolladığı mektupta, "Paris'teyim, anladın mı kardeşim? Paris'te. Ve pusulasız, direksiz bir gemi gibi dolaşıyorum... Paris beni daha keşfetmedi, ben de pek kendisini görmüş değilim." demesi boşuna değilmiş, Paris onu sonunda keşfediyor. Halit Ayarcı'nın istasyonları, saatleri durmuş hanımların ve beylerin saatlerinin ayarlarını düzeltmek için Paris kitapçılarında kurulacağı günleri bekleyedursun, biz Timur Muhiddin ile edebiyat, çeviri ve Türkçe üzerine söyleştik.

Önce isminizden başlayalım. İsminiz Türk, ama siz değilsiniz...

Babam Osmanlı asıllı, annem Fransızdı. Ben 1959'da Kuveyt'te, babamın gazetecilik yaptığı şehirde doğdum. 3 yaşımdayken babam ölünce annemle Fransa'ya yerleştik. Belçika sınırında tam bir kuzey adamı olarak yetiştim. Sormak istediğiniz Türkçe bilip bilmediğimse hayır, evde hiç Türkçe konuşulmadı.

Türkçe'ye ve Türk edebiyatına ilginiz nasıl başladı?

İngiliz dili ve edebiyatı okuduktan sonra yıllarca İngilizce öğretmenliği yaptım. Bir gün Londra'da tesadüfen keşfettim Türk edebiyatını. Öyle garip bir şekilde başladı. Anladım ki bu büyük bir alan. Antolojide en çok İlhan Berk ve Melih Cevdet Anday çekmişti ilgimi. INALCO'da 1985'te Türkçe öğrenmeye başladım, Nedim Gürsel hocamdı. Sonra bir yıl İstanbul'da kaldım. Araştırma yaptım, yazarlarla tanıştım.

Türkçe öğrenmek çok zor muydu?

Evet, çok zordu. En büyük zorluğu her şeyin ters yönde işlemesi. Bir de ben konuşmakla kalmıyor; okuyor, araştırıyor, çeviri yapıyorum. Türkçe'de bir yabancı için en büyük problem dilin değişmesi. Konuşma dili ile yazı dilinin farklılaşması bir yana, yazı dili de dönemden döneme çok değişmiş, değişmeye de devam ediyor. Ahmet Hâşim okurken çok zorlanıyorum mesela. Bilmediğim çok kelime çıkıyor karşıma. Genç nesil de zorlanıyor olmalı. Artık kullanılmayan çok kelime var, dili çok değiştirmişsiniz. Benim için tam bir çetrefilli yol oldu. İngilizce ve Almancada bu kadar zorlanmamıştım.

Çeviri maceranız nasıl gelişti?

1989'da bir arkadaşımla (Ayşegül Yaraman) başladım çeviriye. Fransızca bir Türk öykü antolojisi hazırlayalım diyerek çıktık yola. 1991'de Publisud Yayınevi'nden çıktı antoloji. O zamanlar sadece Yaşar Kemal ve Nazım Hikmet biliniyordu. Diğer isimler ilk kez Fransız okurunun karşısına çıktı böylece. Sait Faik, Demir Özlü, Sevim Burak, Necati Cumalı, Fakir Baykurt, Selim İleri, Nedim Gürsel, Tomris Uyar gibi birçok yeni isim vardı antolojide. Sonra Nedim Gürsel ile çalışmaya başladım. Öykülerini ve iki romanını çevirdim. Publisud ve UNESCO tarafından yayınlanan Melih Cevdet Anday'ın şiirlerini, şiirlerin Türkçe orijinallerinin de yer aldığı "Offrandes" adlı derleme için çevirdim. Tahsin Yücel'in Komşular'ını, Enis Batur'un Sanezer Günlüğü'nü, kısacası 'Bunu Fransız okuruyla tanıştırmalı' dediğim eserleri çevirdim. Yayınlatma aşaması zor değil şimdi. Her yayınevi bir Türk yazar istiyor. Bir furya var. Belki furya biraz abartılı; ama ciddi bir istek var.

Sırada hangi yazarlar var?

İkinci Yeni şairlerini çok beğeniyorum. İlhan Berk'in Galile Denizi'nden 10 şiir çevirdim. Tam bir kitabını çevirmeyi düşünüyorum. Mektuplaşıyoruz, haberleşiyoruz. Hilmi Yavuz ve Beşir Ayvazoğlu da düşündüğüm isimler arasında.

Türk edebiyatının son yıllardaki seyrini nasıl buluyorsunuz?

Son beş altı yılda çok yol kat etti. Dünya edebiyatı içerisinde kendini kabul ettirmeye, adını duyurmaya başladı. Sadece Fransızcada değil; İngilizce, Almanca, İtalyanca, İspanyolca, Sırpça, Boşnakça çeviriler başladı. Herkes yeni kuşak Türk yazarları çevirmek, okumak, tanımak, bilmek istiyor. Türkiye'nin olumsuz bir imajı da var; ama öte yandan çok olumlu, güçlü, dinamik, genç bir imajı da var. Edebiyat buna bir şeyler ekliyor, eklemeye devam edecek.

Jülide Karahan

24 Aralık 2005/Zaman