30 Ocak 2011 Pazar

Ev kiraya hayat askıya...

Telaşlı bir neşeyle konuşmaya başladı: "Bir arkadaşla hamama gittik sabah. Beyazıt'takine... Siz hiç gitmiyor musunuz? Çok ilginç; hâlbuki bu, sizin geleneğiniz..." Hep böyle oluyor. Uzak ülkelerden gelen vakti bol bir turist, bir İngilizce öğretmeni, filanca proje için araştırma yapan bir sanatçı, daha iyi yaşıyor misafir olduğu şehri. Dışarıdan gelen çok daha şanslı. Hele İstanbul'da...

Amanda Burrell, BBC'de yetişmiş bir yapımcı yönetmen. Bağımsız çalışıyor. Pek çok belgesel film yapmış, yönetmiş ve sunmuş. Özellikle BBC, Discovery ve A&E gibi kanallar için... Son çalışması bizimle; İstanbul'la, Beyoğlu'yla ilgili. Aşağı yukarı 80 dakika süren belgeselin ismi: 'Tales of Beyoglu/Beyoğlu Hikâyeleri'.

Beyoğlu'nun müziğini, sanatını, tasarımını, modasını, dansını, tiyatrosunu; kısacası gittikçe büyüyen artistik topluluğunu anlatıyor belgesel. Bir sürü müzisyen, ressam, heykeltıraş, oyuncu, tasarımcı, modacı... Hepsinin ortak noktası, Beyoğlu'ndan beslenmeleri. Galası geçtiğimiz hafta Pera Müzesi'nde yapıldı. Nisan ayı içinde İngiltere'de izleyici karşısına çıkacak. Epey uzun olmasına rağmen su gibi akıyor.

Şöyle soru işaretleri mevcut yalnız: 15 yıldır yurtdışında yaşayan ve çalışan Vahap Avşar'ın bu belgeselde işi ne? Her sorunun bir cevabı var: "Vahap Avşar, 15 yıldır burada değil. Ama şu anlamda doğru isim. Onca yıl sonra birkaç aylığına buraya geldi ve geri dönmeyi hiç istemiyor. Burada çok fırsat olduğunu düşünüyor. İstanbul'un sanat dünyası heyecanlı. New York'tan çok daha fazla..."

"Bir ayağım hep burada artık"

Amanda Burrell, İstanbul'a son anda yapılan bir tatil planıyla 15 yıl önce gelmiş. Çok sevmiş, bayılmış, ne konular çıkar buradan demiş. Geçen yıl İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Sinema Belgesel ve Animasyon Yönetmenliği çalışmaları kapsamında bir belgesel yapma imkânı bulunca da tası tarağı toplamış. Londra'daki evini kiraya verip hayatını askıya alıp Çukurcuma'ya yerleşmiş. "Dünyada başka hiçbir yerde Beyoğlu'nun enerjisi yok. İstiklal Caddesi her yerde olabilir ama Beyoğlu öyle değil." diyen Burrell, herkesle sohbet halinde. Zaten belgeseli de öyle geliştirmiş. Önce biriyle konuşmuş, ondan buna, bundan ona derken hikâyeler çoğaldıkça çoğalmış.

Şimdi her şey bitmiş ama gidecek gibi görünmüyor Amanda. "Londra'da bir hayat, burada bir hayat." diyor ve ekliyor: "4 aydır buradayım. Ya hep kalacağım ya da gidip geleceğim. Başka belgeseller yapmak istiyorum çünkü. Aklımda çok hikâye var. Kapalıçarşı ile ilgili, Antakya ile ilgili... Bilmiyorum. Bildiğim tek şey, bir ayağım hep burada artık."

Beyoğlu'nu pek çok İstanbulludan çok daha iyi biliyor Burrell. Çukurcuma'daki Babil House'un bir köşesine oturunca dünyayı izliyormuş gibi hissediyor kendini. "İstiklal ayrı. Orası gibi çok cadde var dünyanın dört bir yanında. Ben tüm Beyoğlu'nu kastediyorum. Galata ve Çukurcuma dâhil..." diyor ve ekliyor Burrell: "Bir Ali var, arabayla meyve satıyor. Çok seviyorum onu. Küçük küçük bir sürü bağımsız butik var sonra. Öyle değişik şeyler üretiyorlar ki... En çok Karaköy'deki balık pazarını, Cihangir merdivenlerini, Tophane'ye inmeyi, Serdar-ı Ekrem Sokağı'nı ve Firüzağa Çay Bahçesi'ni seviyorum."


Dışarıdan bakınca her şey siyah-beyaz

"Avrupa'da her şey çok siyah-beyaz. Bilhassa gazete başlıkları..." diyor ve ekliyor Burrell: "Beyoğlu'nda çektiğim de, Yemen'de çektiğim de bambaşka dünyaları anlatan belgeseller oldu. Grinin öyle çok tonu var ki... Ben her zaman Müslüman kültürlere hayranlık besledim. Yemenli kadınların yaşamını anlattığım 'Women in Black'te kadınları olduğu gibi göstermek istedim. Öyle başka bir dünyanın kapıları aralandı ki... Hiçbir şey dışarıdan bakıldığı gibi değil."


Jülide Karahan

Zaman Cumaertesi/29.01.2011

...

23 Ocak 2011 Pazar

Neşeli-sıcak bir tatlı hayat

Kırmızı kırmızı gülümseyen Cafe Neakhora yazısının verdiği his: Ormanda kaybolduk, hava buz, yaşasın sığınacak bir yer! İçeride çıtır çıtır yanan soba, pıtır pıtır pişen kestane... Mutfakta tarifi kimselere verilmeyen domatesli ekmek ve üzeri dumanlı sütlü Rum kahvesi...


Çok eskiden Kalaycı Niko'nun yeriymiş burası. Kimsiz kimsesiz Niko terk-i diyar edince öylece Hazine'ye kalmış. Terk edilmek pek fena, bir kulübe için bile... Otlar çöpler sarmış etrafı. Civardan birileri -Perihan Türkileri ve ailesi- sahip çıkmaya karar verince iş değişmiş, masal başlamış. Öyledir, birilerinin el vermesi gerekir. Hazine'den kiralayıp iki senede zamana sığdırarak temizlemişler etrafı. Kimsenin olmayan herkesindir hesabı, üç beş kamyon çöp çıkmış mekândan.

Perihan Hanım aslen Konya Beyşehirli. 30 senedir Yeniköy'de. Eşi emekli garson. Bir oğlu, bir kızı var. Oğlan üniversitede, kız lisedeymiş bu işe giriştiklerinde. Oğlan yüksek lisansa, kız üniversiteye başlamış; şimdi ikisi de işinde gücünde. Orada burada muhabbete dalıp yarı zamanlı işler kovalayacaklarına mekânımız var, deyip dört elle sarılmışlar işlerine. İlk başlarda değişime inanamamış kimse... Bu kadarı hayal bile edilemezmiş.

Olan şu ki... Yeniköy'ün orta yerinde, hemen benzincinin sokağında küçük bir bahçe var şimdi. Çevresi yasemin ve hanımeli sarılı. Üzeri erik, kiraz, portakal ve limon ağacı örtülü. Gün ışığı nereden sızsın bilemezken bir ışık sızıyor içeriden. Nasıl da saklı gizli! Kırmızı kırmızı gülümseyen 'Cafe Neakhora' yazısı olmasa küçük bir orman bu, der geçersiniz. O kırmızı yazının verdiği his: Kaybolduk, hava buz, yaşasın sığınacak bir yer! Hem nasıl...

Sütlü Rum kahvesi

Ensesinde denizden yetişen rüzgâr. Orta yerde çıtır çıtır yanan soba, pıtır pıtır pişen kestane. Mutfakta; evde yapılan, tarifi kimselere anlatılmayan domatesli ekmeğin kokusu ve sıcaklığı sobayla yarışan sütlü Rum kahvesinin pürüzlü dokusu... Müdavimi pek çok. Kızıltoprak'tan her hafta sütlü Rum kahvesi içmeye gelen de var, Balıkesir'den ününü duyup bir tadayım diye niyetlenen de... Brovni ve havuçlu kek sonra. Ama illa ki -Perihan Hanım'ın kızı Ayşe'nin elinden çıkan tiramisu...

Yenilip içilenler böyle, görülüp keşfedilenlere gelince; bir kere içerideki her şey birilerinden hediye. O birileri eş, dost, konu komşu. Kafenin ismi şimdilerde 100'lerini süren pek muhterem Madame Viyoleta'dan. Nea Khora, Yunancada Yeniköy demek. Köşedeki çini soba karşı apartmandaki teyzeden. Kandiller falanca, deniz kabukları filancadan. Dergiler, kitaplar ve tombala gibi türlü çeşit oyunlar, el örgüsü şallar -olur ya kış da olsa bahçe çeker canınız-... Hepsinde bir anı, bir hikâye...

Müzik hafif, içerisi sakin. Şehrin içinde, şehirden çok uzakta. Tenha. Ritüeller pek değerli. Erik zamanı erik, kiraz zamanı kiraz masalarda. İkramlık. Her cuma, hemen arka sokakta kurulan pazardan gelen kestanelerin günü. Sobanın başına üşüşüp kendi evlerinde nasıllarsa öyle bir muhabbet içinde müşteriler. Eş dost olmuş hepsi. Mutfağa girip yemek yapan da, bir şey lazım olunca bir koşu çıkıp alan da var. Neşeli-sıcak bir tatlı hayat...

YENİKÖY'ÜN İŞ BİTİRİCİSİ PERİHAN HANIM

Perihan Hanım pek işbitirici. Büyükşehir Belediyesi'ne işi düşmüş geçenlerde. İnternetten bakmış, daire başkanı Konyalı. Kalkmış gitmiş, sekreter 'Randevusuz hayatta alamam' dese de 'Görüşmeden gitmem, Konyalıyım ben' lafını inadına katık edip beklemiş. Tüm işleri bir güzel halletmiş. Bazen saflık, bazen bilmişlik, bazen 'ha öyle mi böyle mi'yle yürütüyor her şeyi. Şimdi niyet Yeniköy Yardımlaşma ve Eğitim Derneği'ni yeniden faaliyete geçirmek. Bağlar bölgesindeki 3760 metrekarelik vakıf yerine yerleşip sırt sırta verdikleri okul için ellerinden geleni yapacaklar. Daha evvel bir okul, bir ana okul yapmışlıkları ve 300 çocuğu burslu okutmuşlukları var. Tüm bunları cebine koyup Ankara'ya o zamanki Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt'ın kapısına varıp niyetlerini bir bir anlatmış Perihan Hanım. Evrak mevrak ne gerekiyorsa tamam, arazideki iki binanın tadilatı için sponsor da hazır. Zaman öldürmek değil, denizde bir damla da olsa faydanın ucundan tutmak mesele. Bu da tamam. Şimdi sıra bitişikteki okuldan nice çocuk kazandırmak topluma.

Jülide Karahan

Zaman Pazar / 23.01.2011

...

15 Ocak 2011 Cumartesi

İstese Mısır Apartmanı'nın tarihini yazar

Mehmet Getlek, 5 galerili Mısır Apartmanı'nın 35 yıllık bekçisi. "En çok hangi sergiyi sevdiniz?" diyoruz, "Hiç" diyor ve ekliyor: "Hiçbir sergiyi görmedim. Tiyatro Dot buradaydı, ona da hiç bakmadım. Merak falan da etmedim valla. Ne bileyim. Böyle memnunum ben halimden."


Kim bilir kaç kez "Günaydın, iyi günler, iyi akşamlar, teşekkürler..." demişizdir. En az üç kez "Asansör bozuk mu? Niye hâlâ gelmedi?" diye sormuşuzdur. Bir de son yıllarda sıklaşan "Mehmet Akif Ersoy burada mı yaşamış? Kaçıncı katta? Hangi daire? Müze ne zaman açılacak?"lar var. Tüm bu selam ve soruların muhatabı Mısır Apartmanı'nın 35 yıllık bekçisi nam-ı diğer 'Albay' Mehmet Getlek.

Yenilerini ilk defa ekliyoruz: "Siz hep burada mısınız? Kaç yıl oldu?" Sevinçli bir telaşla tek tek cevaplıyor Albay: "55 yaşındayım, çoktan emekli oldum aslında ama Mısır Apartmanı'nı terk etmek öyle kolay değil. Sergi mergi gezmiyorum da çok seviyorum burayı. Hem ne yapacağım evde? Sigaram yok, kahvem yok, kötü alışkanlığım yok. Hanımla muhabbet et, yemek ye, çay iç, televizyon izle; bir yere kadar. Sıkılırım. Sağlıklı olduğum sürece çalışmaya devam. Hanımın sigortasını sonradan ödedik biz. Nisan'da bitecek. O zaman daha rahat edeceğiz ama yine de devam."

Girişin küçük camlı bölmesindeki antika masanın başından gelen gideni selamlayan, el ayak çekildiğinde eski püskü kanepeye uzanan, acıktığında çayını kaynatıp peynir ekmeğini yiyen Albay; Kasımpaşa Kulaksız'da oturuyor. Yayan gidip geliyor işe. 2 oğlu, 2 kızı, 8 de torunu var. Hikâyesi 55 yıl önce Bingöl'ün küçük ve uzak bir köyünde başlıyor. Peşi sıra ilkokul, evlilik, askerlik. 1977 Aralık'ında dayısının cesaretlendirmesiyle İstanbul'a. Dayı, Mısır Apartmanı'nda dekanlara çay götürüp getirmekte. Apartman şatafatlı günlerinin yasında. 6. ve 7. katlarda Marmara Üniversitesi'nin kimi bölümleri, kimi sınıfları... Kimi katlarda sendikalar, kimi katlar kapı duvar.

Kömür kazanıyla uğraşacak biri lazım olunca 'Bizim oğlan yapar' diyor dayı. Geliş o geliş. Uzun uzun anlatıyor Albay: "İlk üç sene kömür kazanını yaktım. Çok zordu o iş. Haftada iki sefer kömür gelir, bir sefer kül giderdi. 12 ton kömürle akşama kadar uğraş. Sabah külü çekiyorum, dünyanın tozu, toprağı. Nefret edersin. Üç sene sonra doğalgaza geçildi de rahat ettik. O sırada kapıdaki güvenlik ayrılınca buraya terfi ettim. O zaman yönetici Ali Aybey'di. Senede bir yönetici değişir zaten. Herkes değişiyor burada. Bir biz, bir de Hüsamettin Cindoruk kaldı. Daireler de çok değişti. Bir tek Hüsamettin Bey ile Ekmekçiler Sendikası'nın daireleri aslı gibi. Pek dokunulmadı onlara."

Boş verin asansörü!

Mısır Apartmanı 7/24 açık. Vardiya sistemi var. Albay, kardeşi ve oğlu Sabri hep birlikte götürüyorlar işi. "Binamız işlek. Gelen giden çok. Onları yönlendirmek gerek." diyor Albay. Son yıllarda en çok gençler geliyor, en çok Mehmet Akif Ersoy'un hangi katta yaşadığı soruluyor. Albay bir kez daha sabırla cevaplıyor: "Mehmet Akif 2. katta bir dairede bir süre yaşamış ve orada vefat etmiş. 7–8 numaralı daire diyor herkes. Kırmızı kapılı olan. Ama net bir şey yok. Sahipleri başka şimdi. En son bir antikacı vardı. O gittiğinden beri, epeydir boş. Kiralık ama kimse tutmuyor. 2 daire birleşik, toplam 400 metrekarenin üzerinde. Çok pahalı. Yirmi kâğıt istiyorlar galiba. Herkes müze olsun orası diyor. Mehmet Akif önemli şahsiyet. Kapıda, burada yaşayıp öldüğüne dair ufak bir not var ama yetmiyor tabii."

100 yıllık apartmanın 35 yıllık gözlemcisi Albay'a göre en güzeli şimdiki zaman: "Şimdilerde çok hareketli, çok güzel bina. Neredeyse bütün İstanbul burada, en çok da gençler. 5 galeri var, bir sürü sergi oluyor. Açılışı, kapanışı, sanatçısı, ziyaretçisi... Eskiden sendikalar vardı. 3 kat 20 sene boş kaldı. En üstte kimse yoktu, kuşlar uçardı. Ama hiçbir zaman bakımsız kalmadı bina. Hep temizdi, hep pak. Eskiden biz temizlerdik; arap sabunlu sularla siler, üzerinden kuru talaşla geçerdik. Şimdi paspasla yapılıyor temizlik."

"Şikâyet var mı, şikâyet?" diyoruz, "Asansör" diyor ve ekliyor Albay: "Asansör çok bozulur. Eskiden camlıydı, daha büyüktü, çok güzeldi. Ferforje mi diyorlar? Ondan. İneni, bineni görürdük. Tek asansör yetmiyor galiba. Bir de katlara uğrayınca çok yavaş iniyor asansör, insanlar bekliyor kapısında. Ama merdivenler çok rahattır. Asansörle çıkıp merdivenle inmeyi tercih eder çoğu kişi. Geniş geniş, ferah ferah... Çok güzeldir merdivenler. Boş verin asansörü!"



MISIR APARTMANI 100 YAŞINDA

İstiklal Caddesi'nde St. Antuan Kilisesi'nin yanı başındaki Mısır Apartmanı'nın 1905'te başlayan inşaatı 5-10 yıl içinde bitmiş. Apartman şimdi tam 100 yaşında. İstanbul'un ilk betonarme yapılarından olan binanın mimarı Hovsep Aznavuryan. Binayı kışlık konak olarak kullanmak üzere Aznavuryan'a sipariş eden, Mısır Hidivi Abbas Halim Paşa. Uzun yıllar konak olarak kullanılan bina, Abbas Halim Paşa'nın ölümünün ardından vârisleri tarafından katlara bölünüp dönemin ünlü işadamlarından Hayri İpar'a satılmış. Binayla uzun yıllar Hayri Bey'in oğlu Ali İpar ilgilenmiş. İpar ailesinin mülkiyetinde pek çok değişiklik yaşayan apartmanda; mefruşat mağazası Lazzaro Franco'dan züccaciyeci Karaoka'ya, İstanbul yüksek sosyetesinin dişçisi Sami Grünzberg'den dişçi Onnik Kumruyan ve Arşak Sürenyan'a, şair Mehmet Âkif Ersoy'dan yazar Mithat Cemal Kuntay'a, sosyete terzisi Nedret Hanım'dan İstanbul'un ünlü gelinlikçisi Lütfiye Arıbal'a, terzi Cemal'den Canan Yaka ve annesi Mualla Hanım'a kimler kimler yaşamış. Eskilerden kalan tek isim var. Apartmana 1964'te yerleşen ve dairesini halen avukatlık bürosu olarak kullanan siyasetçi Hüsamettin Cindoruk. Bir süre boş kalan apartmanın büyük bölümü 2000'den beri Koray İnşaat himayesinde.


KATLARDA GEZİNELİM

Kat 1 - Fototrek Fotoğraf Merkezi 15 Ocak'tan itibaren 'Fotoğraf Geçidi: İstanbul 2010' isimli karma sergiyi ağırlayacak. Sergi için son gün 2 Şubat.

Kat 2 - Cda Projects 7-29 Ocak tarihleri arasında 'Vargücü' isimli sergiyi misafir ediyor. Sergide; Civan Özkanoğlu, Dağhan Celayir, Gabriel Jones, Nazlı Eda Noyan, Selçuk Artut ve Zeynep Kayan'ın işleri bulunuyor.

Kat 3 - Casa Dell'arte'nin 7-29 Ocak tarihleri arasındaki konuğu Selahattin Yıldırım'ın '(H)iç Yer' isimli sergisi.

Kat 4 - Galerist, 13 Şubat itibarıyla Hüseyin Çağlayan'ın işlerini ağırlamaya başladı. Sergi 19 Şubat'a dek sürecek.

Kat 5 - Galeri Nev'in Murat Morava'dan sonraki konuğu fotoğraf sanatçısı Robert Mapplethorpe. 'Desired' isimli sergiyi görmek için son gün 12 Şubat.


Jülide Karahan

Zaman Cumaertesi/ 15.01.2011