Pek televizyon izlemeyen bir fotoğrafçı, oyuncu Mert Fırat’ı çekecek. Fırat, “Dışarı mı çıkıyoruz?” dediğinde gizleyemiyor şaşkınlığını: “Konuşabiliyor muydu?” Başka Dilde Aşk’ın sağır ve dilsiz Onur’unu öyle bellemiş. Keramet belleyende değil, belletende.
Başrollerini Mert Fırat’la (Onur) Saadet Işıl Aksoy’un (Zeynep) paylaştığı Başka Dilde Aşk, 150 bin izleyiciye ulaşmakla kalmadı, ulusal ve uluslararası festivallerde toplam 24 ödül aldı. Ödüllerin altısı En İyi Erkek Oyuncu dalında Mert Fırat’a... An itibariyle Amerika’da bağımsız sinemalarda vizyonda olan film; konuşmadan anlaşabilir miyiz, diyordu. Cevabı, ötekinin derdini sessizce anlatan çığlık çığlığa bir evet.
Sesini hiç duymadığı, sadece yüzünü gördüğü insanlarla kütüphanede çalışan sağır ve dilsiz Onur’la; yüzünü hiç görmediği sadece sesiyle muhatap olduğu insanlarla çağrı merkezinde çalışan Zeynep’in aşkını anlatan filmin senaryosu da Mert Fırat’ın elinden. Filmin yönetmeni İlksen Başarır’la birlikte…
EN ÖNEMLİSİ TARTIŞABİLMEK
Başka Dilde Aşk’ın bir sahnesinde Onur’un annesi çıkışıyor oğluna: “Sana ne çağrı merkezinde çalışanlardan, onların haklarından. Sen telefonla konuşamazsın ki…” Onur için olduğu kadar Mert Fırat için de önemli bu. Ona göre başkalarının dertlerini dert edinmeye başladığımızda değişiyor bir şeyler. Senaryo yazımını da açıklıyor durum. Anahtarlardan biri, yazmak istedikleri konuyu derinlemesine araştırıp incelemeleri, diğeri toplumsal sorunları dertlenip dertlendikleri şeyleri anlatmaları.
“Neyin yazdırdığı önemli. Toplumsal konularda yazıyoruz, motivasyonumuz güçlü. Bize dokunan konuları kaleme alıyoruz. Gözümüzü, kulağımızı kapatamayacağımız öyle çok şey var ki...” diyor ve ekliyor Fırat: “Gösterilen gündemlerin dışındaki gündemleri takip eden, okuyan ve araştıran biri yok sayamaz. Tartışabilmek ve bilinç oluşturmak… En önemlisi bu. Başka Dilde Aşk’la ötekileştirmenin her türüne karşı olduğumuzu söyledik. İşitme engelliler Türk filmlerini sinemada izleyemiyor, televizyonda ise sadece alt yazılı kanalları takip edebiliyor. Neden? Biz buna karşıyız. O yüzden işitme engellilere özel seanslar yapmak yerine filme alt yazı koyduk. Bundan sonraki filmlerimize de koyacağız. Umarım tüm Türk filmleri bunu dikkate alır.”
İŞARET DİLİ DERSİ
Başka Dilde Aşk filmiyle birlikte, pek kimseler bilmese de, engellilerin hayatla bütünleşmesi konusunda çok gelişme oldu. “Engelliler için ayrı bir yer değil; hepimizin birlikte aynı hayatta, aynı şehirde, aynı kaldırımda ve aynı imkânlarla yaşaması değerli. Öbür türlüsü ayrımcılık.” diyor ve nüfusun yüzde 13’ünün bir şekilde engelli olduğuna dikkat çekiyor Fırat. Az bir yüzde değil bu, bir Avrupa ülkesi kadar…
Çekimler sırasında İşitme Engelliler Milli Federasyonu’ndan destek alan ve işaret dilini öğrenen Fırat; sevindirici gelişmelere örnek olarak Denizli Pamukkale, Bursa Uludağ, İstanbul Bilgi ve İstanbul Boğaziçi Üniversiteleri’nde işaret dili derslerinin verilmeye başlanmasını gösteriyor.
DERDİMİZ NİYETİN HASLIĞI
Kişisel değil, toplumsal sorunlarla ilgili filmler yapmak istiyor Fırat. Şimdiye kadar hayattan aldıklarını ona geri vermenin yollarından biri bu. “Aman canım ne olacak, der ve geçer giderseniz bir gün mutlaka döner ve karşınıza çıkar. Her şey tartışılabilir olmalı. Tabulaştırmak çok tehlikeli. Sorunun sorun olduğunu saptayamazsanız çözüm için hiçbir adım atamazsınız. Siz ilk önce onun sorun olduğunu kabul edecek, sonra çözüme yöneleceksiniz.” diyen Fırat’ın senaryosuna elini sürdüğü ikinci film Atlıkarınca 18 Mart’ta vizyonda.
Bir aile trajedisi üzerinden toplumsal sorunlara değinen film için “Derdimiz niyetin haslığı” diyor ve ekliyor Fırat: “Niyetle ilgiliyiz. Dinimizde de böyle. Önemli olan içindeki niyettir. İnsan olmak öyle kolay değil. Daha çok düşünmeli, daha çok araştırmalı, birbirimize daha çok saygı gösterip birbirimizi daha çok umursamalıyız. Farkındalık oluşturmak, varsa yoksa bu.”
Böyle düşününce üzerine düşeni fazlasıyla yapıyor Fırat. Dizi, reklam ve tiyatrodan kazandıklarını sinemaya aktarmaya çalışıyor. Toplumsal sorunlara dokunan filmler yapmak isteyen Mert Fırat’ın İlksen Başarır’la birlikte ikisi yazılı toplam altı hikâyesi daha var. Onlar da ilerleyen zamanlarda birer birer çıkacak karşımıza.
HAYALDEN GERÇEĞE
Antakyalı bir baba ile Kayserili bir annenin oğlu olarak 10 Ocak 1981’de doğan Mert Fırat, Ankara’da doğup büyüdü. Ortaokuldan itibaren çeşitli oyunlarda rol alan Fırat’ın tek hayali oyuncu olmak. İsveç’te radyo-televizyon bölümünde okumayı deneyen Fırat, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nden 2006’da mezun oldu. Oyun Atölyesi’nin Hırçın Kız adlı oyunu için sınava giren ve seçilen Fırat, tiyatro yanı sıra Bizim Evin Halleri, İşte Benim, Yersiz Yurtsuz, Binbir Gece ve Kapalıçarşı gibi dizilerde rol aldı.
18 Mart’ta vizyona girecek Atlıkarınca, 47. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde en iyi senaryo ödülünü aldı. Mert Fırat ve İlksen Başarır’ın senaryosunu yazdığı filmde; Mert Fırat, Nergis Öztürk, Sema Ceyrekbaşı, Zeynep Oral ve Sercan Badur rol alıyor. Yönetmenliğini İlksen Bararır’ın üstlendiği film, bir aile trajedisi üzerinden pek çok toplumsal soruna değiniyor.
JÜLİDE KARAHAN / ANADOLUJET MART
19 Mart 2011 Cumartesi
Bu mutfağa kekik giremez!
Kendini aşçı ya da sanatçı değil, lezzet tasarımcısı olarak tanımlayan Maksut Aşkar'ın mutfağına giremeyen tek lezzet: Kekik. Çocukluğunu kekik toplayarak geçiren ve laf aramızda ona bayılan Aşkar'ın gerekçesi şöyle: "Kekik çok güzel, çok baskın. Her şeyi gölgede bırakıyor. Diğer tatlara yer açmak için onu mutfaktan çıkardım."
Çağan Irmak, Seferihisar'ı anlattığı küçük bir röportajında mavi ve yeşile 'çocukluğun renkleri' demiş ve eklemişti: "Çocukken dünyayı mavi-yeşil görürüz. Büyüdükçe renkler çoğalır, dünya karmaşıklaşır." Doğrular çok, gerçek tek. Lezzet tasarımcısı Maksut Aşkar da Akmerkez'deki 'Edible Art/Yenilebilir Sanat' sergisini anlatırken benzer bir şey söylüyor: "Her şey renkle; aslında her şey çocuklukla başlıyor. Renkli televizyonların işaretini hatırlar mısınız? Kırmızı, yeşil, mavi... O üç renk, en çok da yeşille mavi çocukluğun rengi. Renk demek çocukluk demek. Lezzet de öyle..."
1976 İskenderun doğumlu Aşkar'ın iki lafından biri çocukluk. Mersin'de geçmiş çocukluğu; kekik toplayarak, balığın her türlüsünü tanıyarak, becerikli bir babaannenin yanında reçel, salça ve turşu yapımlarına hem şahit hem dâhil olarak... Büyüyünce; bildiği, hatırladığı, yüzüne çocukluk gülümsemesi konduran her türlü çağrışımı paylaşmaya -nasıl denir- ant içmiş. İşi, çocukluk tatlarını büyük aklıyla paylaşmak. Aşkar için yiyecekler sadece tat almaya değil, 6 duyuya hitap ediyor. "Tat, koku, görüntü ve dokunma tamam da; ses ve his nasıl oluyor?" diyoruz; cevabımızı alıyoruz: "Müziksiz olmaz yemek. Bir de hikâyesiz."
Kerevizle gül, çikolatayla et
Babasına sanatçı olacağım deseydi, alacağı tek cevap vardı: Hadi ordan! Şimdi enikonu sanatçı. Bunu kimselere hissettirmeden nasıl başardı? Başa saralım: İlkokulda iki sene babaannede kalmış; reçel, şerbet, salça, turşu; o niye böyle bu niye öyle... Lise Mersin'de Turizm Otelcilik, üniversite Boğaziçi Turizm İşletmeciliği... Geçim derdiyle restoranlarda çalışma ve bir arkadaşla catering şirketi kurma derken 13 yıl kalmış geride. Yıllar boğazına dizilmeye başlayınca lezzet tasarımına doğru kırmış rotayı da ruhu açlıktan ölmekten kurtulmuş. 5 yıldır karnı da ruhu da tok.
Aşkar'ın mutfağı ayrıntılar denizi, zihni kütüphane. Raflarda bir sürü tat. Aynı hesap: Okuduğun kitapları bilirsin, okumadıkların hakkında hiçbir fikrin olmaz! Onda fikir çok çünkü lezzetleri birbiriyle karıştırmaya cesareti var. Birinin çıkıp 'bununla bu çok güzel oluyor' demesini beklemiyor. "Biz sonradan böyle konservatif olduk." diyor ve ekliyor: "Geçmişimizde 'nasıl olur' dedirtecek o kadar çok lezzet var ki. Türk damağı öyle zengin ki..."
'Şununla şu katiyen olmaz' diye bir cümle yok lügatinde. Yalnız; bir şey var ki şok, şok, şok: "Hiçbir yemeğe kekik koymam." diyor ve açıklıyor Aşkar: "Kekik toplayarak büyüdüm; çok severim, laf aramızda bayılırım ama onu mutfağıma sokmam. Her şeyin önüne geçiyor, çok baskın. Başka lezzetlere yer açmak için onu mutfaktan çıkardım."
NuPera'nın içinde mini minnacık, en fazla 20 kişinin sığdığı bir restoranı var Aşkar'ın. Adı, sokak İngilizcesinde 'küçük parçalar' anlamına gelen LilBitz. Yemekler ufak porsiyonlarda geliyor tabağınıza. Her şey tadımlık. Menüler 2 haftada bir değişiyor. Yakaladınız, yakaladınız! Niyeti müşteri üzerinde yaptıklarını test etmek değil, daha çok şeyi kurgulayıp paylaşmak. Kerevizle gül, çikolatayla et... Bir kitap hazırlığında Aşkar: İsmi 'Kaçırdığınız Yemekler'.
Her şey karıncalar yüzünden
Bu kadar laf salatası yeter; serginin nereden çıktığına geliyoruz. Tek bir sorumlu var: Karıncalar. Aşkar'ın kafasının içindeki tek mevsim yaz. Karıncalar vızır vızır. Anneler hemen anlar; Aşkar'ın içine kurt kaçmış. Tasarlamak bir ihtiyaç. Bir lezzeti hiç bilmediğimiz şekilde önümüze koysun; Allah dünyalar onun. O şaşırtmayı, biz şaşırmayı seviyoruz; lego gibi birbirimize uyuyoruz.
Sağlı sollu iki buzdolabıyla açılıyor sergi. Açık usul, kapısız, isterseniz tadabilirsiniz eserleri. Değme çağdaş sanat işlerine taş çıkaracak bir video: 'Sonsuz Lezzet İçin İstila'. Hikâyesi şöyle: Birtakım sebzeler Akmerkez'i istila ediyor. Patlıcan, biber, pırasa, karnabahar; kapı aralarından geçiyor, merdivenleri ikişer üçer aşıyor. Tava ve bıçak devreye girince bakalım neler oluyor? 900 kare fotoğraf ve 15'in üzerinde kısa filmden oluşan videonun son cümlesi: Devam edecek. Bekliyoruz.
Bir küçük yerleştirme: 'Büyüyünce Türlü Olacak'. Minik bir torba içinde her türlü türlü malzemesi... Alın yanınıza bir tanesini; belki bir bahçeniz olur, ekersiniz ilerde. 2 koca kavanoz akide şekeri bir köşede. Akide şekeri âlem şey... Gülümsetiyor insanı. Çocuklukla alakalı olabilir bu! Serginin yıldızı o. Duvarda 111 kare fotoğraftan oluşan bir hikâye: Macundan akide şekerine... Şeker baskılı tişörtler, -satın almak isteyen çok oluyormuş onları- şeker giymiş mankenler, nane ve lavanta aromalı lokumlar, hibiskus ve kivi çeşmesi... Bu arada bir bilgi: Doğada mavi renk çok azmış. Kırmızı lahanayı kaynatırsak sadece bir an görebilirmişiz onu, hemen mora dönermiş. j.karahan@zaman.com.tr
JÜLİDE KARAHAN/ZAMAN CUMAERTESİ
Çağan Irmak, Seferihisar'ı anlattığı küçük bir röportajında mavi ve yeşile 'çocukluğun renkleri' demiş ve eklemişti: "Çocukken dünyayı mavi-yeşil görürüz. Büyüdükçe renkler çoğalır, dünya karmaşıklaşır." Doğrular çok, gerçek tek. Lezzet tasarımcısı Maksut Aşkar da Akmerkez'deki 'Edible Art/Yenilebilir Sanat' sergisini anlatırken benzer bir şey söylüyor: "Her şey renkle; aslında her şey çocuklukla başlıyor. Renkli televizyonların işaretini hatırlar mısınız? Kırmızı, yeşil, mavi... O üç renk, en çok da yeşille mavi çocukluğun rengi. Renk demek çocukluk demek. Lezzet de öyle..."
1976 İskenderun doğumlu Aşkar'ın iki lafından biri çocukluk. Mersin'de geçmiş çocukluğu; kekik toplayarak, balığın her türlüsünü tanıyarak, becerikli bir babaannenin yanında reçel, salça ve turşu yapımlarına hem şahit hem dâhil olarak... Büyüyünce; bildiği, hatırladığı, yüzüne çocukluk gülümsemesi konduran her türlü çağrışımı paylaşmaya -nasıl denir- ant içmiş. İşi, çocukluk tatlarını büyük aklıyla paylaşmak. Aşkar için yiyecekler sadece tat almaya değil, 6 duyuya hitap ediyor. "Tat, koku, görüntü ve dokunma tamam da; ses ve his nasıl oluyor?" diyoruz; cevabımızı alıyoruz: "Müziksiz olmaz yemek. Bir de hikâyesiz."
Kerevizle gül, çikolatayla et
Babasına sanatçı olacağım deseydi, alacağı tek cevap vardı: Hadi ordan! Şimdi enikonu sanatçı. Bunu kimselere hissettirmeden nasıl başardı? Başa saralım: İlkokulda iki sene babaannede kalmış; reçel, şerbet, salça, turşu; o niye böyle bu niye öyle... Lise Mersin'de Turizm Otelcilik, üniversite Boğaziçi Turizm İşletmeciliği... Geçim derdiyle restoranlarda çalışma ve bir arkadaşla catering şirketi kurma derken 13 yıl kalmış geride. Yıllar boğazına dizilmeye başlayınca lezzet tasarımına doğru kırmış rotayı da ruhu açlıktan ölmekten kurtulmuş. 5 yıldır karnı da ruhu da tok.
Aşkar'ın mutfağı ayrıntılar denizi, zihni kütüphane. Raflarda bir sürü tat. Aynı hesap: Okuduğun kitapları bilirsin, okumadıkların hakkında hiçbir fikrin olmaz! Onda fikir çok çünkü lezzetleri birbiriyle karıştırmaya cesareti var. Birinin çıkıp 'bununla bu çok güzel oluyor' demesini beklemiyor. "Biz sonradan böyle konservatif olduk." diyor ve ekliyor: "Geçmişimizde 'nasıl olur' dedirtecek o kadar çok lezzet var ki. Türk damağı öyle zengin ki..."
'Şununla şu katiyen olmaz' diye bir cümle yok lügatinde. Yalnız; bir şey var ki şok, şok, şok: "Hiçbir yemeğe kekik koymam." diyor ve açıklıyor Aşkar: "Kekik toplayarak büyüdüm; çok severim, laf aramızda bayılırım ama onu mutfağıma sokmam. Her şeyin önüne geçiyor, çok baskın. Başka lezzetlere yer açmak için onu mutfaktan çıkardım."
NuPera'nın içinde mini minnacık, en fazla 20 kişinin sığdığı bir restoranı var Aşkar'ın. Adı, sokak İngilizcesinde 'küçük parçalar' anlamına gelen LilBitz. Yemekler ufak porsiyonlarda geliyor tabağınıza. Her şey tadımlık. Menüler 2 haftada bir değişiyor. Yakaladınız, yakaladınız! Niyeti müşteri üzerinde yaptıklarını test etmek değil, daha çok şeyi kurgulayıp paylaşmak. Kerevizle gül, çikolatayla et... Bir kitap hazırlığında Aşkar: İsmi 'Kaçırdığınız Yemekler'.
Her şey karıncalar yüzünden
Bu kadar laf salatası yeter; serginin nereden çıktığına geliyoruz. Tek bir sorumlu var: Karıncalar. Aşkar'ın kafasının içindeki tek mevsim yaz. Karıncalar vızır vızır. Anneler hemen anlar; Aşkar'ın içine kurt kaçmış. Tasarlamak bir ihtiyaç. Bir lezzeti hiç bilmediğimiz şekilde önümüze koysun; Allah dünyalar onun. O şaşırtmayı, biz şaşırmayı seviyoruz; lego gibi birbirimize uyuyoruz.
Sağlı sollu iki buzdolabıyla açılıyor sergi. Açık usul, kapısız, isterseniz tadabilirsiniz eserleri. Değme çağdaş sanat işlerine taş çıkaracak bir video: 'Sonsuz Lezzet İçin İstila'. Hikâyesi şöyle: Birtakım sebzeler Akmerkez'i istila ediyor. Patlıcan, biber, pırasa, karnabahar; kapı aralarından geçiyor, merdivenleri ikişer üçer aşıyor. Tava ve bıçak devreye girince bakalım neler oluyor? 900 kare fotoğraf ve 15'in üzerinde kısa filmden oluşan videonun son cümlesi: Devam edecek. Bekliyoruz.
Bir küçük yerleştirme: 'Büyüyünce Türlü Olacak'. Minik bir torba içinde her türlü türlü malzemesi... Alın yanınıza bir tanesini; belki bir bahçeniz olur, ekersiniz ilerde. 2 koca kavanoz akide şekeri bir köşede. Akide şekeri âlem şey... Gülümsetiyor insanı. Çocuklukla alakalı olabilir bu! Serginin yıldızı o. Duvarda 111 kare fotoğraftan oluşan bir hikâye: Macundan akide şekerine... Şeker baskılı tişörtler, -satın almak isteyen çok oluyormuş onları- şeker giymiş mankenler, nane ve lavanta aromalı lokumlar, hibiskus ve kivi çeşmesi... Bu arada bir bilgi: Doğada mavi renk çok azmış. Kırmızı lahanayı kaynatırsak sadece bir an görebilirmişiz onu, hemen mora dönermiş. j.karahan@zaman.com.tr
JÜLİDE KARAHAN/ZAMAN CUMAERTESİ
12 Mart 2011 Cumartesi
Saim Bugay'ı kuklalarla anmak
Son cemre geçen hafta düştü. Kocakarı soğuklarını da atlattık. Artık kırlangıçların gelme zamanı; yani baharın eli kulağında. Bunları duysa hemen uzata uzata "Öyle mi?" derdi Saim Bugay. Öyle valla. Zaman geçiyor. Onu yitireli 3 yıl oldu.
Türk heykelinin usta isimlerinden Saim Bugay, geçtiğimiz günlerde ufak ama neşeli bir sergiyle anıldı. İsmi manidar: 'Öyle mi?' Ustayı tanıyanlar onun bu lafı ne çok kullandığını bilir ve serginin kuklalardan ibaret olduğunu tahmin edebilir. Gerçi sergiye bir isim verildiğini duysa "Yav nedir bu laf takıntısı"yla başlayıp "İsme lüzum var mı? Heykelin, dahası yapıtın altına yazı yazmak; becerememek, beceremediğini de kabul etmek demek. İşimiz kelimelerle değil, malzemeyle. Yazı yazacak olsak edebiyatçı olurduk." diye bitirirdi.
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Tophane-i Amire binasındaki sergide Bugay'ın öğrencisi olmuş, sohbetine katılmış, onunla gönül bağı kurmuşlardan 22 sanatçının 30'a yakın eseri vardı. Merkezde bizzat o... Üzerinde hiç çıkarmadığı kahverengi yeleği; elinde bıçakla sivriltilmiş kurşunkalemi, fırçası, defteri; yanında küllüğü, büyüteci, mezurası... Fındıklı'daki atölyesinde, kırmızı muşamba kaplı masasının başındaydı Bugay. Eser; Sahne Dekorları ve Kostümü Bölümü öğretim görevlileri imzalı.
Bu daha da manidar. Çünkü 2008'in buz gibi günlerinde aramızdan ayrılan Saim Bugay, ARTİST 2007'nin onur sanatçısı olması vesilesiyle verdiği son röportajda, öğrencilerine ve akademiye olan tutkusunu şöyle anlatmıştı: "Öğretmek zorundayım; çünkü başka kimse yok. Kukla bölümündeki asistanlar yetişmeden ölemem." Artık ardımıza yaslanarak diyebiliriz ki gözü arkada kalmadı.
Dondurulamaz bir yontu isteği
1934 Mersin doğumlu Saim Bugay, kendini bildi bileli durdurulamaz bir yontu isteğiyle çevrelenmişti. Anlattıklarına bakılırsa çocukluğundan beri eline geçirdiği her şeyi eğip büker, yontup keser, hatta boş bulduğu yerlere de desenler çizerdi: "Bir şey dürtüyordu. Annem ud, dayım keman çalardı. Keman istedim; almadılar, paraları yok tabii. Keman yaptım kendime. Düşün, dört yaşında çocuğum. Tahtaya teller gererek, atkuyruğundan yaylar yaparak... Ses çıkmadı sonuçta ama ben yaptım."
Tahta, sabun, tebeşir... Eline geçirdiğini yontan Bugay'ın Akademi'ye girmek gibi bir niyeti yoktu aslında. Muhasebeci olarak sürdürdüğü mütevazı hayatının balkonunda devam etmişti yontmaya. Akacak kan damarda durur mu? Lise hocasının teşviki ve Zühtü Müridoğlu'nun 'Ülen dene şu sınavı' iteklemesiyle 28'inde yeniden öğrenci oldu.
1962'de girdiği Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Heykel Bölümü'nden 67'de birincilikle mezun olunca ver elini Avrupa. Beş yıl Paris'te ahşap heykel üzerine çalıştıktan sonra heykel bölümünde başlayan akademi yolculuğu doğrucu davutluğu sebebiyle onuncu köyde, Sahne Dekorları ve Kostümü Bölümü'nde son buldu. İyi de oldu, çünkü Kukla ve Gölge Oyunları sanat Dalı'nı kurdu.
Son günlerine dek derslere girmeye devam etti Bugay. Hatta kendi deyişiyle 'o şerefsiz tiroid'in her türlü zulmüne rağmen heykel yontmaya da... Matkabı, atölyeyi, çalışmayı yasaklamıştı doktor. Ne fayda! Çocuk gibi, keyif alarak, keşfederek, iyiymiş gibi yaparak üretmek ve öğretmek için çabaladı. Son güne kadar... Kocaman gözlü bir iki eşekcik daha bırakmak için bize. Kıymetini bilmeli...
JÜLİDE KARAHAN
ZAMAN CUMAERTESİ / 12 MART
...
Türk heykelinin usta isimlerinden Saim Bugay, geçtiğimiz günlerde ufak ama neşeli bir sergiyle anıldı. İsmi manidar: 'Öyle mi?' Ustayı tanıyanlar onun bu lafı ne çok kullandığını bilir ve serginin kuklalardan ibaret olduğunu tahmin edebilir. Gerçi sergiye bir isim verildiğini duysa "Yav nedir bu laf takıntısı"yla başlayıp "İsme lüzum var mı? Heykelin, dahası yapıtın altına yazı yazmak; becerememek, beceremediğini de kabul etmek demek. İşimiz kelimelerle değil, malzemeyle. Yazı yazacak olsak edebiyatçı olurduk." diye bitirirdi.
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Tophane-i Amire binasındaki sergide Bugay'ın öğrencisi olmuş, sohbetine katılmış, onunla gönül bağı kurmuşlardan 22 sanatçının 30'a yakın eseri vardı. Merkezde bizzat o... Üzerinde hiç çıkarmadığı kahverengi yeleği; elinde bıçakla sivriltilmiş kurşunkalemi, fırçası, defteri; yanında küllüğü, büyüteci, mezurası... Fındıklı'daki atölyesinde, kırmızı muşamba kaplı masasının başındaydı Bugay. Eser; Sahne Dekorları ve Kostümü Bölümü öğretim görevlileri imzalı.
Bu daha da manidar. Çünkü 2008'in buz gibi günlerinde aramızdan ayrılan Saim Bugay, ARTİST 2007'nin onur sanatçısı olması vesilesiyle verdiği son röportajda, öğrencilerine ve akademiye olan tutkusunu şöyle anlatmıştı: "Öğretmek zorundayım; çünkü başka kimse yok. Kukla bölümündeki asistanlar yetişmeden ölemem." Artık ardımıza yaslanarak diyebiliriz ki gözü arkada kalmadı.
Dondurulamaz bir yontu isteği
1934 Mersin doğumlu Saim Bugay, kendini bildi bileli durdurulamaz bir yontu isteğiyle çevrelenmişti. Anlattıklarına bakılırsa çocukluğundan beri eline geçirdiği her şeyi eğip büker, yontup keser, hatta boş bulduğu yerlere de desenler çizerdi: "Bir şey dürtüyordu. Annem ud, dayım keman çalardı. Keman istedim; almadılar, paraları yok tabii. Keman yaptım kendime. Düşün, dört yaşında çocuğum. Tahtaya teller gererek, atkuyruğundan yaylar yaparak... Ses çıkmadı sonuçta ama ben yaptım."
Tahta, sabun, tebeşir... Eline geçirdiğini yontan Bugay'ın Akademi'ye girmek gibi bir niyeti yoktu aslında. Muhasebeci olarak sürdürdüğü mütevazı hayatının balkonunda devam etmişti yontmaya. Akacak kan damarda durur mu? Lise hocasının teşviki ve Zühtü Müridoğlu'nun 'Ülen dene şu sınavı' iteklemesiyle 28'inde yeniden öğrenci oldu.
1962'de girdiği Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Heykel Bölümü'nden 67'de birincilikle mezun olunca ver elini Avrupa. Beş yıl Paris'te ahşap heykel üzerine çalıştıktan sonra heykel bölümünde başlayan akademi yolculuğu doğrucu davutluğu sebebiyle onuncu köyde, Sahne Dekorları ve Kostümü Bölümü'nde son buldu. İyi de oldu, çünkü Kukla ve Gölge Oyunları sanat Dalı'nı kurdu.
Son günlerine dek derslere girmeye devam etti Bugay. Hatta kendi deyişiyle 'o şerefsiz tiroid'in her türlü zulmüne rağmen heykel yontmaya da... Matkabı, atölyeyi, çalışmayı yasaklamıştı doktor. Ne fayda! Çocuk gibi, keyif alarak, keşfederek, iyiymiş gibi yaparak üretmek ve öğretmek için çabaladı. Son güne kadar... Kocaman gözlü bir iki eşekcik daha bırakmak için bize. Kıymetini bilmeli...
JÜLİDE KARAHAN
ZAMAN CUMAERTESİ / 12 MART
...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)