12 Mart 2011 Cumartesi

Saim Bugay'ı kuklalarla anmak

Son cemre geçen hafta düştü. Kocakarı soğuklarını da atlattık. Artık kırlangıçların gelme zamanı; yani baharın eli kulağında. Bunları duysa hemen uzata uzata "Öyle mi?" derdi Saim Bugay. Öyle valla. Zaman geçiyor. Onu yitireli 3 yıl oldu.


Türk heykelinin usta isimlerinden Saim Bugay, geçtiğimiz günlerde ufak ama neşeli bir sergiyle anıldı. İsmi manidar: 'Öyle mi?' Ustayı tanıyanlar onun bu lafı ne çok kullandığını bilir ve serginin kuklalardan ibaret olduğunu tahmin edebilir. Gerçi sergiye bir isim verildiğini duysa "Yav nedir bu laf takıntısı"yla başlayıp "İsme lüzum var mı? Heykelin, dahası yapıtın altına yazı yazmak; becerememek, beceremediğini de kabul etmek demek. İşimiz kelimelerle değil, malzemeyle. Yazı yazacak olsak edebiyatçı olurduk." diye bitirirdi.

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Tophane-i Amire binasındaki sergide Bugay'ın öğrencisi olmuş, sohbetine katılmış, onunla gönül bağı kurmuşlardan 22 sanatçının 30'a yakın eseri vardı. Merkezde bizzat o... Üzerinde hiç çıkarmadığı kahverengi yeleği; elinde bıçakla sivriltilmiş kurşunkalemi, fırçası, defteri; yanında küllüğü, büyüteci, mezurası... Fındıklı'daki atölyesinde, kırmızı muşamba kaplı masasının başındaydı Bugay. Eser; Sahne Dekorları ve Kostümü Bölümü öğretim görevlileri imzalı.
Bu daha da manidar. Çünkü 2008'in buz gibi günlerinde aramızdan ayrılan Saim Bugay, ARTİST 2007'nin onur sanatçısı olması vesilesiyle verdiği son röportajda, öğrencilerine ve akademiye olan tutkusunu şöyle anlatmıştı: "Öğretmek zorundayım; çünkü başka kimse yok. Kukla bölümündeki asistanlar yetişmeden ölemem." Artık ardımıza yaslanarak diyebiliriz ki gözü arkada kalmadı.

Dondurulamaz bir yontu isteği

1934 Mersin doğumlu Saim Bugay, kendini bildi bileli durdurulamaz bir yontu isteğiyle çevrelenmişti. Anlattıklarına bakılırsa çocukluğundan beri eline geçirdiği her şeyi eğip büker, yontup keser, hatta boş bulduğu yerlere de desenler çizerdi: "Bir şey dürtüyordu. Annem ud, dayım keman çalardı. Keman istedim; almadılar, paraları yok tabii. Keman yaptım kendime. Düşün, dört yaşında çocuğum. Tahtaya teller gererek, atkuyruğundan yaylar yaparak... Ses çıkmadı sonuçta ama ben yaptım."

Tahta, sabun, tebeşir... Eline geçirdiğini yontan Bugay'ın Akademi'ye girmek gibi bir niyeti yoktu aslında. Muhasebeci olarak sürdürdüğü mütevazı hayatının balkonunda devam etmişti yontmaya. Akacak kan damarda durur mu? Lise hocasının teşviki ve Zühtü Müridoğlu'nun 'Ülen dene şu sınavı' iteklemesiyle 28'inde yeniden öğrenci oldu.

1962'de girdiği Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Heykel Bölümü'nden 67'de birincilikle mezun olunca ver elini Avrupa. Beş yıl Paris'te ahşap heykel üzerine çalıştıktan sonra heykel bölümünde başlayan akademi yolculuğu doğrucu davutluğu sebebiyle onuncu köyde, Sahne Dekorları ve Kostümü Bölümü'nde son buldu. İyi de oldu, çünkü Kukla ve Gölge Oyunları sanat Dalı'nı kurdu.

Son günlerine dek derslere girmeye devam etti Bugay. Hatta kendi deyişiyle 'o şerefsiz tiroid'in her türlü zulmüne rağmen heykel yontmaya da... Matkabı, atölyeyi, çalışmayı yasaklamıştı doktor. Ne fayda! Çocuk gibi, keyif alarak, keşfederek, iyiymiş gibi yaparak üretmek ve öğretmek için çabaladı. Son güne kadar... Kocaman gözlü bir iki eşekcik daha bırakmak için bize. Kıymetini bilmeli...


JÜLİDE KARAHAN

ZAMAN CUMAERTESİ / 12 MART

...

Hiç yorum yok: